• Bu kitabı felsefe kitabından çok Arthur Schopenhauer’in kişisel deneyim ve tavsiyelerinin yer aldığı bir deneme olarak görmek bana daha doğru geliyor. Büyük bir filozofun böyle bir konudaki hayat deneyimlerini genç yaşımda okuyabilmiş olmayı kendi adıma mutluluk verici buluyorum. Her bölüm için farklı duygu ve düşüncelerim mevcut.
    Birinci bölüm “insan mutluluğunun iki temel düşmanı: ıstırap ve can sıkıntısı” neredeyse tamamen katıldığım argümanları barındırıyor.
    “Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir.” Cümlesi bana göre çok yanlış bir genellemeyi barındırıyor. Bana göre zihni bakımdan zengin insan topluma dilediği ölçüde (ister hiç ister sınırsız) katılabilen insandır. Bazı insanlar kendilerinden uzak kalmak için kalabalıklar içerisinde saklanıyor olabilir fakat bu her sosyal insanın aynı kaideyi gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
    Bölümün bana göre en güzel cümlesi “Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.” Eleştirime mazhar olan cümleyle yakınlık gösteriyor olması güzel bir tezat gibi görünebilir. Fakat yukarıda yazdığım gibi her insan bir beklenti ile topluma yönelmiş olmayabilir. Yine de bu cümle doğruluğu ve biçimi bakımından önemli bir aforizma olmaya adaydır.
    İkinci bölüm “okumak ve kitaplar üzerine” aslında giriş itibariyle dördüncü bölüme oldukça paralel. Sürekli okumanın yahut düşünce üretmeden okumanın insanı ahmaklaştırdığı meselesini dördüncü bölümde yazacağım. Onun dışında bu bölümde verilen tavsiyelerin geçen iki yüz yıla rağmen günümüzde oldukları haliyle uygulanması mümkün hatta önemli bir gerekliliktir. Okunacak kitabın doğru seçilmesi hem zihnimizi besleyebilmesi hem de zamanımızın ziyan olmaması için ön şarttır. “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” Cümlesi kitabın ikinci bölümünün özeti niteliğinde güzel bir tavsiye.
    Üçüncü bölüm “yazarlık ve üslup üzerine” yazarlara ve yazar olma hedefi olanlara akıl verme adına önemli. Bunun yanı sıra kitap seçiminde okuyucuya küpe olacak dersler de gayet tabii çıkarılabilir. Okuduğum uzun betimlemelerden, anlamı belirsiz mecazlardan, gizem yaratma duygusuyla bitmemiş metnin önüme koyulmasından rahatsız olduğum için bu bölümde geçen bazı sözler bana daha da anlamlı geldi.
    “Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur.”
    “Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üslupla ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.” Verdiğim alıntılar bugün edebiyat diye önümüze konulan metinlerin aslında pek bir değer taşımadığının iki yüz öncesinden haykırışıdır. Ayrıca bu kitabın eleştirisinde “Arthur Schopenhauer” okumak zordur, ağırdır gibi yazılar okudum. İddiası “İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.” olan bir yazar anlaşılır olmak için daha ne kadar basit yazabilirdi?
    Dördüncü bölüm “düşünmek üzerine” sık muhalif düşüncelere kapıldığım bir bölüm oldu. Bence bölümde genel bir ifade eksikliği var. Bahsedilen okuma ve düşünmeyi hangi türde ele almalıyız? Bahsedilen bir fizyoloji kitabıysa içeriğini okumadan, sadece düşünerek vakıf olamayız. Bahsedilenin okumak ve daha sonra okuduğun üzerinde derin düşünceye başvurmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu gerçekten mantıklı bir öneri olurdu. Fakat “Yabancı düşüncelerle tıka basa dolan kafa neticede vuzuh ve sarahatten, açık ve berrak bir anlayıştan yoksun kalır ve belki de bir adım sonra akıbeti çözülüp dağılmadır. Eğitimli insanların çoğunda bu gözlemlenebilir bir durumdur; bu onları sağduyu, doğru yargı ve pratik incelik bakımından, tecrübe ve sohbetle, az biraz okumanın yardımıyla, dışarıdan çok az bir bilgi edinmiş ve onu da her zaman kendi düşüncelerine boyun eğdirip onunla mezcetmiş olan çoğu okumamış kimseye nazaran geri durumda bırakır.” ya da “Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkındaki tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin durumu hakkında açık, sarih, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değillerdir.” gibi o kadar çok ifade var ki ben bu bölümü bir türlü temellendiremedim. İnsan okuyarak sadece düşünebileceği şeyleri değil aynı zamanda düşünmeyi de öğrenir bana kalırsa. Tarih bilmenin bugün politika üretmeye faydasını düşünelim. Sadece düşünerek belli sorunlarımızı çözebilirken bazı sorunlarımızı da içinden çıkılmaz bir hale sokabiliriz. Halbuki tarihi araştırmaları okusaydık sorunlarımıza daha farklı perspektiften bakabilirdik. Newton’a “Eğer ileri görebildiysem sizin gibi devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” sözüyle bence kendi zihninden çıkan şeyin aslında kendisinden önce fizik için çalışan insanların zihinlerinin kümülatif bir toplamı olduğuna işaret ediyordu.
    Hakkını vereyim “…bir insan ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri bir doğruyu diğeriyle mukayese ederek terkip haline getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne-melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği bir şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir. Fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.” şeklinde güzel bir giriş yapılmış bölüme. Sonra peşi sıra gelen “çok okumak ahmaklaştırır” vurguları temel tıp bilimlerini öğrenmek için sürekli okumak zorunda olan benim için yersiz oldu. Günümüzde bir alanda uzmanlaşmak ve aynı alanda fikir üretip bu fikirlerinizi de kabul ettirebilmek istiyorsanız uzun bir okuma-öğrenme sürecinden geçmelisiniz. Bu kitabı bitirdikten sonra her “çok okuyan insana” ahmak gözüyle bakmadan önce kendisini tanımaya çalışmanızı öneririm.
  • Bu ana kadar sessiz kalan, şehirden topladığı hikâyeleri akşamları eve, sevdiği kadına getiren sünepe hikâye kahramanım geldi ve, “Abi,” dedi, “beni bir yere gönderme, burada kalayım. Yalnız bir ricam daha var.”
    “Söyle,” dedim.
    “Bir şekilde beni tel cambazı yap abi,” dedi. “Telin tam ortalarında bir yerde iken, nasıl yürüneceğini unutan bir cambaz olayım. Orada öyle, gece gündüz takılayım.”
    “Emin misin?”
    Cevap vermedi. Üstelemedim.
  • Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.

    Tumturaklı ifadelerden hoşlanmalarına ve genellikle mutantan, mübalağalı, kibirli-kurumlu, hakikatsiz ve cambazına üslupla yazmalarına gelince, bu konuda onların pirleri, dostu Falstaff tarafından bir keresinde, dayanamayıp Ne söyleyeceksen (bu dünyadan bir) adam gibi söyle" diye kendisinden ricada bulunulan Pistol'dür.
  • SÖZ VERMENİN BEDELİ

    Yorgunluğun en acımasız halindesin. Göz kapakların seninle mücadele ediyor.
    Sen karanlığı dinliyor, gece için hasret yakıp ay ışığı oluyorsun ..
    Öyle zorlanıyorsun ki göz yaşların bile sana eşlik etmez hale geliyor.

    İşte o anların bir daha yaşanmayacağını zanneden ben sana içimi döküyorum . Bu öyle bir dökülme ki duran bir camın kendiliğinden paramparça oluşu gibi ve sen onun üzerinde acının hissizliğini yaşayan en saf halisin..

    Bu sözler yüreğime öyle işlemişti ki sanki onun acısını yaşar gibi oldum . Ne gariptir şu empati meselesi.Kendini bir başkasına koyma anı. Böyle bir şeye çok fazla inanmazdım ta ki bu satırların yüreğimi deldikten sonrasındaki bıraktığı izi yaşayana dek.Peşini bırakmayan sırlara ne kadar fazla dayanabilir ki bir insan? ... Onunla tanıştığımda sırlarından kaçarak gelen ama sığınacağı bir limanı olmayan üstü başı tertemiz yüreği kirlenmiş bir adam gibiydi. Öylesine koşuyordu ki sanki yüreğindeki kirler, o koştukça onu terkedeceğine ona daha da sıkıca bağlanıyordu. İşte tam o anda onun arayışının sonu oldum. O sonsuzluğa uğurlanan bir melek olarak kaldı ben ise acıların da yeni bir boyut kazanmış şekilde dolaşan avanak.. Ne kadar da acınası bir hal öyle değil mi? Oysa onu ilk gördüğümde ben acımak yerine hislerimi devreye koymuştum. Acıma duygusu ise sadece hissizlikten ortaya çıkan görev anı gibi bir şeydi. "Acımak" evet bu kelimeye yakışan en güzel şey " görev" olurdu heralde.. Bizim görevimiz "acımak" ama asla hissetmemek...

    Kelimeler sanki bir ipin üzerinde cambaz gibi gösteri yapıyorlar bana oysaki bu kadar kelimeye ve gösterişe gerek yoktu. Zaten anlamazdım böyle sıradan şeylerin hep mübalağa ile anlatılmasını.. Sanırım bu kadar abartıya sırlar sebep oluyordu Ah evet unutmuşum bir anda, artık o kadar özdeş olduk ki sanki sıradan bir şey gibi geliyor. Onunla karşılaştığım da benden çok garip bir istekte bulunmuştu "şu an şu saatte gözyaşı dökebilir misin? "Önce garipsedim ama "anlamadım" demeye kalmadan, bir anda dökülüverdi yaşlar, sanki daha sır ortaya çıkmadan yüreğimden gelen bir uyarıcının harekete geçmesi gibiydi.. Adamın yüzündeki o sevinci size nasıl anlatsam yersiz kalır dünyaya gelen ilk çocuk bile bu şekilde bir gülümseme ortaya koyamamıştır heralde. Sonra toparlandım ve kırk yıllık dostum gibi ona sarılmaya başladım. Bu acı benim içimde miydi, yoksa onun içinde mi saklıydı bunu düşündüğümde bir türlü çözemedim. Onu sakinleştirerek ne olduğunu anlamaya çalıştım. Kendisini net olarak göremesem de hareketlerinden ve gölgelerine bıraktığı izlerden korktuğu anlaşılıyordu.Gece sanki adamın yüz ifadesini saklamak üzere o denli karanlığa bürünmüştü. Kendisine geldiğinde cümleleri yutarcasına konuşmaya başladı yüzüme vuran tükrükleri kelimelerinin tamamlayıcısı gibi suratıma çarpıyordu . Önce benden bir söz istedi ama bana neden bu kadar güvendiğini anlayamamıştım. "Lütfen bana söz verin bunları hiç kimse bilmeyecek sadece siz .. ben bile bilmeyeceğim artık " dedi. Bu yükün altına ben nasıl girmiştim o an o saatte neden onun karşısına geçmiştim hep bu güne lanetler yağdırasım var . Ama gecenin büyüleyici anına kapılmanın hazzı ile bir sarhoşun geçici yaşantısı gibi bir şey düşlemiştim herhaldeki bu sorumluluğu bu denli kabul ettim. Dökülen sırları ben anlamdırmaya çalışırken bir anda gözlerimin önünde ve gözlerime değen bakışların ardında bir patlama sesi işittim. Ve bir gülümseme ifadesi . Bir insan kendisini kalbinden vururken nasıl bu kadar içtenlikle gülümseyebilir. Gece o gülümseme ile yeniden aydınlığa kavuşur gibiydi. O an tek düşündüğün hiç bir şey düşünememekti sanırım.İnsan hayatı 30 dakika da bir değişime uğrar mıydı ama benimkisi değişim değil de mutasyon gibi bir şeydi. Sanki üzerimde nükleer santrel var ve ben onun patlama anını yaşayan biriydim.. Asıl değişim şimdi başlıyordu o sırrın altında yatan şey bana aitti ve ben artık "ben değildim"...

    Ben, yıllar öncesinde çok mutlu bir şekilde evlenerek ve delicesine aşık olduğum kadının eşiydim. "dim" diyorum çünkü geçen bir zamandı ama geleceğimi bırakmayan bir zaman.Eşim beni delicesine severken bir anda beni terkederek gitti bu gitmenin sebebini anlayamamanın acısı ile kıvranırken ölüm haberini almam beni tarif edilemez bir acının içine hapseti . Gökyüzünün içerisinde ki karanlık leke gibiydi bu acı, o kadar tatsız ve tuzsuz..Bunların gerçekliğini ararken o adam çıktı karşıma benimle bana ait olan sırrını bilmeden paylaşan bir adam. eşimi delicesine sevmiş ama eşimin bana ihanet ettiğini düşünmesinin acısını kendisine yediremeyen bir adam ... Ve bir silah iki kurşun. Birisi eşimin kalbine giderek ölüme merhaba diyen diğeri gözlerimin içinde kalbine sıkarak eşime merhaba diyen iki insan. Sırlar dökülmüştü ama deniz köpüğü kadar büyüyordu. Yıllardır sevdiğim eşime hiç ihanet etmeyen ben bana ihanet ettiği adamla sarılıp onun için gözyaşı dökmüştüm . Ama kalbim bunu önceden anlamalı ki bu sarılmalar ona değil de karımın onda kalan son izlerinin hissedilmesi gibiydi.
    Ne kadar avutsam kendimi boş.. Tek yaşantım elimde kalemim ve sırlarımla dolu mürekkebim ile masa başında oturarak hayata vedalar etmek. Halen sırlarımı paylaşamamanın acısı ile yaşıyorum ama şunu biliyorum ki öldüğümde bu mürekkebe sır olan damlalar dağılıp insanların yüreklerinde iz bırakacak ve ben işte o zaman hayata yeniden gözlerimi açacağım ...

    Eylem Okur
  • Dünya ip, ben cambaz :)
  • Ve aşk;
    bir saç teli kadar inceydi.
    üstünde yürüyebilmek için.
    cambaz olmak değil,
    yürekli olmak gerekiyordu.
    -- Cemal Süreya
  • “Ve aşk; bir saç teli kadar inceydi.
    Üstünde yürüyebilmek için,
    cambaz olmak değil,
    yürekli olmak gerekiyordu.”