Ve işte o gün,
bir kız çocuğu kaderin yol ayrımında doğru yöne yürümeye başladı.
Köyde benden başka okula giden kız neredeyse yoktu.
Bir elin parmakları kadar bile değildi..
Bu haber kısa sürede yayıldı.
Köyün imamı vaazlarında kıyameti koparmaya başladı:
“Kız çocuğu okula mı gidermiş! Başımıza taş yağacak!”
diyordu her fırsatta. Cemaate korku salıyor,
babamı da hedef tahtasına oturtuyordu.
Köylüler önce fısıltıyla, sonra yüksek sesle konuşmaya başladılar.
Babamı ayıplıyor, arkasından konuşuyorlardı.
Sırtı her gün biraz daha kamburlaşıyor,
gözleri sessizce uzaklara dalıyordu.
Ve sonunda…
Babam dayanamadı.
Bizi alıp Ağrı merkeze taşıdı.
Biliyor musunuz,
Bu taşınma, sırf benim için yapılmış bir fedakârlıktı.
Bunu yıllar sonra daha iyi anladım
O gülüş,
Hiçbir mevsime ait değildi,
Ve her mevsimde hatırlanacak kadar gerçekti.
Bir daha karşılaşır mıyız, bilmiyorum.
Hayat, ne garip bir yoldur;
Kimi gözleri bir an görürsün,
Kimi gülüşleri bir ömür özlersin
İkinci bir pantolonum yoktu.
İkinci bir ayakkabım da..
Ama artık küçük bir kütüphanem vardı.
Bir insanın evi yoksa bile sığınacağı bir kitabı olmalıydı zaten.
“Ayrılık…” dedi,
“Bazen ölümden bile beterdir evlat.
Çünkü onun bir mezarı yoktur.
Elinle toprağa veremezsin.
Ama kalbinin tam ortasına gömersin usulca,
ve her gün yeniden yas tutarsın.
Adını anmadan resmine bakmadan,
sadece hissederek…”