Ne yazık ki kitaba dair olumlu söyleyebileceğim neredeyse hiçbir şey yok.
Roman, çok da yaratıcı olmayan ama aslında güçlü sayılabilecek bir çıkış noktasından yola çıkıyor ve başlangıçta ilgi çekici bir dünya inşa ediyor. Ancak bu ilk etki uzun sürmüyor. Kitap, yaklaşık ilk 100 sayfadan sonra sürekli olarak kendini tekrar eden bir yapıya sıkışıyor ve anlatacak yeni bir şey bulmakta zorlanıyor.
Çıkarmamız gereken temel anlam zaten ilk iki hayat hikâyesinde oldukça net bir şekilde veriliyor: "Seçmediğin hayatlar sandığın kadar iyi olmayabilir.” Bundan sonra okuduğumuz her hikâye, Nora’nın kısa süreliğine başka bir hayata girip hayal kırıklığı yaşayarak geri dönmesinden ibaret. En sonunda tekrar “kök” hayatına dönmesi ise baştan beri fazlasıyla tahmin edilebilir bir son. Hatta bu sonuca, kitapta anlatılan tüm hayatları okumadan da rahatlıkla varmak mümkün.
Kitabın beni en çok rahatsız eden yönlerinden biri ise depresyon kavramını fazlasıyla basite alması oldu. Kimse, yazarın seçtiği birkaç “kötü sonla biten alternatif hayat” üzerinden “demek ki yaşadığım hayat aslında en iyisiymiş” diyerek depresyondan çıkmaz. Depresyon ciddi, karmaşık ve çoğu zaman profesyonel destek gerektiren bir hastalık. Bu kadar hafif ve romantize edilerek ele alınması beni oldukça rahatsız etti.
Ayrıca neredeyse her hikâyede Nora paralel evrendeki yaşamlarına gidiyor; ancak bu yaşamların hiçbiri tam anlamıyla “yaşanmıyor”. Kısa birkaç saat ya da birkaç gün süren bu deneyimlerde, Nora’nın karşılaştığı diğer insanlar neredeyse tamamen işlevsiz. Yan karakterler fazlasıyla iki boyutlu ve yalnızca ana fikri tekrar etmek için oradalar. Bu kadar çok hikâye anlatmak yerine, seçilen birkaç hayatın daha derinlikli ve gerçekçi bir şekilde işlenmesi çok daha etkili olabilirdi.
Araya serpiştirilen yüzeysel