Yazarın intiharı seçerek hayatına son vermiş olması, bu kitabı okumaya yönelmemdeki en önemli etkenlerden biriydi. Çocukluk, benim için yalnızca bir anı kitabı değil muhteşem bir otobiyografi örneği olarak çok özel bir yerde duruyor. Ditlevsen’in bu metni yazarken kendini korumaya çalışmadığını, aksine geçmişine karşı bilinçli bir mesafe koyduğunu hissetmek mümkün. Bu mesafe, anlatılanları soğutmak yerine daha da sertleştiriyor.
Ditlevsen kitabı 1967 yılında, yaklaşık 50 yaşındayken kaleme almış. Buna rağmen çocukluğuna dair hatırladığı detayların derinliği ve karmaşıklığı gerçekten etkileyici. Elli yaşında bir insanın, yaklaşık 45 yıl öncesine ait anıları bu kadar canlı, bu kadar berrak ve bu kadar güçlü bir anlatıyla aktarabilmesi başlı başına büyük bir başarı. Üstelik kitap yalnızca hatırlananlardan değil, bilinçli biçimde boş bırakılan alanlardan da güç alıyor; bazı yıllar hızla geçilirken bazı anlar neredeyse donarak kalıyor. Bu da çocukluğun parçalı ve güvenilmez hafıza yapısını çok iyi yansıtıyor.
Kitabı güçlü kılan unsurlardan biri de duygusal mesafesi. Ditlevsen acındırmıyor, dramatize etmiyor, okuru yönlendirmiyor. Yaşananlar sade bir dille aktarılıyor ve bu sadelik, metnin etkisini artırıyor. Yazmak burada romantik bir kurtuluş değil neredeyse hayatta kalmanın tek yolu gibi duruyor. Çocuk Tove için yazı bir hayalden çok, zorunluluk.
Kitap aynı zamanda Danimarka’ya dair hiç ummadığım gerçekleri öğrenmem açısından da benim için çok değerliydi. Yaklaşık 80 yıl önce Danimarkalı bir çocuğun, özellikle de bir kız çocuğunun, yaşadığı hayatın Doğu toplumlarına bu kadar benzeyebileceğini düşünmezdim. Aile içi mesafeler ve kadın olmanın getirdiği kısıtlar fazlasıyla tanıdık. Bu yönüyle Çocukluk, Kuzey ülkelerine dair idealize edilmiş refah ve eşitlik anlatısını da