• Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Yalnız dikkat çok fazlasıyla çaresizlik içerir.
    Alıntılar:

    Ey çaresiz
    Neyin çaresini arıyorsun
    Neyin çaresi var, neyin yok
    Yaz bunları bir kenara
    Bir gün belki bulursun çareyi
    İnsanlar ölmesin demiyorum
    İstediğim ölümsüzlük değil
    Ne kendim, ne başkaları için
    İstediğim, çocuklar ölmesin.
    .
    .
    .
    Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
    Nesi var? diyorum.
    Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
    İlaç vereyim mi? diyorum.
    Hayır, portakal ver, diyor.
    Portakal yememiştir hiç.
    .
    .
    .
    İzin verinde çıldırayım
    sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım.
  • Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden.
    Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter. 
    Hiç kimse aramasa sormasa beni 
    Sen gelsen yeter.

    Huzur ellerinin güzelliğidir. 
    Gözlerin karşımda mutluluk denizi. 
    Her sabah soframızda ekmeğimizi 
    Sen bölsen yeter.

    Yüreğim seninle yaylalar kadar serin 
    Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam 
    Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam 
    Sen dolsan yeter.

    Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm. 
    Bende sabır sende naz...
    Gündüzünden vazgeçtim düşümde biraz 
    Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter...

    Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün, 
    Sende karar kıldığını.
    Ve içimin şerha şerha yarıldığını, 
    Sen bilsen yeter.

    Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi.
    Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek.
    Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek, 
    Eğilsen yeter...
  • Böyledir insan , bütün kalbiyle ölmek isterse ölür ; kör olmak isterse kör olur. İnsan yerine çaresizlik deseniz de olur.
    Tarık Tufan
    Sayfa 222 - profil kitap
  • '...ah neden başka türlü olmadı diye çaresizlik içinde beni kıvrandırmış olan akılsız yaşantı kırıntılarımı unutalım...'
  • Günler giderek evin içinde yaptığım kağıttan gemilere benzemeye başlıyordu. Benim yaptığım kağıttan gemiler, yüzmeyi bilmezlerdi. Sadece o kadar yaşayışın içerisinde yalpalayarak su yüzeyinde kalmaya çalışırlardı.

    Darmadağındı kafamın içi. Yolumu el yordamıyla bulmaya çalışıyordum. Ayda bir gittiğim rutin kontrollerimden birinde benimle beraber kapıda bekleyen iki kişi daha vardı. Leon’daki Mathilda’ya benziyordu biri. Elinde Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık,” kitabını tutuyordu. Belli ki o da yerini garipsemişti. Diğer tarafta ise bir Fransız vardı. Elinde Albert Camus’un “Yabancı,” kitabını tutuyordu. Benim elimde ise Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken,” kitabı vardı. Üçümüz de sıramızı bekliyorduk. Her şey gibi, herkes gibi…

    Sıra bana geldiğinde, psikiyatristimin asistanı kapıda belirmişti.
    "Sergen bey, hoş geldiniz. Emel hanım içeride sizi bekliyorlar buyrun," dedi.

    Fransız ve adının Çiğdem olduğunu o an öğrendiğim Mathilda’ya da ayrı ayrı hoş geldiniz, dedi. İçeri girdim. Psikiyatristim içeri girdiğimde oturmam için eliyle buyur etti, oturdum.

    "Nasılsın Sergen bu günlerde, kendini nasıl hissediyorsun," diye sordu.

    "Her gün kadınların öldürüldüğü, şiddet ve tecavüze uğradığı, çocuk istismarının kol gezdiği, her sokak başında kocaman insanların dilendiği, her gün bir insanın çaresizlik içinde bir hastalıktan öldüğü bir dünyada ne kadar iyi olabilirsem, o kadar iyiyim." dedim.

    Doktorum, belli belirsiz iç geçirdi. Ayağa kalktı. Pencereyi açtı. Derin bir soluk aldı. Sonra çekmecesini açtı. Çekmecesinin ilk gözünden Passiflora şurubunu aldı, içti. Belli ki onun da düzeltemediği birtakım sıkıntıları vardı.

    Klinikten ayrıldım. Henüz kahvaltı yapmamıştım. Karşıdaki büfeye oturdum. Bir kaşarlı tost ve bir de çay söyledim. Her zaman yaptığım gibi can sıkıntımı giderebilmek ve bazen de oyalanmak için kendimce uydurduğum bir oyunu oynamaya başladım. Oyun şuydu:  Bu coğrafyada yaşamamış insanlar, bu coğrafyada yaşasaydı şimdi ne yaparlardı?  Orwell, gişe memurluğunda üçüncü yılını doldurmuş olurdu. Dostoyevski, “İnsancıklar” romanını yakar, bütün gün kahvede çayına, gazozuna okey oynardı. Keynes, bir bankada veznedar olurdu. Freud, atanmayı bekleyen bir Felsefe mezunu olurdu. Proust, sakızlar için mani yazardı...

    Benim çay ve tostumu getirdi garson. O ara, ağır adımlarla
    Mathilda’da geliyordu büfeye doğru. Mathilda geldikten sonra garsondan bir çay ve bir de kül tablası istedi. Çantasından sigarasını ve zipposunu çıkardı. O ara zaman biraz yavaşladı, uzaktan bir yerden  Nina Simone “Feeling Good,” çalıyordu. kulağıma. Vanilyalı sigarasını yaktı, derin bir nefes aldıktan sonra birkaç damla gözyaşı masmavi gözlerinden usul usul akmaya başladı. Ve birden anlamsız bir gök gürültüsü duyuldu. Yağmur yağmaya başladı. Hep böyle olmaz mıydı? Nedensiz bir kadın ağlardı ve bir şehre yağmur yağmaya başlardı.

    Yağmur tüm şiddetini artırmış bir şekilde yağarken, bu sefer büfeye Fransız geliyordu. Yarı Fransız yarı Türkçe aksanıyla bir karışık tost istedi garsondan. Bu sefer de MFÖ “Buselik Makamına” çalmaya başladı. Belki de çalmıyordu, bu da zaman geçirmek için oynadığım oyunlardan biriydi ya da Fransız tatil için geldiği bu şehirde geçen ay trafik kazasında kaybettiği eşini hâlâ çok seviyordu. O kadar çok seviyordu ki onun belki bir gün çıkıp geleceği umuduyla bekliyordu ve unutamıyordu. Hatta ekliyordu geldiğinde beni bulamazsa o çok üzülür. O yüzden onsuz bu şehirden asla ayrılmam da diyordu. Kim bilir…

    Yağmur dinmişti. Yağmur dindikten sonra, Fransız ve Mathilda farklı istikametlere, hiçbir yere doğru yürümeye başladılar. Ben, bir taraftan Frank Sinatra’dan “If You Go Away” dinliyor diğer taraftan Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinin dizelerini mırıldanarak yürüyordum. Umudu dürtmeye, umutsuzluğu yatıştırmaya çalışıyordum. Tabii mümkünse…

    Her yere yetişilir

    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

    Gördün mü bak?

    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile.

    Gelse de,

    öyle sürekli değil.

    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün,

    o kadar çabuk,

    o kadar kısa

    İşte o kadar…
  • " Çaresizlik feci bir şeydi. Tıpatıp ölüme benziyordu. "