Murat

İsmet Paşa'nın bütün siyaseti ihtiyat ve çekingenliğe dayanıyordu. Herkese dostluk göstermekle tehlikelerin önleneceğini sanıyordu. Şüphesiz bu büyük bir yanlıştı. İsmet Paşa ya Türk tarihini hiç bilmiyor yahut jeopolitik icapları anlamıyordu. Uzun yüzyıllar boyunca sıcak denizlere çıkmak için didinen, bunu bir millî siyaset haline getiren, bu uğurda Türklerle destanî boğuşmalar yapan, fakat bir türlü emeline kavuşamayan Rusya'nın, kendisine dostluk gösterirsek Türkiye üzerindeki isteklerinden vazgeçeceğini sanmakla İsmet Paşa tarihin en büyük gafını yaptığının farkında değildi. Moskof'a dostluğun bir korkudan doğmayıp içimizden geldiğini göstermek için de tabiî iş Bulgar'a dostluk, Yunan'a dostluk, Sırp'a dostluk şekline dökülüyor ve bu dostluklar, o devletler toprağında yaşayan yüzbinlerce Türk'ün hakkını, Türklüğünü, hattâ insanlığını bize unutturacak kadar korkunç bir sivrilik alıyordu. O küçük milletler, kendi tarihlerini Türk'e düşmanlık-la yuğurarak okutabiliyor, Türklerin iktisadî yoksulluğa ve kültür kargaşalığına düşmesi için her çareye başvuruyor, fakat biz ağzımızı açıp da Türklerin hukukunu koruyacak tek kelime söyleyemiyorduk.
Sayfa 168·Kitabı okudu
Reklam
İttihatçılar daha sonra İzmir suikastı ile Mustafa Kemal Paşa'yı yok etmek istemişler, fakat kendileri yok olmuşlar-dı. İşte bu sebeplerle Mustafa Kemal Paşa İttihatçılardan nefret ediyordu. Kendisine suikastı hazırlayan şebekenin başında olduğu için asılan Selânikli Yahudi dönmesi Ca-vit'in idamı dünya basınında büyük tepki uyandırmıştı. Çünkü Cavit hem Yahudi hem de farmasondu. Fakat Mustafa Kemal Paşa kabadayı adamdı. Dünya ga-zetelerinin ulumasına aldıracak tiplerden değildi. Cavit'i astırdığı gibi mason localarını da kapatmaktan çekinmedi. Bu da Mustafa Kemal Paşa'nın en müsbet icraatından bi-ridir. Çünkü bu localarda mason kardeşliği adına devletin en gizli işlerini Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler öğreniyor ve bunların hepsi yabancı casusu olduğundan düşmanları-mızca bilinmedik devlet sırrı kalmıyordu.
Sayfa 162·Kitabı okudu
Sadreddin Celâl'in Sakallı Celâl'le olan bir vak'ası da, karakterini göstermesi bakımından dikkate değer. Hâ-diseyi Sakallı Celâl anlatmıştı. Sakallı Celâl, malûm, sapına kadar komünisttir. Çok zeki ve orijinal bir adamdır ve işin tuhafı Moskof uşağı ol-mayan tek komünist kendisidir. Birinci Cihan Savaşı'nın sonunda Moskova'daki beynelmilel komünist kongresine giderlerken bir istasyonda tren durunca Sadreddin Celâl, Sakallı Celâl'e: - "İstasyondaki çeşmeden bize biraz su alsana" demiş. Sakallı Celâl sormuş: - "Neden sen almıyorsun?" Sadreddin Celâl'in cevabı şu: - "Ya tren kalkarsa..." Bu hodbinliğe fena halde kızan Sakallı Celâl ise hak et-tiği karşılığı hemen yapıştırmış: - "Ulan köpoğlu... Benim trenden hızlı koştuğumu sana kim söyledi..."
Sayfa 155·Kitabı okudu
Bektaşi açlıktan bitkin bir halde, kalabalık fırının önü ne gelerek biricik meteliğini uzatmış, mis gibi kokan taze ekmekten istemiş. O zaman kuyruk usûlü hiç bilinmediği için herkes birden tezgâhtara doğru yuvarlayarak seslen. miş: "Erenler! Bir ekmek de bana..." Tezgâhtar ya meteliği görmemiş yahut da kelimenin bütün mânâsı ile tezgâhtar olduğu için aldırmamış ve kalabalık arasında zavallı Bektaşi'nin meteliği kaynamış. Kalabalık dağıldıktan sonra, parayı önceden vermiş oldu-ğu iddiasına karşı da bir temiz azarlanmış, melil, mahzun ilerlerken ikinci bir fırın daha görmüş. Onda da aynı taze ekmekler ve aynı kalabalık... Canı çekmiş ama para yok ki alsın. Birden aklına gelen bir düşünceyle kalabalığa so-kulmuş. Tezgâhın önüne kadar gelmiş. Sağa sola bakıp kimsenin kendisini görmediğini anlayınca yapmacıktan bir öfkeyle tezgâha vurarak bağırmağa başlamış: "Be adam! Hani benim ekmeğim? Hem parayı aldın hem de hâlâ başkalarına dağıtıp benim ekmeğimi vermi-yorsun!.." Fırıncı bu çıkışmaya inanmış. Özür dileyerek Bektaşi'ye ekmeği sunmuş. Bizim baba erenler bir köşeye çekilip taze ekmeği gövdeye indirdikten sonra göğe bakarak: "Yarabbi! Sen işin gerçeğini biliyorsun ve her şeye muktedirsin. Benim meteliği o fırıncıdan alarak ötekine artık sen veriver" demiş.
Sayfa 134·Kitabı okudu
Rusların bize düşman olduğu muhakkaktı. Polonya'nın yarısını aldıktan, Baltık devletlerini ekledikten, Rumenlerden Basarabya'yı kopardıktan sonra bize taarruz için Kafkasya'ya yığınak yapmışlar, fakat onlar bize saldıramadan Almanlar kendilerine yüklendiği için bu son düşüncelerini tatbik edememişlerdi. Bu şartlar içinde memlekette Moskof dostu, Moskof dostu değil de Moskof'un kendisi olan komünistleri yok etmek gerekmez miydi? Yoksa Millî Şef, Moskoflardan çekiniyordu da, yarın bir Moskof zaferi gerçekleşirse, onları yatıştırmak için Rus dostu bir hükümet kurarak memleketi veya kendi sandalyesini kurtarmak üzere zemin mi hazırlıyordu? Kabinedeki bazı bakanlardan ve kabine dışındaki bazı Halk Partililerden şüphe etmek için ciddi sebepler vardı. Yoksa bunların hiçbiri değil de bu Rus dostları veya gizli Moskof ajanları Milli Şef'i kafese mi koymuşlardı? Nitekim Roosevelt de adamakıllı kafese girmişti. Başkan Yardımcısı Wallace'ın buz gibi komünist olduğu, birçok devlet sırlarının Ruslara satıldığı sonradan ortaya çıkmıştı. Bizim pek devlet sırrımız yoktu amma Millî Şef'in et-rafındakilerden bazılarının Rus ajanı olması muhtemeldi.
Sayfa 93·Kitabı okudu
Reklam