Murat

Alp Er Tunga destanı, Şehnâme'den alınmıştır. Yalnız Afrâsiyâb ve Agrîres isim-leri yerine Türkçeleri olan Alp Er Tunga ve Alp Arız konmuştur. Bu destan kahramanlarının Türkçe isimleri bazı kitaplarda, meselâ Kaşgarlı Mahmud'un kitabında vardır. İranlıların görüşüne göre yazılmış olan ve Firdevsî'nin kaleminde büsbütün mübalagalı bir şekil alan bu destan, tabiî, Türklerin aleyhinedir. Böyle olduğu halde birçok yerlerinde Türk kahramanlığı itiraf olunmuştur. İranlılar çok defa harikulade bir şekilde galip gelmektedirler. Alp Er Tunga'nın bir de tarihî şahsiyeti vardır. Uzun zaman İranlıların en büyük düşmanı olarak kalan, hattâ bir iki defa İran'ı zaptederek sonunda ancak hiyle ile öldürülen Alp Er Tunga, Sakalar tarihinde, milâttan önce 624'te İranlılar tarafından hiyle ile öldürülen Saka kah-ramanının destanda aldığı şahsiyetten başka bir şey değildir. Onun destandaki şahsiyetine daha sonraki çağlarda, meselâ Gök Türkler çağında yaşamış olan bir takım Türk kahramanlarının hatıraları da eklenmiş olmakla beraber esas unsurlar Sakalar çağına aittir:
Sayfa 35·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Yaratılış Destanı
Yaratılış destanı dünyanın nasıl yaratıldığını, insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir kötülük unsuru olduğunu, Türklerin düşüncesine göre izah etmektedir. Destan şöyledir: Daha hiçbir şey yokken "Tanrı Kara Han"la "su" vardı. Kara Han'dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Kara Han yalnızlıktan sıkılıp ne yapayım diye düşünür-ken su dalgalandı. "Ak Ana" çıktı. Kara Han'a "Yarat" deyip yine suya daldı. Bunun üzerine Kara Han "Kişi"yi yarattı. Kara Han'la Kişi ebedî suyun üstünde iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Fakat kişi halinden memnun değil. Kara Han'dan daha yüksekte uçmak istiyordu. Onun bu dileğini sezen Kara Han Kişi'den uçmak kabiliyetini aldı. Kişi sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu. Yaptığı-na pişman olarak Tanrı Kara Han'dan bağışlanmasını diledi. Tanrı Kara Han kişiye sudan yükselmesini buyur-du. Denizden bir yıldız yükseltti. Kişi bunun üstüne otu-rarak batmaktan kurtulacakti. Kişi artık uçamayacağı için Tanrı Kara Han dünyayı yaratmak istedi. Suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını Kişi'ye buyurdu. Kötü düşün-ceden hâlâ vazgeçmiyen Kişi denizin dibinden toprak çıkarırken kendisi için de gizli bir dünya yaratmak istedi-ğinden ağzına biraz toprak sakladı. Kişi avucundaki top-rağı su yüzüne serpince Tanrı Kara Han toprağa "Büyü!" diye buyruk verdi. Bu büyüyen toprak dünya oldu. Fakat aynı zamanda Kişi'nin ağzındaki toprak da büyümeğe başlayıp onu boğacak hâle geldi. Tanrı Kara Han "Tü-kür!" diye buyruk vermeseydi boğulup gidecekti. Kara Hanın yarattığı dünya dümdüzdü. Kişi tükürün-ce ağzından çıkan topraklar bu dümdüz dünyaya fırla-yarak üzerinde bataklık tepeler meydana getirdi. Buna kı-zan Tanrı Kara Han bu itaatsiz Kişi'ye "Erlig" (=Şeytan) adını verdi ve onu kendi ışık âleminden kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dallı bir
Sayfa 31 - 33·Kitabı okudu
Türk edebiyatı destanlarla başlar. Destan, bir milletin eski zamanlarda başından geçen büyük hadiselerin halk dilinde edebî bir şekil almasıdır. Bir milletin henüz yazısı yokken yaptığı büyük savaşlar, bu savaşlarda ün alan kahramanlar bütün milletçe tanınırdı. Sonra bunlar ba-badan oğla geçe geçe bir takım eklentiler daha alarak bü-yür. İçine şiir ve hayal unsurları da karışır. Birkaç nesil sonra artık destan bütün milletin malı olmuştur. Böylece teşekkül eden ve her asır geçtikçe az çok değişikliklere uğrayan destan, günün birinde, yazının icat veya kabu-lünden sonra yazılır ve değişmez bir hal alırdı. Fakat uğradığı bütün değişmelere rağmen teşekkül ettiği za-manın umumî seciyesini taşır. Destanlar babadan oğula anlatıla anlatıla zaman geç-tikçe bazen o milletin ilerki isteklerine, ülküsüne ait un-surlarla da süslenir. Böylelikle edebî değeri yükselen des-tan âdeta birçok nesillerin müşterek edebî mahsulü hali-ni alır. Bir destan, teşekkül ettiği asırdan ne kadar sonra kâ-ğıda geçilirse geçirilsin, yine teşekkül ettiği asrın mahsu-lü sayılır. Çünkü onun temeli, esas fikirleri, esas unsur-ları teşekkül ettiği asra aittir.
Sayfa 30·Kitabı okudu
Budizm Hindistan'da "Buda"nın kurduğu bir dindir. Buda, milâttan önce 477'de ölmüştü. Buda'nın dinine göre bu dünyada duyduğumuz sevinç, keder gibi şeyler bizim duygularımızın ve düşüncelerimizin yanılmasından doğan kuruntulardır. Bu dünyada her şey gelip geçicidir. İstikrar yoktur. Fakat buna mukabil bir de ebedî âlem vardır ki ona Nirvanna derler. Orada ebedî bir değişmez-lik vardır. Nirvanna âlemi bütün mahlûkların nereden gelip nereye gittiğini bilen "benlik"lerden ibarettir. Bu benlikler insanlara hulûl ederler. İnsan irade ile nefsini terbiye eder, ergin ve olgun bir insan olursa o benlik onu öldükten sonra Nirvanna'ya ulaştırır. Aksi takdirde bu benlik yüz binlerce yıl içinde daha birçok insan veya hay-vanlara hulûl ederek ızdırap içinde yuvarlanıp gidecektir. Buda'nın dininde bizim anladığımız mânâda bir Tanrı yoktur. Buda dünyanın başlangıcı ve sonu hakkında da bir şey söylemiyor. Buda yalnız iradeyi kuvvetlendirecek talimat vermiştir. Buda dinine göre aşk ile nefret, şefkat-le zulüm aynı derecede kötü şeylerdir. Doğru ve mutedil olmak, kendini yüksek görmemek, lüzumsuz yere söz söylememek budizmin esaslarındandır. Budizmde ibadet de yoktur. İhtimal ki bu sadeliği Türkler arasında yayıl-masına sebep olmuştur.
Sayfa 26·Kitabı okudu
Gök Türk devleti eski Türk devletlerinden daha iyi teşkilatlı idi. Memleket esas itibarıyla doğu ve batı diye ikiye ayrılmıştı. İkisinde de bir kağan bulunuyor, fakat bu kağanlardan bazan doğudaki batıdakine, bazan da batıdaki doğudakine tâbi bulunuyordu. Hattâ bazan devlette dört kağanın birden bulunduğu olurdu. Fakat biri büyük kağan sayılır, diğerleri üzerinde hâkimiyet hakkı olurdu. Doğu ve batı diye ikiye ayrılan devletin herbirinde kağandan sonra en büyük rütbe olmak üzere yabgu ve şadlar bulunur, bunlar memleketin büyük birer bölümünü idare ederlerdi. Kağanın hükümdar olmayan çocukları "tigin" lâkabını taşırdı. Yabgu ve şadlar çok defa tiginlerden tayin olunurdu. Devletin yüksek rütbeli memurlarına "tarkan", "buyruk", "şadapıt" denir, bütün tarkanlar, buyruklar, şadapıtlar ve boy reisleri "beg" unvanını taşırdı. Unvanlar çok defa irsî idi. Teşkilât tamamiyle askerî idi. Kağan ölünce yerine oğlu yahut kardeşi veya amcası geçerdi.
Sayfa 20 - 21·Kitabı okudu