Didem, bir alıntı ekledi.
18 May 04:30

"Bazılarının aklına gece deyince uyku gelir," dedi Gece.
"Onlar geceyi bilmeyenler..." dedim.

İmparator Çay Bahçesi, Nazlı Erayİmparator Çay Bahçesi, Nazlı Eray

Ercan Kesal
Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım. Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış.
Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail abi söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başına yana eğmezse kafasını parçalayacak iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu.
Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü. Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu.
İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım.
Orta okula gidiyordum. Sabah annemin kirkit sesleriyle uyanır, onunla birlikte güne başlar, yatağın içerisinde o günkü derslere bir kez daha bakardım. Annem sabah namazı için kalkmış, abdest almış, mırıl mırıl dualarla odada geziniyordu. Bir ara pencereye yanaştı ve dikkatlice dışarı baktı. Sabahın o ıssız sessizliğinde, belli ki annemin tanıdığı bir kadın ayağında terlikler telaşlı telaşlı bir yerlerden geliyor. Annem bir süre merak ve kaygıyla dışarıyı izledi. “bunun ne işi var bu saatte” dediğini duyar gibi oldum.
Öğleye doğru kasabanın biraz dışındaki bir üzüm bağının kenarında, bir asmanın dibinde kundağa sarılmış yeni doğmuş bir çocuk cesedi buldular. O sabahla ilgili annemle hiçbir zaman konuşmadım.
Büyüdüm! Doktor oldum. Mecburi hizmet yılları! 23 yaşında bir çocuğum. 1984 yılının puslu, soğuk bir Ankara Kasımında, Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kasvetli geniş salonunda heyecanla torbadan çıkacak köyün ya da kasabanın ismini bekliyordum.
Mecburi hizmet için çekilen kurada arkadaşlarımın çoğu doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken benim bahtıma da Ankara yakınlarındaki bir köyün sağlık ocağı çıkmıştı.
Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları! Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkansızın farkında olmadığım yıllar.
Bir gün, her sabah olduğu gibi 100-150 kişilik bir hasta kalabalığı muayene odamın önünde bekleşiyordu. Bir ara, deneyimli hemşirem Mesude hanım kapıyı açarak bağırdı. “rapor için bekleyen” Onca insanın arasından orta yaşlı sakallı bir adam ve yanındaki 7-8 yaşlarında başı önünde bir çocuk. Remzi oğlu Bektaş. Kalabalığı yararak odama girdiler. Adam çocuğun babasıymış, akrabalarından biri Bektaş’a tecavüz etmiş, jandarma adamı yakalamış, Bektaş için fiili livata raporu hazırlayacakmışım. Anüs muayenesi yapmam gerekiyordu. Sağ el bileğinin iç kısmındaki soluk adliye mühürü ile başı önünde sessizce bekleyen o çocuğu hasta muayene masasına çıkartıp, diz dirsek pozisyonunda muayene etmeye çalışırken, çocuğun başını kaldırıp korkuyla yüzüme bakmasıyla içim ezilmiş, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilememiştim. Onun başına gelenle benim muayene usulüm birbirine o kadar benziyordu ki. İşimiz bitti, onlar geldikleri gibi gittiler. İçimde kalan, Bektaş’ın sağ el bileğindeki mor adliye mührü.
Mecburi hizmet yılları! Her seferinde içimi sızlatan, ama bir o kadar da beni büyüten anılar. Bir başka gün de, merkeze epey uzaklıkta bir köye, kendini asarak intihar eden genç bir kadının otopsisi için gitmiştik.
Savcıyla yolda giderken hemen öğrenivermiştim bütün hikayeyi. Yeni evli genç kadının (adı Reyhan’dı.) kocası askere gidiyor. Kayınpeder tecavüz ediyor ve genç kadın hamile kalıyor. Kaynana her şeyin farkında, ama suskun. Genç kadın için bir tek çözüm kalıyor. Evin kilerindeki seren direğine asıyor kendini.
Savcının “biz gelinceye kadar hiçbir şeye dokunmayın” talimatına harfiyen uymuşlar. Kilere girdiğimde ilk gördüğüm şey, koca seren direğinde sallanan ayağı şalvarlı, çenesi bağlı küçücük genç bir kadının cesedi, yerde yuvarlanmış bir sandalye, hemen onun yanında bir bohça, içinde kefen bezi, sabun ve lif, bir entari, birkaç küçük takı. Genç kadın sanki bir yolculuğa çıkar gibi hazırlanmıştı.
Cesedin yanında bir başka şey daha sallanıyordu. Bir teker sızgıt. Yazdan hazırlanıp, kışa saklanan ve genellikle tavana iple asılarak bekletilen kavrulmuş et tekeri. Yarısı yenmiş. Yanında genç kadın. Dışarıda genç kadını yıkayacak kazanın yanında sessizce bekleşen köylüler.
Uyuyamamıştım gece lojmana döndüğümde.
Aradan 25 yıl geçti. Şimdi İstanbul’dayım. 1 Aralık tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: “Urfa’ da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden geri gönderilince, 1,5 yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı.” Şahe’nin yakınları “bizde evlenen kadının koca evinden ancak cesedi çıkar” demişler. Onlar haklı çıkmış yani. Şahe kızım, sana ipin ucundan başka bir çare bırakmayan ülkemde hala neler gündemde bir bilsen. 1,5 yaşındaki kara gözlü oğlun seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üç kağıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, alçakların ve hainlerin baş tacı edildiği bir ülke bekliyor. Dilerim bir gün sağ salim büyüdüğünde bir büyük kentin kara duvarlı sefil bir mahallesinde umutsuzluk ve acılar içinde kaybolmaz.
Hekimliğimin yirmi beş yılı yetmedi kendisini ipe vermekten başka çare bilmeyen kız kardeşlerimin yarasına merhem olmaya. İhsan’ın yalnızlığına derman olmaya. Bektaş’ın bileğindeki mührü silmeye. Reyhan’ı bir kez olsun dinlemeye. Yetmedi. Bundan sonra yeter mi bilmem. Dilerim ülkemi yönetenler bir gün uyanırlar bu ölüm uykusundan. Dilerim bizden sonrası için bir parça ümit kalmıştır hala!

Hikâye deyip geçmeyin… Bazı hikâyeler vardır sineleri deler…
Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yuva kurma konusunu.
Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
Bir şey diyemedim...
Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
Kızla görüştürmek istediler...
İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
Hayırlısı olsun dedim kalktım...
Nezaketle ayrıldık evden...

Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
Konuşmasına ağır ağır devam etti…
Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

ve devam etti konuşmasına…

Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…

O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)


Çay deyince suyum elden düşüyor.
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor.

meltem şen, Hastalar ve Işıklar'ı inceledi.
 17 Nis 04:29 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Hikaye okumak istedim sadece. Bu nedenle daha önce Çözülme'sini okumuş olduğum Rasim Özdenören'in bende var olan diğer bir hikaye kitabı Hastalar ve Işıklar'ı okudum. Başlıkta Hasta ve Işık var. Ama bu bildiğimiz Hasta değil; bu var olan, üzeri puslu geçmişte yaşadığımız, bu olayları an be an gördüğümüz hallerdeki bizler ''Hasta''lar. Işık'sa yok gibi, tozlu, loş...
''Ben ne okuyorum?'' Bunu sık sık sordum kendime kitabı okurken. Öyle ki, bir hikayeden sonra allak bullak olup, 'nasıl olur, ben bu anı yaşadım'a gitmeye başladım! Hikayelerdeki yaşanmışlık hissi o kadar yüksek ki Özdenören okuru zamanda yolculuğa çıkarıyor. Birden de değil... Adım adım götürüyor kişiyi ve yine adım adım isyana sürüklüyor. Hissediyorsun; cümleleriyle yavaş yavaş patlayışın, geçmişe dönüşün altını dolduruyor.

Hikaye deyince aklıma hep Sait Faik gelir benim. İnsanı alaya alan, yaşamayı seven. Tramvaydan denize sürükleyen, oradan karaya vurdurtan, oturtup tavla oynattıran, çay içirten, konuşturan... Anlattıran, ağlattıran. Eylemliliğini en isyankar, en serseri, en ''bizli'' yaşatan bende Sait Faik. Özdenören'in hikayeleriyse dehliz. Duraklık. Kitabı okurken aklıma sık sık Andre Gide'in ''Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur.'' sözü geldi. Kişilerin kendi ruhlarının gerisinde, en gerisinde, dibinde pusup kalmış ailevi vurdulu-kırdılı anlarını, kişinin ruhundaki berelerinin nasıl kanayıp kanayıp artık kabuk bağalayamayacak bir ıslaklıkla parladığını, sızladığını anlatıyor. Ailenin sevgilisi anne, güç insanı ise hep baba. Babayla olan ruhsal uyuşmazlık, geçmişteki yabanıllığın; kişide artık olgunlaşmış olan ruhta nasıl bir çimdikli acı yarattığını, bunun sürüncemesindeki ruhu anlatıyor yazar. Özdenören, kişinin bile isteye görmezden geldiği, üstünün toz bağlaması için dokunmadığı gerçeklikleri, yaşanmışlıkları cümleleriyle baştan baştan yaşatıyor kişiye.
<<Ben eşikte hep bekliyor, içimde yılların biriktirdiği giz düğümlerinin tatlı, yumuşak, sözsüz bir şeyle çözülüp açılır gibi olduğunu, eridiğini hissediyordum.>> syf21

Özdenören'in doğayla, ışıkla, maddeyle çok derin bir ilişkisi var. Doğayı çok farklı duyularda kullanıyor. Tek bir algı yerine imgelemler üzerinden onları çok daha ilginç hallere bürüyor. Doğa tasvirleri, gün batımları, gün başlangıcı, yağmur tıpırtıları onun ifadesiyle çok seslileşiyor.
<<Akşamın şeritleri tepenin diplerinden, yerden bitme korkunç sütunlar halinde karanlığın devrilmez, aman vermez destekleri gibi geceye uzanıyor. >>syf33

Beni bu dilde, bu ifadede en çok etkileyen şeylerden biri de düşündürücülüğü oldu. Önceki hikaye okurluğumda ben hep eylem halindeydim, çok gezer az düşünürdüm. Fakat Özdenören beni çok düşündürdü, beynimi yaktı. Onun hikayesi eğer ''bir kelime'' ise düşündürücülüğü ''kalınca bir roman''. En basitinden her hikayede bir sorgulama var, sorgulatıyor yazar. Salt kendi kendine dalışa geçiyorsun bir süreden sonra. Hikaye bittikten sonra içine sinen bulanık his kişinin düşünceleriyle özdeşene kadar bir demlenme süreci var. Orada da zaten hikaye kişinin içine çöküyor, zift gibi.

Hikayelerdeki düşündürücülüğü, günlük minnacık yaşanmışlıkların tırtıl gibi kişinin zihnine girip, yavaş yavaş düşüncesini-ruhunu bitirmesini, bu denli tırtık tırtık öldürme halini, kişinin toplumla sorunlarını ve en çok, en dipteki kendi ile olan sorunlarını, benliğini arayış halini yazarın denemeci kimliğine bağlıyorum. Hikayelerde denemesel hava mis gibi hissediliyor! Odak var, odağın etrafında ailesel pürüz görünümlü fakat derininde kişinin çevresiyle, benliğiyle olan öz sorunu var, ve tüm bunlar bir deneme havasında vurduruyor kafayı duvara...
Seve seve kırılmalı o kafa..

<<Dolana dolana her köşede ve babamla aramızda koyu mavi bir duvar..düzenli bir biçimde muhkem bir yapı gibi yükseliyor:duman. Çoktandır derimin altında bir şeyin tükenmez bir yolculuk içinde olduğunu duyuyorum, ne zaman başladı, nerede başladı?
Duvar bir mavi yağma'sıyla kalınlaşıyor.>>syf61

Mahmut, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
16 Nis 00:28 · Kitabı okudu · 24 günde · Beğendi · 7/10 puan

Bu bir inceleme değildir, yeterince inceleme yazılmış olan bu kitaba dair söyleyeceklerim şöyledir.
Baş kahraman Raif efendi üniversite yıllarından yakinen tanıdığım bir hocam olduğunu romanın sonlarına doğru anladım.
M. D Bizim Matematik hocamızdı 1. sınıfta dersimize girmiş 1 sene boyunca ders anlatmış ama ne gülmüş , ne güldürmüş , ne hal hatır sormuş ne selam almış ne de selam vermiş bir hocamızdı...
Hakkında bir çok şey konuşuluyordu kimileri psikolojisi bozuk , kimisi ailevi problemleri var kimisi severek bu işi yapmıyor gibi bir çok şeyden bahsediyor fakat doğrusunu kimse bilmiyordu .
1. sınıf bitip 2. sınıfa geçtiğimizde dersimize girmiyordu artık, fakat merakla izliyordum bir adam hiç mi tebessüm etmezdi.
Her 1 . sınıf öğrencisi hakkında binbir şey anlatır olmuştu...
Lafı fazla uzatmayayım .
Son sınıfa geldiğimde bir gün sabah namazında hocamızı gördüm. çok şaşırdım.
Yanına gitmeye cesaret edemedim. Normalde kimsenin arasına girmeyen hoca sabah namazında vardı. En ön saftaydı belli ki çok erken gelmiş.
Dedim kendi kendime ne olursa olsun konuşmak istiyorum.
Uygun vakti kollayıp görüşmek için elimden geleni yaptım ve öğrendim ki her sabah namaza gelirmiş.
Pazar günü güzel bir gün olduğunu düşünerek bende pazar günü camiye gittim.
Cami çıkışı yanına giderek.
Hocam öğrenciniz Mahmut dedim .
Buyur evladım deyince cesaret geldi.
Vaktiniz varsa çay içebilir miyiz dedim.
Olur dedi , içimdeki heyecanı anlatamam sizlere.
Sabahçı kahvesine oturduk çay ve simit söyledik .
Direk nasılsınız diye konuya girdim.
İyiyim sen nasılsın diye cevap verince iyice cesaret geldi.
15 Dk kadar muhabbet edince .2 . çayda direk merak ettiğim soruyu sordum.
Hocam neden okulda hiç gülmezsiniz , selam vermez almazsınız dedim.
Samimiyetime inanmış olacak ki başından yıllar önce gecen olayı anlattı.
Eşi ile doktora tezinden dolayı kavga ediyorlar .
Hocamız sinirlenip tez bitene kadar annenin yanına git diye eşine bağrınca
O gün eşi çocuğu ile beraber ailesinin yanına giderken otobüs kazası geçirip vefat ediyorlar.
Hoca eşini kırmasından kaynaklı doktorasını yarıda bırakıp kendini suçlu hissederek adeta hayata küstüğünü söyleyince nasıl üzüldüğümü anlatamam.
HAYAT İŞTE HİÇ BİR ŞEY ERTELEMEYE GELMİYOR.

Chai (Çay) ve Tea
Elbette çay deyince akla çoğu kez Uzakdoğu geliyor.. Peki Chai ve Tea arasındaki ince zekayı, göndermeyi biliyor muyuz?!
Dün, bir markette renkli, şekilleri muazzam olan üstüne Taj Mahal, China, Asian yazan çay kutularına hayranlıkla bakarken, bir arkadaşım bu konuyu açtı ve beni aydınlattı..
Eskiden çaylar Çin'den gelirmiş ve İpek yolu üzerinden (Baharat yolu da dahil olabilir) gelen çaylara "Chai" adı verilirmiş.. Geldiği yola göre belirtilirmiş.. Deniz yoluyla gittiği ülkelerde de adı "Tea" ymiş..

Vahit Emmi'nin Evlilik Tanımı :)
-Vahit emmi, evlilik nasıl bir şeydir?

+Evlilik dağdaki keçi yolu gibidir evlat.

-Anlamadım.

+Şimdi bir dağ düşün yalçın mı yalçın. Sivri kayaları var. İşte doğar doğmaz bizi, “Hadi bu dağı aş.” diye eteklerine bırakıveriyorlar.

-Hayat yani?

+Aferin! İlk başlarda iş kolay. Ama yükselmeye başladıkça dağ sarpa sarıveriyor… Dimdik kayaların, uçurumların arasında kalıveriyorsun. Gücün azalıyor… Derken senin gibi bir yolcu daha çıkıyor. Yoldaşınla omuz omuza, can cana verip bir keçi yolu açıyorsun kendinize. Artık tek başına değilsin. Biliyorsun ki artık o yolu iki kişi yürüyeceksin… Dağ yine yalçın. Ama artık yürümek zevkli. Nefesim tükenecek diye korkmuyor insan. Çünkü yanında kendi nefesin gibi bir nefes daha var… Anladın mı?

-Her evlilik sizinki kadar mutlu mudur?

+Yoldaşına bağlı. Biz Zelihamla yan yana yürürken, dikenleri değil çiçekleri derdik, canımız yanınca ağladık, bir yandan türkü söylemeyi bildik. Ben “pes” deyince o “hadi” dedi, o yorulunca ben sırtımda taşıdım.

-Peki geçim sıkıntısı insanı mutsuz etmez mi?

+Bilmiyorum. Biz mutluluğu ne parada ne handa bulduk evlat. Bak bugün deniz kenarında Zelihamla beraber çekirdek çıtlatıp, çay içerken, mutluluk da bizimle masada oturuyordu sanki.

"EVLAT KATİLİ" (MUTLAKA OKU BİR ŞEY KAYBETMEZSİN)
“…Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey
sizin için hayırlı olur. Olur ki, sevip
arzu ettiğiniz bir şey sizin için şer
olur. Doğrusunu Allah bilir, siz
bilmezsiniz!” (Bakara, 216)
Uzun yıllardır bu sevinçli haberi
bekliyordu. Sanki ayakları yerden
kesilmiş heyecanından uçuyordu.
Hemen beyine, annesine, ne bileyim,
onun derdini yüklenen herkese bu
müjdeli haberi vermeliydi. Hızlı hızlı
hastane merdivenlerinden indi.
Gördüğü herkese gülümsüyordu.
Kapıdaki dilenci çocuğa çıkarıp 20
milyon verdi. Çocuk şaşkınlık içinde
gözleri faltaşı gibi açılmış:
“-Bu çok değil mi abla?” diyebildi.
Tebessüm ederek yolun karşısına
geçti. Bir taksiye binip doğruca
beyinin dükkânına gitti. İçeride
müşteriler vardı. Telaşla içeri girince
beyi:
“-Ne oldu Hatice?!” dedi. Hatice:
“-Seninle çok önemli bir konuyu
konuşmam lâzım. Burada olmaz!”
deyince, beyi merak içinde onu bir
çay bahçesine götürdü. Hatice hanım,
beyini sakinleştirmeye çalışırken
kendi içi içine sığmıyordu:
“-Muratçığım, sâkin ol şimdi, sana bir
haberim var! Duyunca lütfen
heyecanlanıp bağırma!” Beyi daha
bir meraklanmış ve:
“-Hadi ne olduğunu anlatmayacak
mısın?” deyince, Hatice hanım, sırrını
beyinin kulağına fısıldadı.
“-Hâmileyim!..”
Beyi önce duraksadı, sonra:
“-Allah'ım, Sana şükürler olsun!” diye
bağırmaya başladı. Âdetâ çocuklar
gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün
gücüyle çığlık atmak ve “baba”
olduğunu bütün dünyaya ilân etmek
istiyordu. Herkes başlarını çevirmiş
tebessümle onları izliyordu.
Murat bey:
“-Hatice, ben bile unuttum, kaç yıldır
bu bebeğin yolunu gözlüyoruz!..”
dedi.
“-10 yıldır, Murat'ım, 10 yıldır!..” dedi
Hatice hanım.
Murat bey, annesine, akrabalarına
telefon açıyor; Hatice hanım da
sevinç gözyaşlarıyla onu
seyrediyordu…
Sanki evliliklerinin en güzel
günlerini geçiriyordu Hatice… Ne
istese ânında oluyordu. Kahvaltısı
yatağına geliyor, bir dediği iki
edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de
sevinç içindeydi.
Kayınvâlidesiyle de problemleri
sanki bir anda bitmiş, ana-kız gibi
olmuşlardı.
Hamileliğin üçüncü ayında, doktor,
ultrasonla bebeği inceliyordu.
Birden yüzü değişti. Hatice'nin
kalbinin atışı değişmiş, bakışını
doktorun mimiklerine odaklamıştı.
Doktor sıkıntıyla Murat beyi de
çağırdı. Hatice'yle beyi çok
korkmuşlardı. Neler oluyordu.
Doktor:
“-Sizi üzmek istemem, ama
gerçekleri söylemem gerekiyor. Bu
çocuğun beyninde bir tümör var.
Doğarsa zekâ özürlü olacak.
İsterseniz hemen kürtaj yapalım,
isterseniz bir hafta düşünün. Sonra
karar verirsiniz.” dedi.
Hatice olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o
kadar şaşkındı ki, gözü Hatice'yi bile
görmüyordu. Sevinç yumağı olan
evleri bir anda mâtem ocağına
dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak
açmıyordu.
Haberi, yavaş yavaş bütün akrabaları
duydu. Herkes akıl vermeye başladı.
“-Nasıl uğraşacaksın onunla. Biz,
akıllı çocukla bile baş edemiyoruz,
aldır gitsin!..” diyenler bir tarafta…
“-Müftüye danış, günah!..” diyenler,
“Onunla her gün uğraşırken
tahammül edemez, sonunda sert
davranmaya başlarsın. O zaman her
gün vicdanının kâtili olacağına, bir
kere aldır, bir kere kâtil ol!..”
diyenler…
Artık kimseyle görüşüp konuşmak
istemiyorlardı. İşin garip tarafı, eskisi
gibi birbirleriyle de
konuşmuyorlardı.
Murat bey:
“-Hatice, kararı çabuk vermemiz
lâzım!” deyince, Hatice hanım:
“-Ne yapalım?” dedi. Murat bey:
“-Bence kürtaj!.. Allah, sonra tekrar
verir!” dedi. Hatice bu cevaptan
irkilmişti:
“-Yani evlat kâtili mi olacağız?”
diyebildi. Beyi:
“-Ama zekâ özürlü olacak, nasıl
bakarız? Elâlemin içine nasıl çıkarız?
Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz.” diye
cevap verdi. Hatice büyük bir
kararlılıkla:
“-Hayır, ben bu çocuğu yıllardır
Allah'tan diliyorum. Şimdi verdi ve
bizi imtihan ediyor. Murat'ım, ne olur
aldırmayalım!” dedi.
“-Hatice, ben zekâ özürlü bir çocuk
istemiyorum!”
“-Allah'ın sana verdiğine râzı değil
misin? Hatırlasana ne kadar
sevinmiştin baba olacağına!..”
Murat susuyordu. Hatice
gözyaşlarıyla devam etti:
“-Belki akıllı olsa hayırsız olacaktı, o
zaman, «Keşke akılsız olsa da hayırsız
olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu
bizim için hayırlıdır. Ne olur, evlad
kâtili olmayalım!”
Hatice hanım, bütün gece duâ etti,
ağladı. Rabbine sığındı:
“Rabbim! Ne olur nefsime uydurma!..
Başkalarının sözüne bakıp da kâtil
olmama izin verme! Dayanma gücü
ver. Şifâ ancak Sen'de!..”
Sabah olunca Murat Bey:
“-Eğer çocuğu aldırmazsan senden
ayrılırım!..” diyerek Hatice'nin
dünyasını bir kez daha başına
yıkmıştı.
Hatice hanımın bir karşılık vermesini
beklemeden kapıyı çarpıp çıkan
Murat bey, arabasına bindi ve
kontağı çevirmeye başlamadan önce
düşüncelere daldı:
“Ben senden ayrılamam Hatice,
ayrılamam. Ama senden bu çocuğu
aldırmanı istiyorum.
Aldırmıyorsun!..” diye söylendi.
Hatice eşyalarını topladı, annesinin
evine gitti. Olanları annesine anlattı.
Annesi Hatice'ye kızıp:
“-Beyin haklı, sen çocuk hasretiyle
ne istediğini bilmiyorsun!” diye
çıkıştı.
Onları, sessiz köşesinde Kur'ân
okuyan Şefika nine dinliyordu.
Annesi mutfağa gidince Hatice'yi
yanına çağırdı. Hatice'nin başını
kucağına yaslayıp:
“-Kızım, canı veren Allah'tır. Almak da
O'nun hakkıdır. Korkma! Allah
kimseye gücünün yetmeyeceği yükü
yüklemez. Demek, sen bunu
kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki
rızası bunda gizlidir. Sabret ve kâtil
olma!” dedi.
Hatice kararını verdi. Doktoruna gitti:
“-Yavrumu doğurmak istersem,
benim sağlığıma bir zararı olur mu,
doktor hanım?” diye sordu. Doktor:
“-Hayır, hâmileliğin normal, anormal
olan çocuk!” dedi.
“-O zaman aldıramam!” dedi ve geri
döndü.
Beyine telefon açıp, kesinlikle
çocuğu doğuracağını, Allah katında
sorumlu olmaktan korktuğunu
söyledi ve “Ben kaderime râzıyım!”
diyerek telefonu kapattı.
Beyi telefonda duyduklarından sonra
yaptığına pişman olmuş ve
başkalarının dediklerine kulaklarını
tıkayarak, vicdanın sesini dinlemeye
karar vermişti. O akşam Hatice'nin
yanına gitti, bir demet kırmızı gül
yaptırmış, güllerin üstüne de küçük
bir not eklettirmişti:
“Ben de kaderime râzıyım!..”
Sevinçle evlerine döndüler. Korkuyla
geçen altı ay sonra doğum zamanı
gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem
sevinçli, hem buruk… bütün zıt
duyguları beraber yudumluyorlardı
sanki.
Dört saatlik bir beklemeden sonra
bebeğin ağlaması koridorda
duyuldu. Murat Bey olduğu yere
çöktü. Ellerini açtı ve:
“-Rabbim sevgisini de, sabrını da ver.
İsyân ettirme!” diye duâ etti.
Bu sırada yanına kadar gelmiş olan
hemşirenin sesiyle irkildi:
“-Müjde oğlunuz oldu!..”
İki eliyle gözyaşını sildi. Bebeği
kucağına aldı. Bir anda sıcacık bir
sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.
“-Hoş geldin Sabri!” diye mırıldandı.
Bir anda ağzından çıkan bu isim, onu
korkuttu. “Evet, adı Sabri!” dedi.
Ertesi gün bebeğin tahlilleri yapıldı.
Doktor, tedirginlikle bekleyen anne-
babanın yanına giderek sevinçle:
“-Müjde, bebeğiniz çok sağlıklı!
Sandığımız gibi zekâ özrü yokmuş!”
dedi.
Odadaki herkes sevinç gözyaşları
döküyordu. Murat bey, kendisinden
utandı.
“-Rabbim beni affet, affet!” diye
ağlamaya başladı. Hatice'ye döndü:
“-Eğer senin îmân kuvvetin ve
kararlılığın olmasaydı, şimdi bir
evlad kâtili olacaktım. Sen de beni
affet!” dedi.
“Allah her şahsı ancak gücünün
yettiği ölçüde mükellef kılar.
Herkesin kazandığı (hayır) kendine,
yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabbimiz! Unutursak veya hataya
düşersek bizi sorumlu tutma! Ey
Rabbimiz! Bizden öncekilere
yüklediğin gibi bize de ağır yük
yükleme!. Ey Rabbimiz, bize
gücümüzün yetmediği işler de
yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla!..
Bize acı sen bizim Mevlâmızsın.
Kâfirler topluluğuna karşı bize
yardım et!..” (Bakara, 286)
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 12

Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım. Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış. Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail abi söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başına yana eğmezse kafasını parçalayacak iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu. Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü. Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu. İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım. Orta okula gidiyordum. Sabah annemin kirkit sesleriyle uyanır, onunla birlikte güne başlar, yatağın içerisinde o günkü derslere bir kez daha bakardım. Annem sabah namazı için kalkmış, abdest almış, mırıl mırıl dualarla odada geziniyordu. Bir ara pencereye yanaştı ve dikkatlice dışarı baktı. Sabahın o ıssız sessizliğinde, belli ki annemin tanıdığı bir kadın ayağında terlikler telaşlı telaşlı bir yerlerden geliyor. Annem bir süre merak ve kaygıyla dışarıyı izledi. “bunun ne işi var bu saatte” dediğini duyar gibi oldum. Öğleye doğru kasabanın biraz dışındaki bir üzüm bağının kenarında, bir asmanın dibinde kundağa sarılmış yeni doğmuş bir çocuk cesedi buldular. O sabahla ilgili annemle hiçbir zaman konuşmadım. Büyüdüm! Doktor oldum. Mecburi hizmet yılları! 23 yaşında bir çocuğum. 1984 yılının puslu, soğuk bir Ankara Kasımında, Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kasvetli geniş salonunda heyecanla torbadan çıkacak köyün ya da kasabanın ismini bekliyordum. Mecburi hizmet için çekilen kurada arkadaşlarımın çoğu doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken benim bahtıma da Ankara yakınlarındaki bir köyün sağlık ocağı çıkmıştı. Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları! Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkansızın farkında olmadığım yıllar. Bir gün, her sabah olduğu gibi 100-150 kişilik bir hasta kalabalığı muayene odamın önünde bekleşiyordu. Bir ara, deneyimli hemşirem Mesude hanım kapıyı açarak bağırdı. “rapor için bekleyen” Onca insanın arasından orta yaşlı sakallı bir adam ve yanındaki 7-8 yaşlarında başı önünde bir çocuk. Remzi oğlu Bektaş. Kalabalığı yararak odama girdiler. Adam çocuğun babasıymış, akrabalarından biri Bektaş’a tecavüz etmiş, jandarma adamı yakalamış, Bektaş için fiili livata raporu hazırlayacakmışım. Anüs muayenesi yapmam gerekiyordu. Sağ el bileğinin iç kısmındaki soluk adliye mühürü ile başı önünde sessizce bekleyen o çocuğu hasta muayene masasına çıkartıp, diz dirsek pozisyonunda muayene etmeye çalışırken, çocuğun başını kaldırıp korkuyla yüzüme bakmasıyla içim ezilmiş, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilememiştim. Onun başına gelenle benim muayene usulüm birbirine o kadar benziyordu ki. İşimiz bitti, onlar geldikleri gibi gittiler. İçimde kalan, Bektaş’ın sağ el bileğindeki mor adliye mührü. Mecburi hizmet yılları! Her seferinde içimi sızlatan, ama bir o kadar da beni büyüten anılar. Bir başka gün de, merkeze epey uzaklıkta bir köye, kendini asarak intihar eden genç bir kadının otopsisi için gitmiştik. Savcıyla yolda giderken hemen öğrenivermiştim bütün hikayeyi. Yeni evli genç kadının (adı Reyhan’dı.) kocası askere gidiyor. Kayınpeder tecavüz ediyor ve genç kadın hamile kalıyor. Kaynana her şeyin farkında, ama suskun. Genç kadın için bir tek çözüm kalıyor. Evin kilerindeki seren direğine asıyor kendini. Savcının “biz gelinceye kadar hiçbir şeye dokunmayın” talimatına harfiyen uymuşlar. Kilere girdiğimde ilk gördüğüm şey, koca seren direğinde sallanan ayağı şalvarlı, çenesi bağlı küçücük genç bir kadının cesedi, yerde yuvarlanmış bir sandalye, hemen onun yanında bir bohça, içinde kefen bezi, sabun ve lif, bir entari, birkaç küçük takı. Genç kadın sanki bir yolculuğa çıkar gibi hazırlanmıştı. Cesedin yanında bir başka şey daha sallanıyordu. Bir teker sızgıt. Yazdan hazırlanıp, kışa saklanan ve genellikle tavana iple asılarak bekletilen kavrulmuş et tekeri. Yarısı yenmiş. Yanında genç kadın. Dışarıda genç kadını yıkayacak kazanın yanında sessizce bekleşen köylüler. Uyuyamamıştım gece lojmana döndüğümde. Aradan 25 yıl geçti. Şimdi İstanbul’dayım. 1 Aralık tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: “Urfa’ da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden geri gönderilince, 1,5 yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı.” Şahe’nin yakınları “bizde evlenen kadının koca evinden ancak cesedi çıkar” demişler. Onlar haklı çıkmış yani. Şahe kızım, sana ipin ucundan başka bir çare bırakmayan ülkemde hala neler gündemde bir bilsen. 1,5 yaşındaki kara gözlü oğlun seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üç kağıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, alçakların ve hainlerin baş tacı edildiği bir ülke bekliyor. Dilerim bir gün sağ salim büyüdüğünde bir büyük kentin kara duvarlı sefil bir mahallesinde umutsuzluk ve acılar içinde kaybolmaz. Hekimliğimin yirmi beş yılı yetmedi kendisini ipe vermekten başka çare bilmeyen kız kardeşlerimin yarasına merhem olmaya. İhsan’ın yalnızlığına derman olmaya. Bektaş’ın bileğindeki mührü silmeye. Reyhan’ı bir kez olsun dinlemeye. Yetmedi. Bundan sonra yeter mi bilmem. Dilerim ülkemi yönetenler bir gün uyanırlar bu ölüm uykusundan. Dilerim bizden sonrası için bir parça ümit kalmıştır hala! Ercan Kesal