• Beni merak ediyorsanız bu resimden bana bakın.
    https://www.dropbox.com/...zycdj/Mavis.jpg?dl=0


    Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış bir Maltepe sigarasından ibaret. Gerisi alabildiğine toz, toprak. Unuttular bizi, işe yarar yanlarımızı söküp bir boş tarlaya çektiler hurdamızı. Şimdi kurda kuşa yuva olduk. Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış Maltepe sigarası.

    Geçmişimiz çok başkaydı bizim. Boncuk Göz’ün yününden eğirdiler beni. Topak topak yünü Ehlizar hatun dizine vurdukça ipe çevirdi. Öreke fırfır döner de dönerdi dizinde. Asıl eğrilme amacım bir gözü karanın leçeğinde süs olmaktı lakin bir parçam direksiyona bir parçam ise koca otobüsün torpidosuna süs olmak imiş. Boncuk Göz’ün yününden tam tamına üç ip çilesi çıkarı verdi Ehlizar hatun. Gerisi ise kızların işiydi. Gerdiler hananın iplerini, hazırda durmalıydı. Dereden it üzümü de toplanmış kazana atılmış kaynatılıyordu. Kıvamını alınca usulca saldılar beni kazana, beyaz halim yavaş yavaş allanıyor it üzümü renginde koyulaşıyordum. Mora çalan bir renge bürünmeye başladım. Sonra uzunca odun kürek ile karıştırıp içime işlediler rengi. Kazanın suyu soğumağa başladı, aldılar içerisinden, kurumam için beni metre metre kestiler, serdiler yerlere. Üç gün kaldım gündüzün güneşi ve gecenin ayazında sonra iyice koyulaştı rengim. İstenilen kıvama gelmiş olmalıydım ki Ayfer Kız topladı beni yerden.

    Gergisi çekilmiş hananın başına geçtik, kirkit ise hemen yanı başınızda pırıl pırıl parlıyordu. Çok daha kısa ölçülere böldüler, metreler uzunluğunda eğrilen ben artık iki santimlik parçalar halindeydim. Ayfer hatun hana gergisini çekti, ince kemikli parmakları ile usulca diğer parçalarımdan ayırıp iki düğüm ile beni gergin iplere düğümlemeye başladı. Öyle hızlı bir şekilde yapıyordu ki işini, parmaklarını takip etmek ise çoktan zorlaşmıştı benim için. Her düğümde biraz daha şekilleniyor biraz daha hacmim artıyordu. Aklında bir sürü motif vardı ama o beni sadece tek bir renk yapmayı aklına koymuştu. Beş dakika içerisinde düğüm sayısı yüzlere ulaşmıştı. Sonra kirkite elini attı ve taraklı kısmı hanaya gelecek şekilde düğümlerime vurdu. Pek canım yanmadı ama o vurdukça düğümlerim daha da sıklaştı, kavi, mökkem oldu. Saatler ardı sıra ilerledi. Hacmim metrelere ulaştı, sonra bir güzelce beni hanadan ayırdı. Öylece saldı yere…

    “Ayfer gözlerine yazık kızımcan ne gerek vardı,” diye söze girdi Ehlizar hatun yere serilmiş beni gördüğünde.
    “Ana, Patom’a kurban olsun bu gözler,” diye karşılığını verdi Ayfer hatun.
    “Deli deli konuşma,” deyip, dönüp sırtını odadan çıktı Ehlizar hatun.

    Akşamın geç vaktinde yedi kardeşin ikincisi Nurettin geldi. Ayfer ise altı erkek kardeşin arasındaki tek kız kardeşti. Üç abisi, üçte kardeşi vardı Ayfer hatunun, evliydi bir oğlu ve birde kızı evlada sahipti. Ehlizar hatunun iki gözdesinden birisi Nurettin diğeri ise Ayfer’di. Ama olsundu diğerleri de evlattı, sevilirdi.

    Beni fark edince Nurettin hemen söze girdi. “Bacı bu nedir?”
    “Pato’m az önce hanadan söktüm, Zağlı’ya örteriz değil mi? Örteriz dimi?” diye heyecanla hızlı konuşmaya başladı Ayfer hatun.
    “Tamam, bacı ön camın kenarından, torpidoya kadar kapatırız bununla,” deyip bacısına sarıldı Nurettin. Diğer kardeşleriyle bu kadar iyi anlaşamayan abi kardeş birbirleri ile konuşmadan dahi anlaşabiliyorlardı.

    Sabahın ayazında serildiğim yerden Nüro ( Nurettin) bir hamlede aldı beni. Hiç eğilip bükülmeden sofadan çıkıp, soğuk bir esintiyle karşılaştım. Gün yeni yeni ağarıyordu. Uzun bir zaman düğümlerimde güneşi hissetmeye çalıştım, olmadı, hissedemedim. Sonra gözüme o sekiz metre uzunluğundaki mavimsi yarı demir yarı camdan oluşan tuhaf şeyi gördüm. İnsanlar bu tuhaf alete otobüs diyrolardı. Bundan sonraki yaşantım ise onun sırtında olacağına asla emin olamazdım. Fakat öyle oldu, yıllarca beni torpidosunun üzerinde taşıdı. Hem göze hitap ediyordum hem de koyulan ufak tefek eşyaları hareket halinde kaymasını önlüyordum. Bu “Zağlının Işıltısı’yla” ilk karşılaşmamızdı. Nüro direksiyonun başına geçti, yarı marşa aldı otobüsü, birden her yerde ışıklar yanmaya başladı, sanırsın ortalık bayram yeri. Birkaç ikaz sesinden sonra başka bir şey duymağa daha başladım. Birisi tarif edemediğim bir gayda ile acılı bir şeyler söylüyordu. Daha sonradan adını öğreneceğim Sabri Şimşekoğlu’ydu sesin sahibi.

    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫
    “Polatlı eller gocaldı, ağardı başın
    Vay bu hicran gocalttı, ben gocalmazdım of of
    Göylere savruldu toprağım, taşım
    Vay bu zaman gocalttı, ben gocalmazdım of of”
    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫

    “Ya Hayy,” diyerek jikleyi çekti, yarı olan kontak tam çevrildi ve homurtulu bir şekilde koca otobüs titremeye başladı. Gazı verdikçe bağırtısı karşı ki dağlarda yankılandı. Kafasını yana çevirdi ve beni hemen yanı başında gördü. Direksiyon başından kalkıp, beni uzunlamasına serdi koltuğa. Göz hesabı ile hem bana hem de öndeki konsola baktı. Beni kesmeye kıyamadığı kesindi. Usulca kaldırıp torpido üstü konsola uzattı beni. Elleri ile düğümlerim üzerinde gezerek bel veren yerlerimi düzeltti. Kenar kısımlarını tırnakları ile ütüleyip, konsol kenarına sıkıştırdı. Yeniden ellerini kullanarak iyice ütüledi düğümlerimi, kenar püsküllerimi düzeltti. Biraz gerileyip koridordan baktı. İlk defa gözlerinin ışıltısını orada gördüm. Yaklaştı, kül tablasını üzerime koydu hemen yanına yeşilimsi taşlı çakmağı ve Maltepe sigarası. Yeniden geçti direksiyon başına, motor ısı ikaz ışığına göz gezdirdi. Işık hala yanmaktaydı, ayağını gazdan geçip otobüsü rölantide çalışmaya bıraktı. Camı açıp elini Maltepe sigarasına uzattı. İçerisinden bir tane dal alıp, parmakları ile yumuşattı, ucundan kırdı. Dudaklarına götürdüğü gibi çakmağa uzandı ve ateşledi. Keyif ile günün ilk sigarasını tüttürdü. Otobüsün titremesi aniden kesildi. Motor artık ısınmıştı, artık yoluna bakıp ekmeğinin peşine koşabilirdi. İmdat indirdi, imdat indirilmesi ile küçük bir sarsıntı daha geçirdik. Vites kolu en sağa çekilip, yukarı itildi. Otobüs bir homurtu ile yola koyuldu. Yoldaydık…

    “Mavi,” diye bir ses duydum. Sağa sola bakarken ses yeniden yenilendi. “Hişş Mavi,” “sana diyorum, duymaz mısın?” yeniden etrafı kolaçan ettim, ancak sesin sahibini bulamadım. “Mavi benim, Zağlının Işıltısı,” deyince bana seslendiğini anladım. “Ben Mavi değilim ki,” dedim. “Ama rengin benim rengime benzer, bana da mavi derler,” dedi. “Evet, sen mavisin, ben ise maviden çok mora çalıyorum,” dedim. “Olsun sen Maviş ol,” dedi. Ve bizim hikâyemiz buradan sonra başladı.


    Zağlı kimi zaman ciddi ama genel olarak çok hoş sohbet bir duruma sahipti. Hiç duymadığım kişilerin sözlerini, şiirlerini bana okur, düşüncelerini yorumlardı. Hiç sıkılmadan sorduğum bütün soruları anlayabileceğim şekilde bana açıklar, bazı bazı saatlerce anlamam için uğraşırdı. Zağlı 1965 yılında İngiltere’nin Leyland kasabasında üretilmiş. Hiç kullanılmadan Gürcistan’a pazarlanmış. Gürcistan’da bir şirkete bağlı olarak çoğu kez ülkeler arası seyahatlerde kullanılıp, beli bükülünce de bir kenara itilmişti. Nasıl olduysa Nüro 1985 yılında Gürcistan’da Zağlı ile karşılaşmış, çok cüzi bir rakama satın alıp, ülkesine getirmiş. Mavi beyaz ve gerisin geriye paslanmış olan Zağlı Trabzon sanayisine sokulup, bir güzel sökülmüş her vidası. Koltukları yeniden kılıflanmış, boyası tazelenmiş, motoruna gerekli bakımlar yapılarak eskisinden daha iyi bir hale gelmiş. O vakitler Zağlı’yı görenler en az 10 yaş gençleştiğini dahi derlermiş. Sonrası ise vize işlemleri ve Zağlı’ya ruhsat. Zağlı en çokta ruhsatta yazan renk ismiyle çok övünürdü. Dünyadaki hiçbir araç kimliğinde “Can Mavisi” yazmaz derdi. Gerçi çok sonraları bunun neden Can Mavisi olduğunu öğrenip kahkahalara boğulduk.

    Dönemin vize memuru yeni atanmıştı karakola, İskilipliydi. Terekeme şivesine uzak, halim salim bir adamdı vize memuru. Uzun uğraşlardan sonra adam edilen Zağlı artık hüviyetine kavuşmalı diyen Nüro soluğu karşında almıştı. Evraklarını uzattı memura, memur on dakika karıştırdı sayfaları. Sonra kafasını kaldırıp “30 yaşında otobüs hala yürür mü?” dedi. “Yürümek nedir ağam rüzgârı da dalına aldı mı sanırsın uçar,” diye cevap verdi Nüro. “Aracı görmemiz gerek,” dedi memur. Araç başına geçtiler, bir takım işlemlerden sonra geçer notu aldı ve bilgileri işlenmek üzere ruhsata geçirilmeye başlandı. Bütün bilgiler tas tamam yazıldı. Son olarak aracın rengi yazılıp, imza ve mühürden sonra plaka için gün alınacaktı ki, rengin Cam kelimesini yazarken m’nin ikinci bacağını da tam aşağı indirmişti ki, açık olan camdan sert bir rüzgâr esip masanın altını üstüne getirdi. Birde bunun üzerine Karakol Büro Şefi’de odaya girince memurun iyice heyecanlanmasına yol açtı ve Can Mavisi olarak ruhsata işleyiverdi araç rengini. Ardından imza ve mühürde tam edilince, “Bir ay sonra gelip plakanı alabilirsin,” dedi vize memuru. Nüro evraklarını toplayıp, kaçarcasına hürmetle çıktı karakoldan.



    Zağlı sağa doğru yanaştı, durdu. Kapısı açıldı ve günün ilk yolcusunu aldı. Neler nelerle karşılaşmıştı Zağlı. Ne dertlere ne mutluluklara ortak olmuştu. “Sabahın hayır olsun Elbeyi Emmi, hayırola neyi dalına aldın yine öyle,” dedi Nüro. “Atam Rabat’taki bibimgilin gıdıl oğulu İstanbul’da, bir tuluğ istemiş, onların tuluğların hepsi satılıf, mâa dediler. Mende aindi tuluğu ora götürerem,” dedi Elbeyi Emmi.

    Zağlı yeniden hareket etti. Soğuğa meydan okurcasına ilerliyordu buzlu, çakıllı yolda. Çok daha ilerleyemeden yeniden sağa doğru yanaştı. Zağlı hemen seslendi bana. “Bak bu teyze, Toyuz Hala’dır, herifini geçen sene Napızar’a gömdü. Çok içlidir, çok dertli. İki öz oğlu ve bir de evlatlığı vardır. Ama nerde… Hepsi göçmüşler babaları ölünce, yalnız bırakmışlar kadıncağızı. Şimdi ne küçük evine sığabiliyor, ne de evlatlarının ocaklarına.” Dedi Zağlı ve bir süre sustu. Bu sefer sessizliği bozan ise Toyuz Hala’ydı. “Nüre Can meni Daşlı Tarla’da indiriver hemi Can oğul,” dedi. “Peki, Toyuz hala, senin evlatlık gelmiş dedilerdi, doğru mudur?” deyince Nüro, “Gelemez olasıca. Daşlı Tarla’ya göz koymuş, illa ana orayı satıf, şehirde iş kurayım diye gezinir eteklerimde,” diye hemen lafa girdi Toyyuz Hala. “Aindi beni bekler Daşlı Tarla’nın oyanında,” deyip inene kadar bir daha ağzını açmadı Toyyuz Hala.

    Zağlı önce Rabat’ta durdu, döktü yükünü, sonra devam edip Daşlı Tarla’ya bıraktı Toyyuz Hala’yı. Merkeze 10 kilometre vardı daha. Çıldır Gölü’nün yanı başında 3. Viteste 2500 devirle devam ediyorduk. Zağlı birden çevresini anlatmaya başladı. Gölün bu mevsimde buz tutuğunu, üzerinde atlar ile oyunların oynandığını, balıkçıların kalın buz tabakasını kesip ağlarını nasıl saldıklarını sıkılmadan anlattı bana.

    Söylediğine göre 1961 yılında Aydın Dede askerden dönerken gecenin zifiri karanlığında bu göle düşmüş, saatlerce uğraşıp çıkmayı başarmış, eve gelene kadar ise gagaç olmuş adeta. Sağlam bir zatürreye tutulmuş, yedi gün dayanabilmiş. Ardında ise Songül ve Gülbeyi diye bir ve iki yaşında iki yetim ve Gülyeter adında çiçeği burnunda bir kadın bırakmış. Songül Nüro’nun Sono’su ve Gülbeyi ise Ayfer’in Gülo’su olup çıkmışlar. Bir abi kardeş ile diğer abla kardeş berdel tarzında severek evlenmişler. Evlenmişler ama geri de yaşananları asla unutamamışlar. Aydın dede ölünce biçare Gülyeter kalakalmış. Babası çocuklarını bırak gel der, Gülyeter ise bunu kabullenemez. Yaşı daha yirmisindedir. Servinaz nene hemen konuya dâhil olmuş. “Evlatlarını bırakıp gidemezsin, bekâr halinle de bu köy yerinde yalnız kalamazsın,” deyivermiş. Olacak iş, Selahattin ile yani kaynın ile evleneceksin.

    Şıgıdı (Selahattin) o vakitler daha on beşinde sarımsı bir delikanlı. Okumak yok daha düzenlerinde ama çocukları olursa okutacağı belli, daha şimdiden bile eylemiş hayallerini. Tarladan tapandan kalan zamanını ise vadinin dibindeki çayda yüzerek, arkadaşları ile oynayarak geçirirmiş. Haber ulaşmış kendisine tez eve gelsin Selahattin diye. Üzerini acelece giyinip, evin yolunu tutuvermiş hemen. Dizilmişler karşına ve anlatmışlar kendisine yengesi ile evleneceğini. Zorluk ve yokluk yılları ardı ardına dizildiği vakit. Elinden bir şey gelmeyen Şıgıdı kabul etmek zorunda kalmış bu durumu. Etmiş gözü yaşlı, evlenmiş gözü yaşlı, baba olmuş gözü yaşlı, dede olmuş hala gözü yaşlı…

    Ben hikâyenin derinliğinde kaybolurken, aklımdan bin bir düşünce ile girdik merkez içerisine. Nüro Zağlı’yı Sukaralı’nın kahvesinin önüne çekti ve kontağı kapattı. İşte o vakit, kontak kapalıyken Zağlı’nın konuşamadığını, tepki veremediğini, Zağlı ile bir olmak için aracın çalışması gerektiğini kendi kendimle uzunca konuştuktan sonra anladım. Defalarca seslendim ama hiçbir tepki vermedi bana. Daha sonraları durumu kendisi de söyledi. “Kontak kapalıyken seni ne duyabilir ne de tepki verebilirim,” dedi Zağlı. Bu sebeple bütün zamanlarımızı hep gündüz vaktinde geçirip gittik. Gündüzleri Zağlı ile beraberdim, gece ise bir başıma. Bir süre sonra yalnızlığa da alıştım. Lakin sabah olmasını, Zağlı ile buluşmayı heyecanla beklemiyor da değildim. Ben gün geçtikçe Zağlı’nın bir parçası oluyordum. Bu şekilde kendi kendime düşünürken ne kadar zaman geçti bilmem ama Nüro gelip motoru çalıştırdı, rölantide bırakıp otobüsten indi.

    Ben işte o vakit ilk ve tek defa İsmet’i gördüm. Gecen sene İstanbul’a yitip gittiğini anlattı Zağlı. İsmet çok çekmiş buradaki hasım, hısım akrabadan. Evvela kendisine Gıdıl İsmet derlerdi. Boyu bir metreden az daha uzundu, kafasında kahverengi kalın iplikle dokunmuş külahı, etekleri yere uzanan gri ile yeşil arasında kalmış gocuğu ve siyah pantolonu… Kartpostallardan çıkmışçasına karşımda duruyordu kanlı canlı. Onu gören çocuklar hemen etrafına toplandı. Normalden farklı bir şey görmek insanlarda merak uyandırırdı, hiçte kaçırmazlardı insanlar öyle şeylerle ilgilenmeyi. Başladılar çocuklar İsmet ile eğleşmeye. Bir çocuk gelip gocuğunu çekiyor, diğer külahını çekiştiriyor. Bir diğeri ise cüce cüce diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İsmet bu sebeple kaçmamış mıydı İstanbullara? - Hani daha fazla okumuş kesimdi ya orası, cahili azdı ya. İnsanın kusurlarını yüzlerine vurmazdılar ya – O hayaller ile varmış koca şehre… Değişen hiçbir şey olmamış İstanbul’da da “hey cüce,” demeler, ardından taş atmalara, itmelere, kakmalara dayanamamış, gerisin geriye dönüvermiş memleketine.

    “Çocuklar bırakın adamı, Cüce sende gel taze çay var bir bardak iç,” diye seslendi Sukaralı. İsmet “bir şey diyecek oldu, ama biliyordu ki laf tesir etmez.” Sustu. Eğdi başını, önüne dahi bakmadan Zağlı’nın merdivenlerini bir bir çıkıp bir koltuğa ilişti. Gözlerindeki yaşı hissedebiliyordum, kavrulan içinin cızırtılarını duyabiliyordum. Yağmur yağdı, dolu değdi, kar düştü… Ailenin kaderiydi… Abisi Aydın’ı genç yaşında yitirmiş, diğer abisi Selahattin’in yengesi ile evlenmesine şahit olmuştu. Toplamda dokuz kardeştiler ama sadece ikisi kalmıştı hayatta. Gerçi kendisini yok sayıyordu ama olsun, ben Maviş’in ve Zağlı’nın gözünde İsmet tanıdığımız en gerçek insandı. Zağlı’nın dediğine göre köyün en aklı başında, hatta fikir danışılacak kişilerden biriydi İsmet. Anlamadılar, anlamak istemediler.

    Nüro geldi aniden. İsmeti görünce “İsmet abim hoş geldin, tez dönmüşsün İstanbul’dan, emmimler nasıllar, her şey yolunda mı?” diye seslendi. Tebessüm ederek baktı İsmet Nüro’ya. Sonra sessizce sorularını cevapladı. İsmet, Songül’ün öz amcasıydı, bu durum ise İsmet’i Nüro’nun amcası da yapıyordu. Elini cebine attı, bozuk birkaç lira çıkarıp uzattı, almadı Nüro. Zağlı yavaştan hareket etmeye başladı. Yol boyunca birçok kişi inip bindi. Herkesin ilk baktığı ve bakmakta devam ettiği tek şey İsmet’ti. - Allah vergisi bir duruma kulun burun kıvırması neydi – Hepimiz birer engelli adayı değil miydik bu dünyada? İnsanlar neden tebrikleri sessiz, hakaretleri yüksek sesle ederlerdi? Tuhaf yaratıklardı insanlar. Yol boyu düşünmekten neredeyse düğümlerim çözülecek oldu. Zağlı’da İsmet’in suskunluğuna, gözlerinin buğusuna dalıp gitmişti. Rabat’a yaklaşınca İsmet ayağı kalktı, kapıya doğru yürüdü. Nüro’ya dönüp “Allahaısmarladık,” dedi ve indi arabadan. Bu benim İsmet’i son görüşümdü. İlk ve tek görüşümdü. Diğer yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    O gece tedirginlikle sabah ettim. Bir yanımla soğuğa meydan okumaya çalışırken diğer tarafım ise İsmet’i düşünmekteydi. Zağlı’nın dediği gibi; insanlar, bizler gibi eşya gözü ile baksalar dünya daha yaşanılır hala gelir. Ayrıştırmasız, çıkarsız, olanı olduğu gibi kabul etme yeteneği alsalardı çok daha güzel bir dünyaya gözlerimizi açardık. Ah Zağlı ah, keşke şuan sorularımın cevaplarını bana versen. “Kar suyun dünyaya en yumuşak düşüş halidir.” der durursun Zağlı, bu coğrafya da kar neredeyse 9 ay yerden kalkmaz ki?

    Güne yeniden erken başladık, saat öğlene varıyordu neredeyse. İkinci servisimizdi ve merkeze varmak üzereydik. Rabat’tan geçerken kalabalığı gördük, jandarmalar bir yandan köylüler diğer yandan karınca sürüsü gibi toplanmışlardı. İki cemse asker köy yerinde hoş karşılanır durum değildi elbet. Zağlı’yı Rabat yoluna çevirdi Nüro. Sağa çekip, stop edip aradan indi. Zağlı ile bir kez daha iletişimiz kesilmişti. En çok lazım olan vakitler asla ulaşamıyordum kendisine. Zağlı bir gün kıpırdamadan kaldı öylece, ertesi gün öğlene doğru ancak hareket edebildik.

    Bir cenaze vardı. Birisi ölmüştü. Ben kesin tanımazdım öleni ama Zağlı, kesin tanırdı. Zağlı kulak kabarttı iyice ve olayı noktası noktasına öğrendi. Ölen İsmet’ti. Mereğe ipi germiş küçücük bedenini sallandırmıştı. Koskoca, 7 milyon cana ev sahibi olan İstanbul bir metrelik adamı basamamıştı bağrına… Boyu kadar kısa ömrü oldu İsmet’in. Ölüm sebebine intihar dediler, lakin ben biliyordum onu daha önceleri öldürdüklerini. Sahip çıkmaları gereken kendi türlerine sırt çevirmişler, hakaret ve onur kırıcı davranmış, alayla yakıp yıkmışlardı bir ömrü. Çok daha sonraları çok başka hikâyeler de öğrendim İsmet hakkında ama hiçbirisi şuan ki kadar gerçek değildi.

    Yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    Bu sadece başımızdan geçen ilk hikâyemizdi. Bu saatten sonra Zağlı bana kenetlenip, tek bir bedenmişçesine sahiplendi beni. Şimdi aradan yıllar geçti ve ben hala Zağlı’nın bana cevap vermesini beklerim. Bir gün belki bir gün… Nürolardan Serkan ya da Gökhan, belki de Gülbeylerden Tayfun… Ne bileyim ya da bir başkası…


    Akıbet-i Gerçek....

    *Zağlının Işıltısı: Ardahan ilinin Çıldır ilçesinin Garostav köyünde bir tarla içerisinde hala hurda yığını.

    *Maviş: En sevdiği, gönül dostu olan Zağlının Işıltısının enkazında hayatını devam ettiriyor. Bazı bazı Şeyh Galip’ten, Fuzuli’den ve Zağlı’nın en sevdiği Emrem Yunus’tan beyitler şiirler okuyor. Zağlı artık ona karşılık vermese de biliyor ki elbet bir gün yeniden eski anılarını beraberce yâd edecekler.

    *Nüro: Ayfer’in Pato’su iki bin on yılında apansız vuran tansiyon ile Cuma gecesi saat on ikiyi vurduğunda doğduğu topraklardan bin sekiz yüz elli kilometre ötede hayata gözlerini yumdu.

    *Ehlizar: Önce koca Temraz ağayı ardından oğlu Nüro’yu verdi toprağa. Son zamanlarında iyice hafızası silindi. Otuzdan fazla olan torunlarının isimlerini unuttu. Altı oğlunun isimlerini hatırlamakta zorlandı. Yedi gün süren yoğun bakım sürecinden mağlup olarak ayrılarak iki bin on sekiz senesinde hayata gözlerini yumdu. Gülbahçe mezarlığında eri Temraz Ağa ile aynı mezarda ebedi istirahate çekildi.

    *Ayfer: Doksanlarda İstanbul’a taşında. Doksan iki yılında bir kız bir oğluna kardeş olarak bir kız çocuğu daha dünyaya getirdi. Hacı olup Arabistanlara kadar gitti. Aşırı kilolarından mustarip, her sabah iki saat yürüyüş yapıyor ve ardından bir somun ekmeği hüp diye götürüyor.

    *Gülbeyi: İstanbul şehrinde kadını Ayfer ve çocukları ile devam ettirir hayatını. İşçi emeklisi.

    *Songül: Kocasını gömdükten sonra dört evladına sıkıca sarıldı. İstanbul’da evlatlarıyla devam eder hayatına.

    *Gülyeter: Aydın’dan iki, Selahattin’den dört çocuğu oldu. Ölü doğup toprağa verdiklerinin sayısını kendi de bilmez. İstanbul’da evlatları ile yaşamına devam eder.

    *Selahattin: Hala andıkça maziyi gözü çeşme misali akarda akar… İstanbul’da kadını Gülyeter ile evlatlarıyla beraber yaşar. Emekli.

    *Yolcular: Hala yolcular…

    *İsmet: …

    Sabri Şimşekoğlu – Men Gocalmazdım
    https://www.youtube.com/watch?v=mXERg34rcnw

    Can İsmet
    https://www.dropbox.com/...k6ljm/ismet.jpg?dl=0

    İsmet öldükten kısa bir süre sonra...

    - Zağlı bilir misin? İsmet kendini asmadan önce etrafındakilere intihar edeceğini söylemiş.

    - Bilirim elbet Maviş, bu hanenin yükünü ben 12 sene çektim.

    - Ya peki Ayfer Hatunlar İstanbul'a göçtüğünde, çocuklarını burada dede ve neneleri ile bıraktığını, çocukların annelerini 5 yaşından sonra gördüklerini ve anne demeye alışamadıkları için 9 yaşına geldiklerinde anne diyebildiklerini bilir misin?

    - Onu da bilirim elbet Maviş. Büyük olanın daha o yaşlarda "Bana İstanbul demeyin başım ağrıyor," değişini de bilirim.

    - Hadi uyan Zağlı. 30 sene oldu sesinden mahrum kalışım, bir 30 sene daha bekleyebilir mi düğümlerim bilmiyorum. Güneş iyice soldurdu rengimi, gövermeye başladım. Bir sen olup, bir kendim olup... Senin adına kendi sorularımı cevaplamaktan çok yoruldum. Zağlı, uyan artık...

    İleri ki bir zaman...

    Peki siz Servinaz’ı bilir misiniz? Dokuz çocuğunun yedisini toprağa veren Servinaz’ı… Zağlı bilir, bana da o anlatmıştı…

    Çocuklar aynı sünnet olur, sekiz erkek… Birde el kadar bacıları vardır.
    Sekiz erkeğin dört tanesi sünnet olduktan sonra o hafta içerisinde ağlayarak hayatlarını bitirirler.
    Geriye kalan kız çocuğunun kafasına bir komşuları tarafından tandır küreği vurulur ve el kadar olan kızcağız oracığa yıkılır. Yıkıldığı yerde yaşamı sona erer…
    Bir diğer erkek arpa kuyusuna düşer, anası Servinaz’da peşinden atlar, kuyu içerisinde sarar sarmalar çocuğunu ama çıkarmaya gücü yetmez. Kendi çıkar kuyudan, yardım çağırmaya gidip döndüğünde ise çocuk zehirden kapkara olmuştur.
    Bir diğer oğlu (Öz dedem olan) Aydın’ı Çıldır Gölü’ne verir.
    Hepsini birer birer toprağa serer. Bildiğim ise çok acılar çektiğidir. İsmi Tayfun ise sebebi de kendisidir.
    Servinaz 1986 yılının 11 Ekim’inde eri Abdüllatiften tam 5 sene sonra öldü.
    Gerisinde…
    İsmet…
    Selahattin…
    Öksüzlerini yetim bırakarak gitti.
    Zaten İsmet’te çok kalmaz anasından sonra ardı sıra gelir…
    Ben Maviş, Zağlı’nın hurdasında gelip geçen ömürlerin bekçisi..

    Bir keresinde Zağlı’ya “neden sana Zağlı” derler dedim. O ise uzunca anlattı ama benim aklımda kalan ise “bu kadar olaya, bu kadar yazgıya, bu ölümlere, insan değerinin olmayışına, insanın dert diye yandığının aslında ne kadar hafif olduğuna şahit oldumda ondan. Keskin, bilenmiştir benim adım…”

    Şimdi ben Zağlı’yı çok daha iyi anladım… Acılar insanı şekillendirir, keskinleştirir….


    Sakız Sardunya incelememden bir kesit.... #30207781

    "...Bu adam benim dedem olur, yani babamın amcasıdır. Boyu 1 metre vardı ya da yoktu. Hayal meyal hatırlarım. Hiç evlenmemiş ya da evlenemiş ama inadına çocukları sevmiş, sayısız iyilikler etmiş yine de gülmemiş bahtı. Boyunun kısa olması kendisine bir yükmüş gibi, bütün alayların konusu olmuş. Duramamış köy yerinde, göçmüş İstanbul’a babamların yanına. Kaderi, talihi burada da yakasını bırakmamış. İstanbul’ya bura... Ardından Ufak İsmet, Gıdıl İsmet ve en kötüsü de Cüce İsmet derlermişte dururlarmış. Nenem derdi ki; “Eyle zeki eyle zeki idi ki, köy yerinde onun gibisi yok imiş. Lakin hayat. Yedirememiş kendine. 7 milyonluk İstanbul herkese kucak açmışta 1 metrelik adamı bağrına basamamış. Dönmüş gerisin geriye baba toprağına. Mücadelesine kaldığı yerden devam etmeye çalışmış ama nafile. Germiş halatı damın direğine, sallandırı vermiş 1 metrelik adam dünyayı, ası vermiş nezaketi, öldürmüş hoşgörüyü, boğazlamış sevgiyi ve vurmuş insanlığın başını. Keşke biraz daha büyük olsaydık, keşke yaşımız beş değilde onbeş olsaydı. O vakit başımızda taşır boyumuzu boyu ederdik. Ama yetişemedik. Boynuna geçirdiği ip sadece kendi hayatına maal oldu. İnsanlık yine herkese kaldı, nezakette öyle ve hoşgörüyü hepimiz sahiplendik. Ölen ise sadece 1 metrelik bir adam oldu. Ondan kalan ise sadece sarı bir fotograf keresi. Bembeyaz karların üzerinde durmuş teni bronz, kara hafif kırmızıya çalan. Elinde deyneği, başında kahverengi kulahı, üzerinde haki gocuğu. Dim dik durmuş, ardında 3 metre gölgesi... Dedem İsmet. Yaşamak değil sana kısmet...."
  • "her sabah daha cesur her sabah daha güçlü, günaydın"

    Ayan güne karşı, hala gözlerim ayılmamış. Saate bakıyorum. Acele et, acele.. ben hep geç kalıyorum. "Geç kalmak yok"bugün olmaz diyorum kendi kendime.Aceleyle kalkıyorum yataktan. Elime geçen ilk pantolonu giymiyorum bugün. Dün akşam hazırladım. İlk ve belki de son defa. Valizimin yanında. Giyinmem, yataktan kalkmamdan daha hızlı sürüyor. Hindistan cevizli kremimi sürüyorum, elimi cevizledim. Aslında sevmem ben hindistan cevizi, yemem de, ellerim seviyor
    Şıpıdık terliklerimle çıkıyorum evden.

    Yokuş aşağı inip sola döndüm mü duraktayım. Saate bakıyorum. Hala vaktim var. Sevindim. Kediyi gördüm yine, kedi biraz aç bugünlerde. Artık salam yemiyor, kediye yiyecek bir şey bulmalı. Yolda düşünecek bir şey daha buldum işte. " kedi ne yiyecek?"

    Durağa birkaç metre kala vazgeçiyorum otobüse otobüsle gitmekten. Suat abinin durağını arıyorum. Otobüsler mavi şapkalarını vazgeçti takmaktan diye, ben de sarı şapkalı arabaya biniyorum bugün. Çok bekletmiyor Suat abi beni. Yolda konuşmuyoruz. Annemi soruyor bir tek, iyi diyorum. Oysa annem hala horluyor. Şansım var, hiç ışığa takılmıyoruz. Otogarın önüne geldiğimizde fark ediyorum. Suat abi açmamış taksimetreyi. "Abi olmuyor böyle" diyorum, gülümsüyor iyi yolculuklar diliyor. İnerken bir dahakine açmasını söylüyorum, tamam diyor. Açmayacak biliyorum.

    Herkeste bir telaş. Otogarda hep, herkes koşuyor. Ilk defa otogara gittiğim akşamı hatırlıyorum. Amcam askere gidecekti, otobüs gece onikide, ben henüz oniki yaşında bile değilim. Eve dönerken uyudum arabada, belki rüyamda otobüs gördüm, hatırlamıyorum, mutluydum. Bugün de mutluyum. Bilmem kaçıncı gelişim, her seferinde o günkü gibi mutluyum.

    Hayat otogarlarda yaşanıyor. "En iyi gezen mi bilir okuyan mı ?" sorusunun iki cevabı var: bir) şoför iki) muavin. Önceden üç cevap vardı. Kazım gibi otobüsler kalmadı piyasada, yenileri de robottan
    farksız. Onları cevaptan saymıyorum artık. Koridorları dar değil bir kere, geniş koridorlu şehiler arası otobüs mu olur hiç! Belediye otobüsü müsün sen? Ayakta yolcu mu alacaksın. Vazgeçiyorum sitem etmekten. "Değişti bir kere her şey otobüsler nasıl aynı kalsınlar, nasıl direnselerdi bu düzene" diyorum. Sisteme küfrediyor, otobüslere ve bize üzülüyorum. Neyse ki hala ağlayan bebekler var otobüste. Onlarda olmasa yaşayamayacağız, o eski otobüs şeysisini. Neydi ya adı? Ha tamam hatırladım ambiyansını. Doğru hatırlandığımdan emin olamazken, perona doğru ilerliyorum.

    Muavin alıyor elimden valizimi, "gırılacak bi şey varsa üst darafa goyyum" diyor. Yok diyorum. Kimse muavin gibi "anadoluca" konuşmuyor. Simdiki otobüsler 2+1. Bu otobüs tam yenilmemis sisteme. 2+2..32'inci koltuğa oturuyorum. Yanıma gelecek kişiyi hayal ediyorum. Şansım varsa, ki kırmızı ışığa takılmadığım her günümü şanslı sayarım, yanıma birlikte şarkı dinleyebileceğim biri oturur.

    Otobüsün kalkmasına 5 dakka kala, 12 koltuk boş. Yanıma gelen biri var, umutluyum, 25'li yaşlarda, yuvarlak gözlüklü. "Merhaba"diyorum. Ben de hep gözlüklü olmak istemiştim, diyorum. Doktorun sadece damla yazdığından yakınıyorum, biraz şaşkın fakat rahatsız değil.Sohbet ediyoruz, bir saat kadar, yolda inecekmis. Aksaray'da. Orda birkaç gün kalıp Çorum'a gidecekmis.Çorum deyince leblebi tozunun boğazıma yapışması geliyor aklıma. Bir kere boğazıma yapıştığı için neredeyse boğulacağımı anlatıyorum, gülüyor. Susuyoruz sonra. Işte şimdi tam zamanı. Kulaklığımı uzatıyorum. Sanki hep bu anı bekliyormuş gibi,hemen alıyor . Rastgele bir yerinde durduruyorum müzik listemin, Aksaray'a kadar çok şarkı paylaşıyoruz. Çok çocuk oluyoruz. Muavin anons yapıyor;

    " Aksaray Yediveren dinlenme tesisi, yirmibeş dakka mola "
    Memnun oluyorum tanıştığımıza, ben de derken gülümsüyor, çok güzel gülümsüyor :"). Kedi tavuk yer " diyor. Sarılıyorum.

    Yirmibeş dakka çabuk bitiyor. İki önümdeki koltuğa üç yaşında bir çocuk ve annesi oturuyor. Ağla çocuğum otobüste olduğumu biliyim diyorum. İki ön koltuğa ses geç gidiyor, çocuk bi saat sonra ağlamaya başlıyor. Ohh diyorum, sonunda. Hissediyorum.

    Ağlamayı dinliyorum, başımı cama yasladım. Yan koltuğum boş. Ağaçsız bir yoldan geçiyor otobüs. Sana geliyorum. Çocuk ayısına sarılıyor, sustu, susacak. Muavin geliyor, "kahve mi çay mı? " ikisi bir arada diyorum. Kek almıyorum. İkisi bir arada içerken ikimizi bir arada düşünüyorum. Çok güzeliz.

    Otobüs hiç durmadan gidiyor. Bir dahaki mola üç saat sonra diyor muavin. Sana yedi saat var, şansım varsa ki az önce şahit oldum olduğuna, bir dahaki molada şiir okuycak biri oturur yanıma yada çantasında yaprak sarması olan teyze. Yaprakla şiir arasında kalıyorum.

    Otobüs ağaçsız yollardan gitmeye devam ediyor. Çocuk ayısına sarılmış, gülüyor, ayıyla konuşuyor. Sana geliyorum. Otobüsü ve seni çok seviyorum..
  • Yine fırtına çıktı. Bu memleketin de Yarıkkaya fırtınası meşhurdur meşhur olmasına ama 47 kg olunca o fırtına da uçmamak için ayaklarımıza ağırlık bağlamamız bile gerekebilir. Memleketim neresi mi? İpucu benden, bulması sizden.

    Kapı çalındı. Gelen kuzenim Ganime. Saçlar başlar dağılmış, perişan bir halde. Ee bu fırtınanın bir özelliği de, benim diyen güzeli bile elektrik çarpmıştan beter hale getirmesidir.

    Sevgili kuzenim Ganime, evinin oradan otobüse binse bizden daha evvel kampüse ulaşacağı halde her sabah soluğu bizim evde alır. Ablamla yatak odasında yarım saatlik bir hazırlanma (saç, makyaj bazen kıyafet değişikliği) sürecinden sonra okula hazır ve nazır bir şekilde evden çıkarlardı. Ben genelde onlardan evvel hazır olup, yola çıkardım. Neden mi?
    Daha kampüste kahvaltı edilecek, ardından çay ve sigara keyfi yapılacak. Yani olmazsa olmazlarımı yapmadan derse kendimi adapte edemezdim.

    Yine bir vize günü...Otobüsler tıklım tıklım dolu. E5 üzerinden otobüse binmek de pek bir eğlencelidir ki hiç sormayın. Otobüsün gelmesini beklerken arkamdaki araba galerisinden son model arabalı biri önümde durarak,burda soğukta beklemeyin küçük hanım. (hanımın batsın!) Isterseniz ben sizi istediğiniz yere götürürüm demez mi? Gerçi bu ilk değil, sürekli olan bir durum olduğu için hiç oralı olmayıp, arkamı döndüm. Adam arabasına patinaj yaptırarak gazladı neyse ki. Tam o sırada ablam ve kuzenim de yetiştiler. Sevindim gelmelerine, ne de olsa otobüs parasını ödetecek elemanları buldum. :) Şimdi ne kadar çıkarcıymışsın muhabbetleri falan yapmayın. Ablam parasını kolay kolay harcamayanlardan. Hem sigara da içmiyor. Üstelik o hiçbir zaman babamdan para isteyemeyeceği için onun harçlığını da ben alırdım babamdan. Gördünüz mü? Ah hep bu önyargılarınız.
    Beraber beklemeye başladık. Otobüs geldi geliyor derken, aman Allah'ım otobüs de değil bize, muavine bile yer yok! Zavallı muavin kapı açık bir halde otobüsün merdivenlerinde ha düştü, ha düşecek kadar tehlikeli bir konumda...
    Ama muavin, fırtınaya ve bulunduğu konuma aldırmadan:
    "Ablaa binin binin! Biraz daha sıkışır arkadaşlar, hem birazdan inecekler de var." deyince
    Amaaan başka çaremiz mi var diyerek, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete misali bindik...Otobüsün direklerinden birine tutunan ablam, ona tutunan ben, bana tutunan Ganime, hayırlısıyla düşmeden sapa sağlam yetişecek miyiz diye düşünürken, bir sonra ki durakta 7-8 öğrencinin inmesiyle kendimize oturacak yer de bulabildik. Ben önde yer bulurken onlar, arkadan yer veren centilmenler sayesinde yan yana oturdular. Muavin:
    "Evet abla ücretleri alayım" deyince
    "Ha tamam arkadakiler ödeyecek benim yerime" diyerek arkamı dönerek ablama öpücük gönderdim. Ablam kafasını seni hınzır seni ifadesiyle iki yana sallarken ben önümü dönmüştüm bile.
    Bu sırada gözüm şoföre takılıyor. Bir türlü kanal beģenemeyen şoförümüz Hatay FM'de karar kılıyor. Sizin istekleriniz programı. Karaağaçlı bir dinleyici ile sohbet edildiģini fark edince ki etmemek mümkün değil, ister istemez kulak kabartıyorum. Adam öyle mutlu olmuş ki canlı bağlantıya alındığına heyecandan ne diyeceğini bilemiyor. Spiker'e kendi tatlı şivesiyle "abi ben Çelik var ya Çelik ondan dum kah kah! Dum kah kah'ı bütün Karaağaç şehrine armağan ettiğini söylüyor. İstemsiz bütün otobüstekiler gülüyoruz, Karaağaç bizim oraların bir köyü ve şarkının orijinal adı da Ateşteyim olduğu için.
    Otobüs dağ yolunu çıkarken yolcu fazlalığı ve fırtınanın yüzünden baya bir zorlansa da en sonun da dağ başında ki kampüse yaklaştığımız da muavine kötü hava şartlarından dolayı bizi içeri kadar geçirip geçirmeyeceğini soruyorum.
    "Ablaa biz içeri kadar giremiyoruz bizim sürüş alanımızın dışında oraya anca Issume otobüsleri girebilir" deyince, el mahkum arabadan inip, birbirimize tutuna tutuna kampüs yolunu tutuyoruz. Uçurumu boylamadan o yolu yürüyüp en sonun da kendimizi okula zor atıyoruz ki okul da sanki in cin top oynuyor. Fırtınadan dolayı okul tatil edilmiş. Neyse gelmişken biraz kalıyoruz artık. Peki dönüş yolu...
  • İlköğretimi, okul derecesi olarak “ilk beşte” bitiren bir öğrenci olarak ortaokula kaydım yapılmıştı.
    Orta okulda her derse ayrı öğretmenin girmiş olması beni -az da olsa- derslerden soğuttu. Zira her öğretmen ayrı bir karakterdi ve bu durum beni yoruyordu. Ergen aklımla hem kemdimle hem de öğretmenlerin karakterleri ile cedelleşip durdum. Nihayet -iyi bir derece ile olmasa da- ortaokulu da başarılı bir şekilde bitirmiştim.

    Liseye, yani dokuzuncu sınıfa geçince; sıkıcı ve baskıcı bir ortaokul yıllarından sonra liseye yeni bir baslangıç için kolları sıvadım.

    Dokuzuncu sınıfın ilk yazılı/sözlü dönemlerindeyik. Anıt Çay Bahcesi'nde sınıftan bir arkadaşımla, tarih dersi çalışıyorduk. Ders çalışırken bir yandan simit yiyoruz, bir yandan da çayımızı duyumluyoruz.
    Ben çalışmamı bitirdim, arkadaşım "EZBER" yapmaya devam etti.
    Arkadaş, ezberini yaparken solcu olarak bildiğimiz bir ağabeyimiz, bizim masaya yanaştı ve arkadaşıma bizim şiveyle "ula ne oxisan?" diye sordu.
    Arkadaşım "Abe ...savaşının kazananlarıni ezberliyem" dedi.
    Solcu abi "Ula ehmak! Savaşın kazanani mi olır oxlım? Bu xocalar sızi kandırıp durilar" dedi ve söylene söylene yanımızdan uzaklaştı.

    Ertesi gün Tarih Öğretmenimiz bir arkadaşımızı sözlüye kaldırdı ve "...savaşının kazananlarını say, bakalım" dedi.
    Ben de konuşmak içün söz istedim öğretmenimden ve "Hocam, savaşta her iki taraf da kaybeder. Neden biz 'savaşın kazananları' diye ezberliyoruz ki?" dedim. Öğretmen "Def ol dışarı, geri zekalı...!" deyince; ne olduğuna anlam veremeyen surat ifademle sınıfı terk ettim.

    Bir sonraki dersimiz matematik idi. Öğretmen içeri girdi, yazılı sonuçlarını tek tek okurken -kasıtlı olarak- listenin en sonuna benim yazılı sonuç kağıdımı getirmişti ve “Mahmut, 10 üzerinden 10 aldın ama ben sana 5 veriyorum" dedi.
    “Neden?" diye sordum.
    “Tarih Öğretmenine sorduğun sorudan dolayı senin geri zekalı olduğunu anladım ve kopya çektiğine kanaat getirdim." dedi.
    Asıl geri zekalı o idi, çünkü o sınavda 10 alan tek öğrenci bendim. Kimden çekebilirdim ki?
    Bununla kalmadı tahtaya, yanına çağırdı ve beni yaklaşık olarak 10-15 dakika merhametsizce dövdü.
    Öğretmenlere olan inancım gittikçe azalıyordu ve öğrenmeye karşı da soğumayabaşlamıştım.

    Yaşadıklarım sadece bu mu, sanıyorsunuz?Hayır!
    Müzik Öğretmenim ve Edebiyat Öğretmenim Diyarbakır şivesiyle dalga geçerdi ve iğrenç/başarısız bir şive taklidiyle bizi taklit etmeye çalışırlardı, yani bundaki amaç bizi aşağılamaktı.

    * Edebiyat Öğretmeni, dışarıdan şehrimize misafir gelen öğrencilere yüksek notlar, bizlere ise hep düşük notlar verir dururdu.

    * Biyoloji Öğretmenimiz sürekli raporluydu. Eşi, bürokrattı ve öğretmenimiz kolaylıkla bu uydurma raporları alabiliyordu. O şehir senin bu şehir benim gezer dururdu, kadın.

    * Beden Eğitimi Öğretmenimiz -her güzel havada- derslerinde bize futbol ve voleybol topları verirdi. Kendisi de bahçenin bir köşesine çekilir "sigara içerdi!" (Evet, beden eğitimi öğretmeni ve sigara!)
    Yağışlı veya soğuk havalarda ise dersliğimizdeydik ve bu derslerde, o yaşımıza rağmen "deve cüce" oynatıp dururdu bize. Ders süresince oynardık bu -sözde- oyunu. Oturup kalkmaktan kaba etimiz acırdı.

    * Kimya öğretmeni mülayim bir adamdı. Zira her akşam alkollü içecek içtiği için okula ‘akşamdan kalma’ vaziyettte gelirdi ve yirmi dakika ders anlatıp geriye kalan sürede ise bizi serbest bırakırdı, yani sessizce oturmamızı isterdi bizden.

    Ve diğerleri...vesaire

    ****
    Öğretmenlere olan inancım azaldı da azaldı. Bir gün Fizik Öğretmenine "Hocam sizi seviyorum ama diğer öğretmenlerden nefret ediyorum ve onları Allah'a havale ediyorum..." dedim.
    Zira "Öğretmenim canım benim, sen bir ana, sen bir baba..." yalandı.
    Babalık kısmını Matematikçi'den ziyadesiyle gördüm(dayak kısmını sadece) ama birçok öğretmende, anneliğe ait olan o güzelim merhamet duygusunu ve eğitme aşkını hiç göremedim!

    Onlara beddua ediyordum. Keşke bedduam tutmasaydı. Zira bitir yıl sonra;
    * Müzik öğretmenim göğüs kanseri oldu. Dört Diyarbakırlı Arkadaş, onun evinin penceresinin önüne kadar (zemin katta oturuyordu) 'geçmiş olsun'a gittik.
    Öğretmenim "Mahmut hakkını helal et" dedi. Ben de onun bizi taklit ettiği gibi, yani başarısız ve iğrenç bir şive ile "etmiyem!" dedim ve oradan çekip gittim.
    (Sosyal platformlarda buna benzer aşağılamalara -sözde komik videolara- denk gelmişsinizdir. Hala insan olamamanın verdiği bir şey olsa gerek!)

    * Vatansever Edebiyat öğretmeninin(!) eşi zimmetine Devlet’in(halkın) parasını geçirmesi nedeniyle açığa alınmıştı ve öğretmenimiz de daha Doğu'ya sürüldü. Ceza o öğretmene miydi, yoksa daha doğuda olanlara mıydı? Bu tartışılır!
    (Doğu illerinin sürgün yeri oluşu da ayrı bir ülke ayıbı!)

    * Biyoloji Öğretmeni başka bir şehire "öğretMEyen" olarak atandı, biz de okulca ondan kurtulduk. Orada da raporlar alarak okula gitmediğine eminim!

    * Matematik öğretmeninin arabasının kaporta ve tekerlekleri her ne hikmetse hergün patlatılıyordu ve bir gün arabasını zararına satmak zorunda kaldı.
    Aynı haftalar da matemetik öğretmeni, okulda hızını alamayıp dışarıda da -karşısındaki öğrenciymiş gibi- oturduğu kahvehanede, genç yaşlardaki birkaç kişiye de bize davrandığı gibi kaba davranmış. O gençlerden fena halde dayak yemişti o gün. Ve o günden sonra biz öğrencilere karşı çok kibar biri oluverdi. Zira öğretmenimiz, yediği dayaklar yüzünden okuldaki bazı fırsatçı öğrenciler tarafından rezil rüsva edilip ve alay konusu haline getirilmişti. Öğretmen bize bu durumun bir umut olduğunu fark etti " O da dayak yiyebiliyormuş!" ve öğretmenimiz duruldu da duruldu.
    (Ne kadar ayıp bir şey; dişünsenize! “Dayak atma ve öğretmen” “Dayak yeme ve öğretmen” kavramlarının yanyana gelmiş olması. Ve ne kadar da hazin bir durum!)

    .....'vesaire' deyip diğer öğretmenleri anlatarak sizi daha fazla sıkmamış olayım.

    ***
    * Okullardan/ülke eğitiminden nefret eden ve amaçsız genç bir nesil mezun ettiler.
    Eğitime “Anasının yavrusu” olarak başlayan gençler, bu kutsal toprakların pısırık gençleri olarak mezun oluyordu.

    Okul bitti ve bir dershaneye yazıldım.
    Ezberci bir sistemde yetiştirilmemiştim, çünkü o yediğim dayaktan sonra sınıfıma, derse girdiğim yoktu. Derslere girdiğimde de dersi dinlediğim yoktu! Okul zamanımın yarısı, folklor, tiyatro, koro ve futbol ekiplerinde bulunmam nedeniyle hep etkinliklerde geçti zaten. Bu yüzden dershanede anlatılan herşeyi çok iyi öğrenebilmiştim ya da çok iyi ezberletebilmişlerdi, bilmiyorum?
    Okulu sondan ikinci olarak bitirdim ama sınavda bölge derecesi yapmıştım.

    Bazen kendimle dalga geçip “İyi ki; Matematik Öğretmeni beni dövmüş, yoksa ben de o ezberci sistemin, hiçbir şey öğrenemeyen bir malzemesi olacaktım” diyorum.

    Sadece ben mi "gerçek hayat bilgisini", tarihi, coğrafyayı, felsefeyi...dışarıda (Ailemizden, sokaktan, dershaneden, arkadaş çevresinden) öğrendim sanıyorsunuz?
    Hayır, o dönemde birçoğumuz bu yollarla öğrendik.

    * Eğitimdeki tek suçlu öğretmenler mi sanıyorsunuz?
    Hayır, eğitim sistemi çürük ve sistemin içi boştu.
    * Ailelerimiz de ”Eti senin, kemiği benim" diyerek çocuklarını okullara yollarken "Beyin, akıl, edep... de benim" deselerdi bize bunları yapabilirler miydi? Ailelerimiz de suçluydu!

    ***
    Şu an herşey yoluna girdi mi sanıyorsunuz? Hayır, bildiğiniz gibi; Eğitim sistemimiz, eskisine oranla daha çürük ve içi hala boş.

    Şimdilerde;
    Aileler, bizi eğitim kurumlarına teslim ederken "Eti sizin, kemiği ise bir sosyal ve kültürel mesajı olmayan dizilerin ve onların sapkın idollerinin..." dercesine çocuklarını belirsizliklere terk ediyorlar.
    Henüz kreş seviyesindeki (3 ve daha büyük yaşlarda) çocuklarını, yuvalarından atıyorlar/atıyoruz.

    Baba ocağı, fakir ve yangın yeri. Ana kuçağı soğuk ve merhametsiz.

    Sistem, her daim hastalıklı ve hantal.

    Çürük ve boş sistemde büyüyen/yetişen biz ebeveynler bu cahilliğimiz ve kültürel boşluğumuzla daha kötü ve acımasız bir sisteme yavrularımızı emanet ediyoruz.
    Pardon, BAŞIMIZDAN DEF EDİYORUZ!

    Geleceğe ilişkin umudumuz var mı? Var!
    Zira Allah'tan umut kesilmez.

    SAYGILAR...
  • Ve 15. Ahmet Erhan kitabının 15. incelemesine geçmeden evvel bu kitap için, öncelikle sevgimin mimarı, Ahmet Erhan kitaplığımın babası Mete Özgür ‘e ne desem, nasıl teşekkür etsem bilemiyorum gerçekten. Elini veren kolunu kaptırır misali bana o ilk Ahmet Erhan kitaplarını gönderdiği güne artık lanet okumaya başlamıştır zannedersem 🤗 Doymadım kitap istemeye ve okumaya. Neyse sonuç olarak kalan diğer kitapları bekliyorum.

    Eleştiriler Üzerine Zorunlu Not: Kitapta alkol ve yalnızlık konulu şiirler mevcut. İncelemeye dair yazacaklarım bu kadar. Zaten baskısı olmayan bir kitap. Dert etmeyin. Boş yere okumuş olsanız da bir şey kaybetmesiniz

    15 inceleme dedim ama ben aslında pek incelemeye benzer yazamadım. Ahmet Erhan ’ın halet-i ruhiyemi uğrattığı depremleri yazdım, yine aynı şeyi yapacağım sanırım.

    Ahmet Erhan'a çok şeyler yazdım bu sefer sana yazmak istedim. Kitap boyunca sen vardın aklımda. Hep seni anlatan şiirler. Senin kişiliğin, senin yaşamın, senin depresif hallerin. Kısaca sen, sen. Tüm varlığınla pervasızca dolaşıyordun sayfalarda. Sanki kitabı sen yazmıştın.

    "Devrimciyim, sarhoşum, yalnızım"

    demiş şair. Tanıdık geldi mi sana da? 

    Ahmet Erhan’la nasıl bu denli örtüşebildiğinize şaşırmadım aslında. Zaten hep benzetirdim. Şimdi sana hiç okuyamayacağın bir şeyler yazmak istiyorum. 

    Kokun yine odama doldu. Saf anason rakı kokun. Derin derin çekip dolduruyorum seni içime. Sanki mevsimlerden karakış. Havada ağır bir kasvet hakim. Ruhumun çatısından kopan buz sarkıtları soluk boruma saplanıyor. Nefes almak bile ağır bir yük şu anda. Perişanım paramparça. Ay çıkmadı, bu gece her yer zifiri. Bir kör kuyuya düşmüş gibiyim. Kalbimde ağır bir sancı var. Oradan yeni bir hayat doğurabilir miyim sana.

     "Ah, sen ölür müydün, kendine bir inansan."

    Bak sarhoşum şu anda, vücudumun karanlık dehlizlerinde kan yerine alkol dolanıyor. Hayır içmedim Ahmet Erhan çarptı, seni anlatması sarhoş etti. Hadi gel girelim bir rakı şişesine atalım kendimizi denize. Dalgalar nereye sürüklerse işte..

    Yüzün aklımdan gitmedi sayfalar boyunca. En çok da hayır demek yerine gözünü kapayıp işaret parmağını sallarken ki halin. Konuşmayı pek sevmezdin. Üç beş cümleyle koca günü kapatırdın çoğunlukla. Ama içince saatlerce susmazdın tüm susuşlarının intikamını alırcasına. Var gücümle uykuya direnir seni dinlerdim. Belki de sensin sebep, yıllardır tüm uykularıma istemdışı direniyor olmama.

    Bazen yavaş, bazen hızlı ama hep düşünerek en etkili sözcükler düşerdi ağzından. Çaresizliğini anlatırdın. Bitikliğini, yitikliğini, terk edilmişliğini, hiçliğini yani Ahmet Erhanlığını işte. 

    Seni uyandırmayı severdim en çok. Elimle gözlerini açmayı, çünkü gözlerinin içinde kendimi görürdüm. Sense "Fotoğrafını yapıştırdım gözlerimin içine." diyerek kandırmıştın beni. İnanmıştım sana ve hala inanıyorum buna. Çünkü bakmazdın kimselerin gözlerinin içine benden başka. Ben de bakamıyorum kimselerin göz bebeklerine. Büyüdükçe sen gibi bir hal aldım. Genetiğini tüm hücrelerimde taşıyorum.

    Alnındaki çizgilerin üzerinden parmağımla geçmeyi severdim ve de taktığın kocaman yüzüklerinle oynamayı. Daha pek çok şey vardı sende sevdiğim. Bana şiir okuman mesela. Sen okudukça ezberlediğim bir sürü şiir kaldı şimdi aklımda. Bak burasını atladın deyince sarhoş kafayla bu kadar olur derdin. Bazen de şiire şiir eklerdin

    Evden kaçıp kaçıp sana gelirdim. Merak eden olmazdı. Bilirlerdi hangi limana sığındığımı. Bazı geceler çok geç gelirdin. Küçük yaşıma rağmen karanlıktan ve yalnızlıktan korkmamayı işte o gecelerde öğrenmiştim. Sonunda sen gelecektin nasılsa. Bazen beklerken uyumuş olur, sabahında seni bulurdum yanında. Senin yanında uyanmak dünyanın en mutlu sabahları olurdu. Bazen de uyandırırdın beni gecenin kör bir karanlığında. Hadi uyan içelim biraz derdin, mevsime göre kavun veya ayva doğrarken ben usulca dökerdim suyu, değişirdi rakının rengi, dağılırdı ortama kokusu. Beyaz leblebiyi bile hatırladım Ahmet Erhan yazmış kitabına. O da sen gibi yaparmış.

    Bak böyle bardağın ucundan vuracaksın ortasından değil diyerek ŞEREFE DEĞİL SEREFSİZLERE içerdin.

    Bütün paranı alkole yatırdığın zamanlarda annem veya halam yemek yollamamışsa eğer aç kalırdık ama yoğurdumuz olurdu ekmek doğrayıp kaşıklardık dünyanın en lezzetli yemeğiymiş gibi. Senin yanında her şey ne kadar güzeldi.

    Şimdi senin çayından içiyorum. Kaderim gibi kara dediğin çay. Susuz olanından sade dem. Acı gelmiyor şu an bana. Seni içiyorum, sana içiyorum ve de o şerefsizlere. "Geleceğimi göremiyorum geçmişim zaten yoktu." cümlen hala kulaklarımda. Seninkileri görüyorum ara sıra terk eden karını çocuklarını, geleceğini yani. Tıpkı dediğin gibi beter olmuşlar. Ah’ın yerde kalmadı işte ne mutlu bana. 

    Saydım 185 gün olmuş sen gideli. Hala dönüyor dünya. Bazen seni hatırlayıp kör bir kuyuya düşmüş gibi oluyorum. Çırpınmıyorum, boyun eğiyorum bu karanlık acı boğsun beni istiyorum. Ve bu acımın üstünden Ahmet Erhan yürüdü eze eze. Kanattı bir kez daha. 

    Seninle aynı gün doğmuş, senin gibi yaşayıp senin gibi gırtlak kanserinden ölmüş o da. Kader mi diyelim şimdi biz buna? İşte Ahmet Erhan seni yazmış bu kitaba, hemen hemen her sayfaya. Keşke yaşasaydın da okusaydın şiirlerini bana her rakı sofrasında ama artık ne fayda. 

    Ben sabaha kadar yazardım da, burada bitirip biraz seni düşünmek istiyorum. Uyusam şimdi, gelir girer misin rüyama. Öyle çok özledim ki seni, en çok da gözlerimin içine bakıp bakıp susmanı...

    "Varlığına, yokluğuna teşekkür ederim." 
    Şimdilik elveda. En çok huzur bulduğun yerde güzel uyu emi.
  • Çayı çok içiyormuşum.
    Evet bizde yalan Yok. Çayyaşım..!!!
    Ama biliyorum ki,
    Çay içmek, özleminden dem vurmak...
    Çay içmek bugüne mana, geleceğe ümit katmak...
    Anlamak gerek çayın sadece sıvı olmadığını!
    Anlamak gerek yüreğe sızan bir yanı olduğunu..!!!! Çay deyince demlik ve bardaktan ötesini görenlere selam olsun... “