Her insan, içinde farklı kişiliklerin tohumlarını taşır; bunlar, başka başka insanlara ait, henüz filizlenmemiş potansiyel çekirdekler gibidir. İnsan yaşamı, sadece içerinden birini geliştirir ve o, baskın kişilik haline gelir.
Ancak diğerleri de hâlâ içimizde varlıklarını sürdürür.
Eğer açılan yalnızca içimizdeki yetişkinse, gerçek bir açılma yoktur. Yetişkin olmak, daima bir maskenin ardında kalmaktır. Gerçek anlamda olgunlaşmış insan, başladığı yere, yani çocuğa geri döner. Çünkü tüm hakikatimiz yalnızca o çocukta saklıdır; zira tüm hakikatimiz, yalnızlıkta, terk edilmişlikte, yitirilen hayallerde, dünyanın tamamından beklediğimiz çocukça ilgide gizlidir.
Yaşam boyu daha sonra yapılan her şey, o çocukla sürdürülen kesintisiz bir iç diyaloğun devamıdır.
Yaşadığı yerden kendi isteğiyle ya da koşulların zoruyla
koparılmış insan, ancak bir süre sonra geride bıraktıklarına düşünsel olarak dönmeye başlar. İnsanlar, kök saldıkları yerle özdeşleşirler; sanki toprağa bu şekilde kök salmadan bir yaşam, yalnızca bir taklitten, önemsiz bir varoluştan ibarettir.