• 179. Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.
  • Horasanlı bir genç vaktiyle Irak‘a giderek ilim peşinde bir hayli koştuktan ve bir hayli şeyler öğrendikten sonra memleketine dönmek üzere hazırlanmış, fakat tam bu sırada ariflerden biriyle karşılaşmış. Bu arif onu şöyle imtihan etmiş:

    - Oğlum, demiş, Horasan‘da şeytan var mı?

    - Var! demiş.

    Arif tekrar sormuş:

    - Orada şeytanla nasıl savaşırlar?

    - Ona karşı gelmekle...

    - Şeytan tekrar gelirse?..

    - Yine ona karşı gelirler...

    - O halde bütün ömrünüz şeytanla savaşmakla, didişmekle geçiyor desene...

    Genç adam gözünü açarak sormuş:

    - O halde ne yapmalı?

    Arif adam anlatmış:

    - Yolda bir çoban köpeğine rast gelirsen köpeği kovalamak, onunla uğraşmak fayda vermez. Köpekten kurtulmanın en kestirme çaresi sahibini çağırmaktır. Çünkü sahibi ona hem söz dinlettir, hem de sizi korur...

    Devrinin en meşhur vaizi olan İbn Es-Semmak, bir gün Harun Reşid‘in yanına girmiş ve ona öğüd vererek demiş ki:



    - Eşi, ortağı olmayan Allah‘tan kork ve yalnız O‘ndan kork. Bil ki bir gün O‘nun karşısına çıkacak, huzurunda duracak ve o zaman iki yerden birine gönderileceksin ki, bu ya cennettir, ya cehennem!..

    Halifenin gözleri yaşarmış, bu hali gören Vezir Fadl söze karışmış ve vaize demiş ki:

    - Harun Reşid‘in Allah‘ın kulları arasında adaleti gözetmesi kıyamet günü cennete gideceğine şüphe mi bırakır?

    Fakat İbn Es-Semmak devam etmiş:

    - Ey Harun! demiş. O gün bu adam senin yanında bulunmayacak. Onun için Allah‘tan kork da işlerine o gözle bak!

    Vezir söyleyecek başka bir söz bulamamış, Harun Reşid ise büsbütün müteessir olmuş!

    Yıllar önce bir dinlediğim bir hikâyenin aslı meğer Mevlânâ Celaleddin Rumi tarafından anlatılmış. Hikâyeyi kaynağından okuyunca daha da ilginç geldiğini söyleyebilirim. Hikâye şöyle:

    Bir gün saf adamın biri, kuşluk vaktinde Hazreti Süleyman‘ın kapısını çalmış. Tasa ve kaygıdan yüzü sararmış ve dudakları morarmış. Hazreti Süleyman ona bakarak sormuş:

    - Sana ne oldu, betin benzin atmış, harap ve perişan olmuşsun?



    Adamcağız cevap vermiş:

    - Sormayın efendim. Bugün Azrail‘e rast geldim. Bana öyle bir bakış baktı ki, ödüm koptu.

    Hz. Süleyman:

    - Peki, buna karşın benden ne istiyorsun hemen iste, demiş.

    Adam yalvarırcasına:

    - Ey canları koruyan Sultan! Rüzgâra emret de beni tâ Hindistan‘a götürsün de bıraksın... Belki bu derece uzaklaşmak sayesinde canımı kurtarırım.

    Zavallı adam ölümden korktuğu için, ondan kaçmakla ölümden kurtulacağını sanıyormuş...

    Fakirlikten korkanlarda tıpkı onun gibi hareket ederler. Fakat ne yaparlarsa yapsın korktukları mutlaka başlarına gelir. Hatta beterine de uğrarlar.

    Hz. Süleyman, Hindistan‘a gitmek isteyen bu adamın arzusunu yerine getirmiş, rüzgâra emretmiş, o da adamı taşıdığı gibi bir lahzada Hindistan‘ın en ücra köşesindeki bir adaya bırakmış. Adam, Azrail‘den yakayı kurtardığını sanıyormuş. Fakat ne mümkün...

    Ertesi günü Hz. Süleyman‘ın yine divanı kurulmuş ve onun halkı kabul edeceği zaman gelmiş. Azrail‘de divanda imiş. Hz. Süleyman ona bakarak:

    - Ey Allah‘ın meleği, niçin o Müslüman‘ın ödünü koparan hışımlı bakışla baktın, bunun sebebini bana anlat?

    Azrail şöyle cevap vermiş:

    - Benim ona bakışımda zerre kadar hışım yoktu. O vehme kapılarak yanlış anladı. Ben ona yol ağzında rastlamış, onu görünce hayret etmiştim. Çünkü Cenab-ı Hakk bana Hindistan‘da bir adaya gidip onun canını almamı emir buyurmuştu. Onu burada görünce düşündüm, şaşırdım... Bu adamın bir değil, yüz kanadı olsaydı, aynı gün buradan kalkıp yine Hindistan‘a gidemezdi.

    Azrail hayret etmekte haklı idi. Fakat Hz. Süleyman‘ın bir emriyle, rüzgâr o eceli gelen adamı taşıyıp, Hindistan‘ın en ücra adasına götürmüş. Azrail de ona orada yetişmiş ve canını almış...

    Mevlânâ Celaleddin‘in bu kıssayı anlattıktan sonra -kıssadan hisse misali- şu yorumu yapar:

    İşte sen bütün dünya işlerini buna kıyas et. Gözünü aç ve gör ki, uğraşıp didişmekle mukadderattan kurtulmak mümkün değildir. Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Ne mümkün? Mukadderattan kaçmak, kendi nefsinden kaçmak gibidir. Bu da imkânsızdır. Yoksa Hak‘tan mı kaçıp kurtulmak istiyoruz? Ne beyhude zahmet!..



    Bir mev‘ize daha anlatarak yazımızı bitirelim:

    Bilindiği üzere en kuvvetli, en tesirli silah ilimdir. Her günahtan bir kötülük, insanın ya sıhhatine, ya şerefine, ya kazancına dokunan bir ziyan bulunduğuna göre ilim adamının bunu herkesten iyi bilmesi, iyi anlaması, daha iyi takdir etmesi gerekir.

    İlim yalnızca kuru bilgiden ibaret değildir. Yalnız kuru bilgiden ibaret bir süs olsaydı mesele yoktu. Oysa ilim insana faydası dokunan bir güçtür. Hem de insana güç katan bir güç... Bu nedenle en güçlü ve etkili silah ilimdir...

    Böyle etkili bir silahı savaşmadan teslim ederek kötülüğe, günaha teslim olmak ise en büyük zillettir.
  • "Yeterince şey yaşadım. Bundan sonra zamanımı odama kapanarak inançlı çocuklarımıza hoşlarına gidecek hikayeler uydurmakla geçireceğim.

    Hikayeler, masallar hazırlamak tam da
    benim gibi dünyayı tanıyan yaşlı bir adama göre bir vazife olacak.

    Hala yapmam gereken bir sürü iş var.

    Sıradan müminler için dünyanın kökeni ve başlangıcı, cennet ve cehennem, peygamberler, Muhammed, Ali ve Mehdi hakkında binbir türlü hikaye uydurmam gerek.

    İkinci seviyede savaşçı müminler geliyor.

    Onlara emirlerin ve yasakların yazıldığı bir kanun kitabı hazırlayacağım. Temel prensipleri masallarla destekleyip, soru cevaplarla
    desteklenen bir başvuru kaynağı oluşturmalıyım.

    Fedailere ilk büyük İsmaili sırrını yani; Kuran'ın karmaşık bir kitap olduğunu ve anlaşılabilmesi için özel bir anahtara ihtiyaç olduğunu
    açıklayacağım.

    Daha üst mertebedekilere ise Kur'an'ın aslında
    herhangi bir gizemi olmadığı, bu tür hikayelere neredeyse her inançta rastlanılabileceği anlatılacak.

    Bölge Dai'si olacak mertebeye
    yükselenler ise en korkunç İsmaili düsturuyla tanışacaklar.

    *Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah!*

    Lakin bu mekanizmanın iplerini
    ellerinde tutan bizler nihai düşüncelerimizi kendimize saklayacağız."
  • 1- Nefs`e Karşı Cihad

    Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Aclûnî, Keşfu`l-Hafâ`, I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.

    Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildığını göstermektedir.

    2- Ilim Ile Cihad

    Cihad`ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk`a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

    Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

    "Ey Muhammed! Insanları Rabbi`nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).

    Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur`an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur`an`ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur`an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur`an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur`an`ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (Ibn Mâce, Fiten, 4011)

    3- Mal Ile Cihad

    Mal ile cihad, Allah Teâla`nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

    Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm`ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

    Hz. Peygamber`in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah`a vermişlerdir. Bu konuda Kur`an-ı Kerîm`de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Iman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilıdır. " (el-Enfal, 8/72).

    "...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).

    "Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. " (en-Nisâ, 4/95).

    4- Savaşarak Cihad Yapmak

    Cihad, müslümanlara farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk`ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "I`lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 2/190)

    Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)`ın adının yüceltilmesi (I`lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

    Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

    "Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).

    "Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut, 29/6).

    İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur`an-ı Kerîm`de:

    "Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.

    Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tavız vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:

    " Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah`a güven ve dayan."

    "Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O`dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O`dur." (el-Enfâl, 8/63).

    İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:

    "O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).

    Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ`nın:

    " Andlaşma yaptığınızda Allah`ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)

    "Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz`in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

    Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur`an-ı Kerim`de şöyle haber verilmektedir:

    "Allah Teâlâ, Cennet`e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazı olurlar. Allah`ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat`ta da, Incil`de de, Kur`an`da da sabittir. Kim Allah`tan daha çok vadıni yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. Işte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)

    "Ey mü`minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah`a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. Işte büyük kurtuluş budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

    "Rasûlullah`a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah`a ve Peygamberine iman etmektir. " dedi.

    "-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabını verdi sonra "hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac`dır, " buyurdu" (Buhâri, Iman, 18)

    Abdullah b. Mes`ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah`a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî, Cihad, 1)

    Ebû Zerr (r.a.)`den şöyle rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlıdır?" dedim. "Allah`a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü`s-Sâlihîn, II, 531).

    Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)`e geldi ve: "-Insanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah: "-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)

    Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asıl bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ`yı ziyadeşiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    "Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, Imâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

    "Iki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü`l-Cihad, 12)

    Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk`ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

    Cenâb-ı Hak:

    "Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

    Işte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd`in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah`a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah`ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah`a istiğfar etmesi, Allah`a yönelmesi, Allah`a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah`ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.

    Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklıdi terk etmektir.

    Rasûlullah (s.a.s.)`ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisızlıkten uzak bulunmasıdır."

    Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm`a, insanları davet ederek Allah`ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm`ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)`in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm`a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah`ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm`ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm`da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah`ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah`ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

    Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

    Insanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar`ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
  • KEBÂİR, Allah`ın emirlerine aykırı davranış, kötü amel, isyan, karşı gelme, suç, kabahatlerin büyükleri. İslâm literatüründe bu tür fiillerin bir kısmı büyük günah, bir kısmı da küçük günah olarak adlandırılır. Bu tabirin geçtiği ayetlerde şöyle denilmektedir:

    "Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız." (en-Nisâ, 4/31)

    "Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar, kızdıkları zaman onlar, affederler." (eş-Şurâ, 42/37)

    "O (muhsin ola)nlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler... " (en-Necm, 53/32).

    Aynı ifadenin geçtiği Hadislerden bir kısmında ise Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    Abdullah b. Mes`ud anlatıyor: Rasûlullah`a "Allah indinde en büyük günah nedir?" dedim. "Seni yaratan Allah`a Şirk koşmandır." buyurdu.

    "Bu gerçekten pek büyük, bundan sonra nedir?" dedim. "Seninle beraber yemek yemesinden, tüketici olmasından korkarak evlâdını öldürmendir." dedi. "Ondan sonra nedir?" dedim. "Ondan sonra komşunun hanımı ile zina etmendir." buyurdu.

    Yine Abdullah b. Mesud`dan değişik bir senetle aynı hadis rivayet edildikten sonra şu ayetin nazil olduğu ilâve edilmiştir.

    "Allah`ın (halis) kulları o kimselerdir ki, Allah`tan başka ilâha dua etmezler; Allah`ın haram kıldığı nefsi öldürmezler; meğer ki hakla ola. Zina da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarptırılır. " (el-Furkan, 25/68).

    Abdurrahman b. Ebû Bekr, babasından, şöyle dediğini rivayet ediyor:Rasûlullah (s.a.s.)`ın yanında idik. Üç defa şöyle buyurdu:

    "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah'a şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı şahitliği yapmak..." (Buharî, Edeb 6; İman, 16)

    Başka bir hadiste, büyük günahlar, "el-Mubîkât: helâk edici" kelimesiyle ifadelendirilerek şöyle buyurulmuştur:

    "Yedi helâk edici şeyden kaçının." Bunlar nedir yâ Rasûlallah diye sorulunca: "Allah`a şirk koşmak; sihir yapmak; Allah`ın haram kıldığı halde bir kimseyi haksız yere öldürmek; yetim malı yemek; faiz yemek; düşmana hücum anında harpten kaçmak: namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmaktır." buyurdular.

    Diğer bir hadiste ise: "Büyük günahlar dokuzdur: Allah`a şirk koşmak; haksız yere adam öldürmek; temiz bir kadına kötülük isnat etmek; zina yapmak; düşmana hücum esnasında firar etmek; sihirbazlık; yetim malı yemek; Müslüman ana babaya asî olmak; emredilenleri yapmamak ve yasakları yapmak sûretiyle aileye karşı doğruluğu terketmektir. " Diğer Hadislerde yukardaki maddelere faiz yemek, hırsızlık ve şarap içmek de ilâve edilmiştir. (Buhârî, Vasâya 23; Müslim, İman 141-146; Ebû Davûd, Vasâya 10)

    Kebâir kelimesiyle ifade edilmediği halde, yukardaki Hadislerde bildirilen fiillerin dışında bir çok suçlar daha vardır ki, onlar İslâm âlimlerince, ayet ve hadisler doğrultusunda, büyük günah kabul edilmiştir: Bilerek ve kasten İslâm`ın şartlarını terketmek; içki içmek; kumar oynamak; hırsızlık yapmak; adaletten ayrılmak gibi. İslâm âlimlerinden bir kısmı genel hatlarıyla "büyük günah"ları şöyle tarif etmişlerdir:

    İbn Abbâs`a göre: "Allah`ın yasak ettiği her şey büyük günahtır. Ayrıca büyük ve küçük günah arasındaki fark şudur: Allah`ın Cehennem, gazap, lânet, veya azap gibi ifadelerle sona erdirdiği her günah büyüktür. Diğerleri küçüktür." Hasan Basrî de buna yakın bir ifade kullanmıştır.

    Ebû Amr İbn Salâh`a göre: "Büyük ismi verilecek şekilde büyük olan ve mutlak surette büyüklükle vasıflanan her günah büyüktür."

    Buna göre büyük günahların bazı alâmetleri vardır.

    "Şer`i cezayı icab ettirmek; Cehennem azabıyla tehdit olunmak; yapana fasık denilmek; lâ`net olunmak."

    Cumhûr-ı ulemaya göre; günahlar büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır. Beş vakit namaz, Ramazan orucu, hac, umre, abdest gibi hayırlı amellerin kendilerine keffaret olabileceği günahlar "küçük günah"; bu tür ibadetlerin keffâret olamadığı günahlar ise "büyük günah"lardır. Mesela: "İki umre, aralarında yapılan günahlara kefarettir." (Ahmed İbn Hanbel, II, 461). "Kabul edilmiş bir hac, o yıl ki hatalara kefarettir. " (Ahmed İbn Hanbel, II, 348), "Şehidden akan ilk damla kan, onun bütün günahları için kefarettir." (Ahmed İbn Hanbel, IV, 300), "Allah, cuma`yı kılanın iki cuma arasındaki günahlarını örter." (Ahmed İbn Hanbel, V, 181). Hadislerde, başka ibadetlerin kendilerine keffaret olduğu bildirilen cinsten günahlar küçük günahtır. Ancak herhangi bir ibadetin, kendisi hakkında keffaret kabul edilmediği günahlar ise büyük günahlardır. Meselâ: hiç bir ibadet adam öldürmeye, zina yapmaya, içki içmeye ve benzeri günahlara keffaret olarak kabul edilmez; bunlara ancak Şerîat`ın, haklarında takdir ettiği cezalar tatbik edilir.

    Hz. Ömer`le İbn Abbas (r.a.) "İstiğfarla büyük günah, ısrarla da küçük günah kalmaz" demişlerdir. Yani (Şerîat`in verdiği cezalar tatbik edildikten sonra) istiğfarla büyük günahlar affedilir. Fakat küçük günahlar ısrarla işlenmeye devam edilirse, onlar da büyük günah olur. Bu ifadelere göre büyük günahlara sayısal açıdan sınır koymak mümkün olmaz.

    Büyük günahların başında gelen ve en büyük günah olarak kabul edilen "şirk"in küfür olduğu muhakkaktır. Diğer günahların, onu işleyen mümin bir kulu imandan çıkarıp çıkarmayacağı hususunda İslâm Kelâm âlimleri ihtilaf etmişlerdir.

    Özetle, Şerîat`ın hakkında tehdit edici bir nass (korkutucu bir delil) tahsis ettiği veya büyük günah olarak bildirdiği bir günahı işleyen hakkında Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşü şudur: Büyük günah mümini imandan çıkarmaz ve onu küfre sokmaz. Ancak böyle bir mümin asi sayılır. Ameller imandan bir cüz (parça) değildir. Ancak işlenen günahı helâl saymak, onu hafife ve alaya almak, kesinlikle küfürdür.

    Mu`tezile mezhebinin görüşü: Büyük günah işleyen ne mümin, ne de kâfirdir. O fasıktır ve iki menzil arasındaki bir menzildedir. Bu mezhep, imanı kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amellerin yapılması şeklinde tarif ettikleri için; büyük günah işleyenleri mümin kabûl etmemişlerdir. Ancak kâfir de kabul etmemişlerdir. Çünkü, Peygamber (s.a.s.) asrında ve takip eden dönemlerin hiçbirinde büyük günah işleyenlere, dinden çıkanlara verilen ölüm cezası verilmemiştir. Eğer kâfir olsalardı, imandan sonra küfre gitmenin cezası olarak öldürülmeleri gerekirdi. Bu yapılmamıştır, onun için bunlar iman ile küfür arasındadırlar. Bunlara "fâsık" denir.

    Haricîlere göre; büyük ve küçük günah işleyen kimse kâfir olur. İslâm`ın, yapılmasını emrettiği ameller imanın bir parçasıdır. Yani amel imandan bir cüz`dür.

    Hasan el-Basrî`ye göre; büyük günah işleyen kimse "münafık"tır. Kalben inanmadığı halde dıştan inanmış gibi görünenlere münafık denildiği halde Hasan Basri nifâkı; imanı gizleyip büyük günahı işlemek suretiyle küfrü açığa çıkarmak, şeklinde kabul etmiştir.

    Haricîlerden bir fırka olan el-Ezârika`nın görüşü: Büyük günah işleyen kimse "müşrik"tir. Çünkü böyle kimse hem Allah için, hem de Allah`tan başkası için amel etmektedir. Yaptığı büyük günah ile Allah`tan başkasını (nefsini veyahut şeytanı) ona ortak koşmuştur.

    Yukarda belirlenen bütün görüşler, sahiplerince bir takım delillere dayandırılmıştır. Biz bunlardan sadece Ehl-i Sünnet`in deliline bakacağız. Diğerleri için akaid kitaplarında geniş malûmat verilmiştir; oraya bakılabilir.

    1. Delil: İman, kalp ile tasdiktir. Mümin`in imandan çıkması için kalbindeki tasdikin değişmesi gerekir. Hangi beşerî zaaflardan kaynaklanırsa kaynaklansın, işlenen büyük günahlar, tasdiki değiştirecek mahiyette olmadığı sürece işleyenini imandan çıkarmaz. Kalpteki tasdiki değiştirme ise ancak yapılan günahı helâl sayarak veya o hükmü alaya alarak meydana gelir. Şer`i hükümlerle alay etmedikçe, hafife almadıkça ve helâlleri haram, haramları da helâl kabul etmedikçe; kalpteki tasdik değişmemiş olur. O değişmedikçe de kâfir olunmaz.

    "Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğine affeder. " (en-Nisa, 4/116)

    ayeti, ancak şirkin affedilmeyeceğini, diğer günahların ise -eğer Allah dilerse- affedebileceğini ifade etmektedir. Eğer büyük günahlar da küfür kabul edilseydi, ayetin ikinci bölümünde "ma dûne zâlik = bunun dışındakiler.." ifadesinin kullanılmasına gerek kalmazdı.

    2. Delil: "Asi" denilen büyük günah sahiplerinin gerçekte mümin olduklarını belirten bir çok ayet vardır:

    "Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları, şeytan işi pisliklerdir. " (el-Mâide, 5/90)

    "Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle savaşırlarsa... " (el-Hucurât, 49/9)

    "Ey iman edenler, yürekten, hâlis (samimi) bir tevbe ile tövbe ederek Allah`a dönün. " (et-Tahrim, 66/8)

    "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. " (el-Bakara, 2/178)

    Ayetlerde görüldüğü gibi büyük günah işleyenlere "Ey inananlar" diye hitap edilmiştir.

    3. Delil: Mümin bir kimse öldüğü zaman cenaze namazı kılınır ve Müslüman kabristanına defnedilir. Asr-ı saadetten bugüne kadar büyük günah işlemiş ve tövbe etmemiş olsa bile (gizli halleri Allah`a ait olmak üzere), ölen her Müslüman için, günahkâr veya günahsız ayrımı yapılmaksızın cenaze namazı kılınmış ve Müslüman kabristanına defnedilmiştir. Peygamber`in tatbikatı böyle olmuştur ve İslâm âlimleri bu konuda icmâ* etmişlerdir.

    "Kendisine emanet edilemeyen kimsenin imanı yoktur."

    "Zina eden kimse, mümin iken zina etmez, mümin iken hırsızlık yapmaz, mümin iken içki içmez... "(Buhârî, Mezalim 30; Müslim, İman 100,104; Ebû Davûd, Sünnet, 15; Tirmizî İman, 11).

    şeklinde varid olan hadisler, büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarına delil değil; ancak imanlarının kâmil olmadığına delildir. Kâmil bir iman, büyük günahların işlenmesine engeldir.

    Hepsi bu kadar olmamakla birlikte aşağıda sıralayacağımız suçlar, İslâm`da büyük günahlar olarak kabul edilmiş ve bunlardan bir kısmına İslâm hukukuna göre bazı cezalar takdir edilmiştir:

    "Allah`a şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak" (el-Bakara, 2/219); haram aylarda harbetmek (el-Bakara, 2/217); bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak O`nun rızası olmaksızın yemek (en-Nisa, 4/2; İsra, 17/34); fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek (İsra, 17/31); insanlar arasında fitne çıkarmak (el Bakara 2/217); faiz yemek (el-Bakara, 2/275); Allah`tan başkasına ibadet etmek (İsra,17/23); ana-babaya isyan etmek (İsra,17/23), akrabaya miras hakkını vermemek (en-Nisa, 4/7, 13; İsra, 17/26); malı gereksiz yere israf etmek (İsra, 17/27); zina yapmak (İsra, 17/32; en-Nisa, 4/15-16); haksız yere adam öldürmek (İsra, 17/33); ölçü ve tartıyı tam yapmamak (İsra, 17/35); kibirlenmek (İsra, 17/37); iffetli kadına zina isnat etmek (en-Nisa, 4/23); tesettüre riayet etmemek (en-Nur, 24/31); yalan yere yemin; Peygamber`e (s.a.s.) yalan hadis uydurmak (Peygamber`e yalan yere hadis uydurmak, büyük günah olmanın ötesinde, küfür sayılabilir. Çünkü şerîatın temel kaynaklarından ikincisi "sünnettir". Sünnete yalan isnat etmek; bazı konularda İslâm`ı temelinden yıkabılir); insanları diliyle çekiştirmek; kaş göz hareketleriyle alay etmek (Hümeze, 104/1 ).
  • Çağrı Gümüş
    Çağrı Gümüş Cehennem Acı Çektiğimiz Yer Değil Acı Çektiğimizi Kimsenin Bilmediği Yerdir'i inceledi.
    104 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Topluma örnek olmuş sanatçı, düşünür, siyasetçi gibi bazı insanların fikirlerini 'kendilerince' yorumlayan, yahut hiç yorumlamadan olduğu gibi aktaran ve bundan maddi kazanç sağlayan kitaplar son zamanlarda bir hayli arttı. Malesef bu kitapta da Hallac-ı Mansur'un hayat hikayesinden ve fikirlerinden daha çok 'dini' bir kişisel gelişim kitabı havası sezdim. Tabi ki bu benim yorumum ve yorumlar nihayetinde özneldir. Fakat felsefeyle ilginen insanlar için bu kitap sadece bir giriş niteliğinde olmuş.