Bazı kitaplar sizi yavaşlatır. İçinde bulunduğunuz odanın havasını değiştirir, size saatin sesini duyurur. Sándor Márai 'nin Mumlar Sonuna Kadar Yanar'ı benim için tam olarak böyle bir kitap oldu, bilinçsizce nefesimi tuttuğumu fark ettiğim türden. Kendimi sık sık, neredeyse bir cinayet romanı okur gibi hissettim.
Tuttuğum nefesi bırakırken anladım: bu gerilimin altında umduğum şey yoktu.
Anlatı tek geceye sığıyor. Kırk bir yıl önce vatanını terk eden Konrad, generale geri dönüyor. Bu kadar. Ama Márai bu "kadar" kelimesini, içini doldurmak için bir ömür isteyen bir taşıyıcıya dönüştürüyor.
Çoğu okurun buradaki kurguyu; havada kalan soruları, yanıtsız geceyi, yakılan günlüğü çarpıcı bulduğunu görüyorum. Ben bulmadım. Daha doğrusu: Nereye varmak istediğini anladım; ancak oraya hangi yoldan gittiğini içime sindiremedim.
Merkezinde bir aşk üçgeni var gibi görünüyor. General, Krisztina, Konrad. İhanet, sadakatsizlik, kıskançlık. Ve Márai'nin dahiyane hamlesi şu: Bu üçgeni önemsizleştiren cümleyi bizzat general söylüyor: "İki insan arasında, bir kadınla bir erkek arasında 'Neden' ve 'Nasıl' zaten daima acınacak kadar aynıdır. Konstelasyon küçümsenecek basitliktedir."
Sanki yazar biliyor. Malzemesinin vasat olduğunu biliyor ve bunu metnin içine gömmüş. Bu bir özeleştiri mi, yoksa okuru silahsızlandırma stratejisi mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bu kabul, eleştirimi bertaraf etmiyor, aksine keskinleştiriyor. Márai "bu hikâye sıradan" diyor ve ardından o hikâyeyle dinletiye çıkıyor. Kemancıya hayran oldum; keşke o parçayı seçmemiş olsaydı.
Kırk bir yıllık bir bekleyişin, bu denli rafine bir dilin ve varoluşsal bir soruşturmanın (“hayatta kalmak bir suç mu?”) altında başka bir şeyin yatmasını isterdim. Belki bir sınıf meselesi,
Hiçbir şeyin anlamı olmazdı... yaptığımız hiçbir şeyin, olduğumuz hiçbir şeyin. Herhalde kesinlikle ders veremezdim ve sen de... sen de başka bir şey olurdun. İkimiz de başka bir şey olurduk, kendimizden başka bir şey. Biz... hiçbir şey olurduk.
Ve bundan en azından kendimiz olarak çıktık. Var olduğumuzu biliyoruz... ne olduğumuzu.
..varlığının küçük bir odağından büyüyen hissizliğin içinde bir yerde hayatının bir parçasının bittiğini, kendisinin bir parçasının ölüme, gelişini adeta soğukkanlılıkla izleyebilecek kadar yakın olduğunu biliyordu.
Orta sınıf ahlakının dayattıklarına boyun eğmenin gerekliliğiyle ilgili kederimizi paylaştık, akademisyen camianın Protestan ahlakına başkaldırının sığınağı olması gerektiği konusunda hemfikir olduk ve uygulamada çaresiz olduğumuz sonucuna vardık.