Namaz, her türlü kendi kendine yeterliğin (müstağniliğini; yani sadece insanın iktidarı
ve sadece insanın bilgisiyle sınırlı kalma şeklindeki her türlü iddianın aksine, Allah’a bağımlı
oluşun bilincine eriştir. İnsanın kendi geçmişinde zaten mevcut olan manevî enerjilerin basit
bir ürünü ve de basit bir sonucu olmayan bir hâlin coşup taşmasının beklenmesidir.
Kur’ân’a göre savaş, ancak
bir saldırıya veya bir haddini aşmaya maruz kalındığında haklılık kazanır.
Zaten Allah Müslümanlara saldırganlığı veya haddi aşmayı kesin bir dille yasaklar:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın! Ama (amacınızı aşıp) saldırganlık yapmayın! Doğrusu Allah saldırganları sevmez.” (Bakara, 2/190)
Namaz her yaratılmışı Yaradan’ına bağlayan o hamd ve teşbihe insanın bilinçli olarak
katılmasıdır. “Bütün varlığın sende özetlenmiş olduğunu bulmak için kendine dön!”
Namaz imanlı insanı o evrensel ibadetle bütünleştirir. Nitekim dünyanın bütün Müslümanları, mihrapları Kâbe istikametini gösteren bütün camilerde yüzleri Mekke’ye dönük olarak namazlarını kılarlarken, aynı nokta etrafında genişleyen halkalar gibi, kalplerini merkezine doğru çeken bu geniş çekim alanıyla bütünleşirler. Namaz öncesi alınan abdest, insanın aslî saflığına dönüşünü sembolize eder; Allah’ın tecellisini karartabilecek şeylerin hepsini böylece insan üzerinden atarak, O’nun en passız aynası hâline dönüşür.
Biz burada, İslâm’ın ve onun evrensel mesajının yayılışının
ardı ardınca gelen halkalarını; tıpkı bütün dünyadaki Müslümanların Kâbe’ye yönelerek
oluşturdukları halkalar misali, aynı merkeze bağlı; fakat git gide genişleyen daireler şeklinde izleyip göreceğiz.