Urartu Efsaneleri - Cendere: Haroğlu Kalesi Efsanesi
10/10
·146 syf.··
2026 28. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 23 Mayıs 2026 23:08
“Varoluş” ile başlayan o mistik ve karanlık yolculuk, “Cendere” ile bambaşka bir noktaya taşınmış. İlk kitapta daha çok kuruluşun, efsanelerin ve karakterlerin dünyasına adım atarken; ikinci kitapta artık entrikanın, ihanetin, savaş stratejilerinin ve kadim inançların tam ortasına düşüyoruz. Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, yazarın Urartu tarihini sadece fon olarak kullanmaması oldu. Kitabeler, yazıtlar, tanrılar, ritüeller, savaş hazırlıkları, döneme ait taş işçiliği, madenler, kutsal ayinler… Hepsi hikâyenin içine öyle doğal işlenmiş ki bir noktadan sonra roman okumuyorsunuz da sanki kayıp bir medeniyetin tozlu kapılarını aralıyorsunuz hissi oluşuyor. Özellikle Maxillus’un inziva sahneleri ve dikenli zincir kehaneti kitabın atmosferini inanılmaz güçlendirmişti. O mistik hava, yaklaşan felaket hissi ve tanrıların gölgesi hikâyenin üstünden bir an bile eksilmiyor. Bunun yanında İşpuini’ye kurulan tuzak ve sonrasında yaşananlar, serinin en çarpıcı bölümlerinden biriydi. Nehir sahnelerini okurken gerilim gerçekten hiç düşmüyor. Ama bence kitabın ruhunu taşıyan karakterlerden biri yine Arame oldu. İlk kitaptaki acısını hâlâ içinde taşımasına rağmen bilgeliği, sezgileri ve taşlara ruh veren o tarafı bu kitapta çok daha etkileyici işlenmişti. Özellikle mağara sahneleri, ayinler ve Airani adına yapılan ritüeller güzel detaylardı. Bir diğer sevdiğim şey ise savaşların sadece “kılıç sallamaktan” ibaret olmamasıydı. Casuslar, sahte kimlikler, psikolojik hamleler, pusular, siyasi hesaplaşmalar… Herkesin birbirini izlediği büyük bir satranç oyunu vardı resmen. Özellikle Ebani ile Felix arasındaki o sessiz zekâ savaşını okumak inanılmaz keyifliydi. Ve tabii ki kitabın sonunda yaşananlar… Güç hırsının insanı nasıl canavara dönüştürdüğünü, ihanetin nasıl bir bedel
1000Kitap
Cendereİnanç Özgen · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 20247 okunma
6/10
·296 syf.··
2026 26. kitabı
·
29 günde okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2026 00:20
Romanın ilerleyişi esnasında araya giren Uşaklıgil'in betimleme pasajlarındaki ağdalı dil çok göze batıcıydı. Romanın karakterlerinden Raci, bu pasajları okusa nasıl da yerin dibine batırırdı diye düşünmeden edemedim. Dönemin toplumunun ( aydın kesiminin dahi) kadına bakışının, kadınlar için nasıl da ölümcül bir cendere olduğunu ve bu bakışın hâlen varlığını sürdürüyor olduğunu bilmek de çok üzücü. Aşk-ı Memnu'da olduğu gibi bu romanda da Uşaklıgil'in aile içi bir yasak aşka, bu kez açıkça değil de ima ederek değinmesi de ilginç.
Mai ve SiyahHalid Ziya Uşaklıgil · Kapra Yayıncılık · 202134,8bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Puan vermedi·112 syf.··
2026 42. kitabı
·
7 saatte okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2026 02:29
Bazı kitaplar vardır, adını duyunca kalbin hafifçe dalgalanır. Bu eser de inceden öyle bir metin. Üzerimde öyle bir tesir bıraktı; hafif buğulu, dingin… 112 sayfalık kısa bir kitap. Daha çok şiirsel bir düzyazı, uzun iç monologlar ve manevi yansımalarla örülü, tefekküre dayalı bir yazı. Bolca papatya, uçsuz bucaksız mavi gökyüzü imgeleri… Hayat bazen bir cendere, bazen zirveye tırmanılan sarp bir dağ, bazen kupkuru bir avuç toprak, bazen de yemyeşil bir gül bahçesi olarak resmediliyor. Yazar, tevekkül, sabır, sebat, teslimiyet gibi kavramları sıkça öne çıkararak, modern dünyada kaybolduğunu düşündüğü gerçek sevgi ve insanın kendi iç dünyasını tanıma sürecini vurgulamaya çalışmış. Ancak kitabı okurken en çok rahatsız eden nokta, bu samimiyetin yer yer didaktik bir tona kayması oldu. Yazar, sevgi, inanç ve sabır konusunda o kadar sık “şöyle yapın, böyle düşünün, böyle hissedeceksiniz” tarzı yönlendirmelerde bulunuyor ki, okur olarak çoğu zaman akıl verme moduna girdiğini hissediyorsun. Gösterme yerine söyleme ağır basıyor. İç monologlar ve yansımalar güzel başlasa da, aynı manevi kavramlar tekrar tekrar vurgulandıkça metin kendini tekrar ediyor ve tefekkür derinliği yerine bir tür manevi rehberlik havasına bürünüyor. Oysa şiirsel düzyazıda imgelerin ve duygunun kendi başına konuşması daha güçlü olurdu bence. Papatya ve mavi gökyüzü gibi tekrarlanan imgeler de başlangıçta hoşken, ilerledikçe biraz süs gibi durmaya başlıyor. Daha özgün ve daha az tekrarlanan metaforlar metne bir tık nefes aldırabilirdi. Sevgi her zaman papatya kadar masum ve gökyüzü kadar berrak değil. Kırılganlıkları, karanlık yanları, çelişkileri de var. Bu çelişkileri daha cesurca yüzeye çıkarmak, kitabı daha derin ve inandırıcı kılabilirdi. Yine de ilk eser olduğunu unutmamak gerekiyor. Samimiyeti
Edebiyat
Sevmeler Bilmeden OlurHülya Gökçe · Cağaloğlu Yayınevi · 20243 okunma
9/10
·136 syf.··
2026 8. kitabı
Ünlü Kerkük türküsünde geçen bir mısrayı eserine ad olarak benimseyen yazar; insanın iki cendere arasında kalmasını 12 Eylül mağduru anne ve babanın oğlu Veciz üzerinden farklı bir tarzda ele almıştır. İnsan olmanın doğasından kaynaklanan çelişkiler, sürpriz hadiseler ve kendine has tarzıyla eser okunmayı hak etmektedir.
Öpsem Öldürürler Öpmesem ÖldümSelçuk Altun · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202583 okunma
Gökbörü Atatürk'e saygı ve minnetle
10/10
·599 syf.··
2025 17. kitabı
·
43 günde okudu
·
Okunma: 20 Aralık 2025 02:52
Öncelikle belirtmek isterim ki Nutuk ölmeden önce her Türk'ün okuması gereken bir eserdir. Atatürk bu eserinde Milli Mücadele dönemini, Osmanlı padişah ve tayfasının ne kadar aciz, yozlaşmış ve teslimiyetçi bir duruma geldiğini, dayatılan Sevr prangasını kırıp, hakkında idam fermanı çıkarılmasına rağmen Bağımsızlık Meşalesini yakarak Samsuna çıkışını ve daha sonrasında yaşanılan çetin mücadeleyi anlatıyor. Uçurumun kenarında yürüyen, Emperyalist Devletler tarafından adeta bir pasta gibi masa başında bölüşülen geriye sadece ismi kalmış olan devleti küllerinden nasıl doğurduğunu okurken tüyleriniz diken diken olacak. Böylesi bir Ateş Çemberi'nde sadece dış düşmanlarla değil içteki işbirlikçi, hainlerle vermiş olduğu mücadele zekâsına bir kez daha hayran bıraktırıyor. En yakın silah arkadaşlarının bile Amerikan mandasını kabul etmesi, hilafet ve saltanatın kaldırılmasına karşı çıkması zaman zaman sizi şok edecek. "Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim" doktriniyle bitâp düşmüş halka adeta can suyu vererek ayağa kaldırmış ve kendisine inanan, boynuna takılmış olan bu ilmeği söküp atmak isteyen, esareti kabul etmeyen vatansever milletiyle beraber yola çıkarak koca bir ulusun kaderini değiştirmiştir. Bunların yanında Atatürk biz Türk Gençlerine de öğütler veriyor. O zamanın cahil, bilinçsiz, padişah ve halifenin ümmet saçmalıklarıyla beyinleri yıkanmış, kula kulluk etmeye alışmış olan halka özgür bir birey olabilme vasfını vermiştir. Bu kadar kısıtlı imkân ve şartlara rağmen bir cendere içinde örgütlemiş bir araya toplamıştır. Yllardır uyutulmuş, unutturulmaya çalışılmış olan Türklük bilincini tekrardan diriltip millete aşılamayı başarmış ve zafere ulaştırmış Başbuğ Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptıkları tüm Türk
NutukMustafa Kemal Atatürk · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202334,5bin okunma
Yabancılığı ortadan kaldırmak!
Puan vermedi
Memmi, 1957 de kaleme aldığı eserinde, sömürgeciliği yalnızca ekonomik ya da siyasal bir sistem olarak değil; insanı içeriden çürüten bir ilişki biçimi olarak ele alır. Tunuslu Yahudi olarak hem sömürgeleştirilen hem de Batı kültürüyle temas hâlinde bir konumdan konuşan Memmi, sömürgeciliğin yarattığı ahlaki, psikolojik ve kültürel yıkımı iki özne üzerinden çözümler; sömürgeci insan ve sömürgeleştirilen insan. Ancak kitabın en çarpıcı yanı, bu iki figürün birbirinden bağımsız değil, birbirini yaratan ve mahkûm eden yapılar olarak sunulmasıdır. Memmi’nin temel sorularından biri şudur: Sömürgeleştirilen insan nasıl olur da kendi kendini bu kadar acımasızca inkâr ederken, aynı zamanda aşırı taleplerde bulunabilir? Sömürgeciden nefret ederken ona hayranlık duyması nasıl açıklanabilir? Bu çelişki, sömürgeleştirilen insanın iç dünyasında parçalanmış bir benliğe işaret eder. Sömürge düzeni, bireyi hem aşağılar hem de ona tek çıkış yolu olarak sömürgeciye benzemeyi sunar. Bu nedenle Yahudi, mutlu bir biçimde sırtını Doğu’ya dönüp Avrupalıların tüm özelliklerini benimseyebilir. Bu durum bir istisna değil, aksine başkaldırıdan önce sömürgeleştirilen insanların çoğunun geçtiği bir evredir. Memmi’ye göre baskı, yalnızca ezileni değil, ezeni de kirletir. Baskı kendisini yine kendi yarattığı koşullarla haklı çıkarır. Ezenin gözünde ezilen, sanki bu yazgıyı hak ediyormuş gibi sunulur. Oysa sömürgeci, zor yoluyla yarattığı kötülükleri, ezilenin “doğası” olarak tanımlar ve böylece şiddetini meşrulaştırır. Baskı, her şeyden önce ezenin ezilene duyduğu nefrettir. Ancak bu nefretin bir sınırı vardır: sömürgeciliğin kendisi. Çünkü sömürgeleştirilen insan ortadan kalktığında, sömürgeci de sömürgeyle birlikte yok olur. Sistem, aynı anda hem kurbanının ölümünü hem de çoğalmasını ister;
Sömürgeci ve Sömürgeleştirilen İnsanAlbert Memmi · Öteki Yayınevi · 199697 okunma