Ve zaman akar, hayat denen oyunun sahnesinde roller değişir. Bir zamanlar annesinin koynunda masum bir bebek olan o çocuk, şimdi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır. Yüreğindeki kırgınlık büyür, sorularına cevap bulamaz. Hayat, beklediğinden daha sert, daha acımasızdır. Düşer, kalkar, yorulur ama devam etmek zorundadır. Çünkü bu dünyada kimse ona durup dinlenme şansı vermez.
Geceleri başını yastığa koyduğunda, içini kemiren o soru hep aynı kalır: "Bütün bunlara gerçekten değer miydi?" Bir lokma ekmek için verilen mücadele, sevdiklerini kaybetmenin sızısı, hayallerin birer birer solup gitmesi… Bunların hiçbiri ona sorulmamıştı. O, yalnızca huzurun içinde yaşamak istemişti ama dünya, ona öğütülmesi gereken bir taş gibi davrandı.
Şimdi dönüp ardına bakınca, annesinin sıcacık kollarını, o masumiyet dolu günleri hatırlar. Zamanında bir an olsun karnında kıpırdayan bir can, şimdi hayata karşı savaşan bir bedene dönüşmüştür. Ama sormaya devam eder içindeki o sessiz ses: "Anne, kim söyledi sana yavrunu doğurmayı?"