• - "... Onun masası hiç gelmeyecek birilerini bekler gibidir. Beklenenin geldiği görülmemiştir. Gelecek olana, gelse de gelmese de boynuna sarılamayacak kadar yorgun bir masa.
    Anadolu’nun saf hali ile öykü o masada birbirine karışır ki ona laiklik denmez. Güzel öyküler çıkar ortaya. Kaybolur gidersiniz kasabanın meydanında.
    Onun masası babacandır. Sanki metrobüse binecek paranız yoksa siz söylemeden anlayıp cebinize sıkıştıracak kadar anlayışlıdır.
    Sevgilinizle küstüğünüz vakit Mustafa Kutlu’nun masasına güvenirsiniz. Sizi barıştıracak olan ancak o masadır.
    Onun masası hiç beklemediğiniz bir anda elektrik zammı, doğalgaz zammı yapmaz. Zam yapmaz zaten Mustafa Kutlu’nun masası. Çünkü onun masası Lidyalıları bugüne kadar hiç tanımamış gibidir. Bulgur verir, yumurta alırsınız.
    O masanın karşısında ellerinizi önce dizlerinize, sonra oturduğunuz koltuğa, saçınıza, başınıza, tekrar dizlerinize, tekrar koltuğa koyarsınız. Aslında ellerinizi nereye koyacağınızı hiç bilmezsiniz.
    Bilmemek ne güzeldir.
    Onun masası ankesörlü telefonları kullanır. Jetonu bitince konuşması kesilir, söyleyeceğini hiçbir zaman dile getirememiştir. Cep telefonunu Uzay Yolu dizisinde görmüş onu da hiç algılayamamıştır.
    Çorapları yırtılınca annesi yamar, tekrar giyer o çorabı.
    Ceketi her zaman boyundan uzundur. Gelecek sene giysin diye iki numara büyük alınmıştır ceket ama boyu artık uzamayacaktır.
    Devlete prim borcu, su borcu yoktur. Kimseye borcu yoktur masanın. Herkes merak ettiği soru şudur: “Bu kadar az maaşla nasıl borçsuz geçiniyor?” Borç istediğine kimse şahit olmamıştır.
    Yıllardır bulunduğu köşede bir de bülbül vardır. O ötmeye başlayınca misafir de susar, ev sahibi de.
    Köyünün şehirde kurulmuş derneklerine düzenli bir şekilde gider, seçimlerinde oy kullanır. Babadan beri Demokrat Partilidir.
    Cem Yılmaz’ın saçma sapan esprilerinin kalitesizliğini bilir.
    O meddahı, Karagöz’ü ve Hacivat’ı sever.
    İlaç deyince asprini, sıcak içecek deyince kahveyi, film deyince Selvi Boylum Al Yazmalım’ı, müzik türü deyince türküyü söyler. Mutfağında manolyaları vardır, onları hiç susuz bırakmaz.
    Sigara içmez ama keyiflenince piposuna tütün koyar.
    Dünyaya misafirdir; en çok bunu bilir.
    Sevinci de üzüntüsü de uzaklaşmış gibidir. Uzaklaşırken treni kullanmıştır. Kompartımanda diğer yolculara mandalina ikram eder.
    Aşkını ve nefretini gömdüğü yeri sadece kendisi bilir.
    Üzerinde yılda bir hikâye kitabı yazılmıştır. Yazılan her hikâyeden bir şiir, yazılmayan her hikâyeden bir roman peydahlamıştır.
    Alışmak ona hiç yakışmamıştır. Sevmiş ama kavuşamamıştır..."
    (Bülent Parlak, İzdiham Dergisi. 8 Temmuz 2017)
  • Aslında romancı olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan da anlayacaksınız ki romancı olamadım. Şimdi ise burada, çocukluğumdan beri babamla ufak tefek de olsa sorunlar yaşayıp, bir nevi sığındığım bu sessiz evde, saf ve düşünceli bir romancı gibi camdan, az ilerideki bahçede çalışan kuyucu ustası ile çırağını izliyordum. Bu sessiz evimiz İstanbul’un ücra bir köşesinde, 6200 nüfuslu Öngören kasabasındaydı. Küçük ve küçüklüğüne uyacak şekilde de sakin bir yerdi. Sabahları yürüyüşe çıktığımda genelde aynı yerde aynı kişileri aynı meşguliyetleri ile görür, en çok da evimizden biraz ileride olan bir konakta çalışan cüceyi görürdüm, her sabah yaptığı alışverişi sonrası kendisiyle selamlaşır, selam sonrası da yeğeni Hasan’dan olan şikayetlerini anlatırdı. Birde huysuz bir babaanne vardı o konakta, babaanne diyorum çünkü ara ara torunları ziyaret ederdi sadece kendisini ve huysuzluğunu da cüce olan Recep çok iyi kaldırıp işlerini rahatlıkla görürdü. Bahçeden gelen tak tak seslerini duyup, düşüncelerimden sıyrıldığımda ise kuyucu ustasının toprağa bir kazık çakmakta olduğunu gördüm, yanındaki çırağı ise sanki bu işleri ilk kez görüyormuş gibi şaşkınlıkla ustasını izlerken aynı anda da sanki bir erkek evladının hayranlıkla babasını izlermiş gibi bakıyordu. Usta kazığı çakmaya devam ediyor, aralarda da durup çaktığı kazığın sağlamlığını kontrol ediyordu. Eski zamanlarda sondaj makineleri kullanılmıyordu ama şu an izlediğim usta ve çırak da kullanmıyordu. Usta kuyucular bir arazide suyun nereden çıkacağını, nerede kuyu kazılacağını binlerce yıldır sezgiyle buluyorlardı. Bu hünerleri, bazı eski kuyucuların kendilerinde Orta Asyalı şamanlar gibi doğa ötesi güçler ve sezgiler vehmetmelerine, yer altı tanrıları ve cinleriyle konuştuklarını ileri sürmelerine yol açıyordu. Hak veriyor olsak da tabii gülüyor ve geçiyorduk bu konuları. Ama usta ve çırağını izlemeyi de bırakıp Nişantası’ndaki daireme gitmeliydim. Babamla sorunlarım olduğunda geliyorum demiştim ya buraya ama bu sefer ki sorun farklıydı hatta çok farklıydı da diyebilirim. Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde dediği gibi, “Tıpkı babasız bir oğul gibi, oğulsuz bir babayı da kimse basmaz bağrına”, çok doğruydu ama en azından bizim sorunlarımız bu şekilde değildi, bu derece ileri değildi. Usta ve çırağın kazık çakma işleri bittikten sonra biraz ilerilerindeki ağacın gölgesine oturmuşlar, poşetlerinden çıkardıkları domates, peynir ve zeytinlerini az biraz zaman önce çırağın sanırım İstasyon Meydanı’ndan getirdiği taze ekmek ve Meltem gazozu ile yemeye başlamışlardı. Meltem gazozu, her ne kadar yerli bir gazoz markası olsa da Coca-Cola ülkeye geldikten sonra, bayilere kredili satışlar yapması, bedava pleksiglas pano, takvim ve hediyeler dağıtmasından sonra fazla satış yapamamaya başlamıştı. Halk da Meltem’in daha ucuz, daha sağlıklı olmasını dinlemeden Coca-Cola içiyorlardı. Okur kızmasın ama kırk yılda bir gazoz içeceksem ben de Coca-Cola içerdim. Bu düşüşe kadar çok iyiydi aslında Meltem, özellikle o güzel Inge isimli Alman mankenini reklamlarında oynatıklarında hemen hemen herkesin elinde vardı, sonra düşüşleri başlamış, ünlü oyuncu Papatya’nın oynadığı reklam filmleri de bu kötü gidişatı durduramamıştı, şimdilerde de işte böyle küçük yerlerde bulunuyordu. Ben de hazır ustalar mola vermişken sessiz evimden çıkıp, Nişantası’ndaki evime gitmek için Chevrolet’imle yola çıkmıştım.

    Daireme girdikten sonra her zaman yaptığım gibi öncelikle arka odaya geçmiş, koleksiyonlarıma baktım. Koleksiyonlarım içinde en sevdiklerim ise gözleri karalanmış, eski gazetelerde sanki ayıp şeyler yapmış gibi gözleri siyah bir şerit ile karartılmış vesikalık fotoğraflar, birkaç tane kadın manken kafaları ve tebdil-i kıyafet parçalarımı koyduğum kutuydu. Kutunun içinde ise melon bir şapka, padişah kavukları, kaftanlar, bastonlar, lekeli ipek gömlekler ve boy boy renkli takma sakallar, peruklar, cep saatlerim ve boş gözlük çerçevelerim vardı. Bazan saatlerce bu şeylere bakarak bu şeylerin ve diğer şeylerin masumiyetini düşünür, İstanbul’u ve kendi hayatımı görürdüm. Kravatlı, beyaz gömlekli, alnının üstündeki saçların döküldüğü, gözlerine kalemlerle daireler çizdiğim ellili yaşlardaki bir adamın vesikalığına bakarken telefonum çaldı ve telefonu açtım.

    “Evet.”

    “Canım, canım, neredesin, nerelerdesin? Günlerdir seni, günlerdir seni arıyorum, ah.”

    Sesini çıkaramamıştım hattaki kadının ve bunu kendisine de söylemiştim.

    “Sesinizi,” dedi kadın, benim sesimi taklit ederek. “Sesinizi. Bana sesiniz diyor. Ben zaten sesiniz olmuşum.” Kısa bir sessizlikten sonra, kartlarına güvenen usta bir oyuncu gibi “Ben Emine’yim” dedi.

    “Tanıyamadım sizi” dedim.

    “Canım, canım. Uzun süredir seni arıyordum, unuttun mu yoksa beni, yazılarını okuyorum uzun zamandır da sana ulaşmaya çalışıyordum. Sensin değil mi? Gerçekten sensin, nasıl tanımazsın beni? Unutamazsın ki beni ama sen. Doğruyu söyle bana, bir tek doğruyu söyle. Beni yıllardır sevdiğini söyle, bir kerecik de olsa söyle yeter. On sekiz yıl bekledim, bir o kadar daha olsa yine beklerim ama sevdiğini söyle bana, yoksa hâlâ hatırlamadın mı beni?”

    “Sevmiştim” dedim.

    “Canım de bana.”

    “Canım…”

    “Ah hayır öyle değil, içten söyle. Dur istersen şimdi söyleme, adresini ver bana, ver adresini yanına geleyim ve gözlerimin içine bakarken söyle. Öyle de bana canım, bu şekil söyle beni sevdiğini.”

    “Hanımefendi lütfen!” Sanki kendim değildim, sanki başkasının telefonu açmış gibi kendimi bilmeden konuşuyordum.

    “Aslında o da burada, yanımda. Zorla konuşturuyor beni. Adresini söyle dememe kulak asma, söyleme sakın adresini, seni bulup… Ahhh oh ahhh.”

    “Alo” dedim sinirlerim iyice bozulunca, cevap gelmeyince tekrardan “Alo” dedim.

    “Benim, ben” dedi sonunda karşıdaki erkek sesi. “Emine dün bana her şeyi itiraf etti. İğreniyorum senden. Senin canına okuyacağım.”

    “Kimsin bilmiyorum ama bir de ne olduğunu söylesen ve sonra beni dinlesen.” Dedim kararlılıkla.

    “Bırak bunları bırak. Seni ne için öldüreceğim biliyor musun? Bu miskin ülkeyi adam edecek askeri darbeye ihanet ettiğin için değil. Ama darbe yapacaklar diye söylemiştim sana, ordu içinde dinci bir grup olduklarını da söylemiştim. Kars’ta başlayan kapalı, İslamcı kadınların, dinci kadınların intiharları da buna hazırlıktı. Seni öldürme sebebim senin yüzünden rezil olan o yurtseverlik işine girişen o gözü pek subaylarla, sürüm sürüm süründürülen o mert insanlarla sonraları alay ettiğin için, üstelik yazılarında kışkırttığın bu maceraya onlar kelle koltukta girerken ve saygı ve hayranlıkla sana kapılarını ve darbe planlarını açarlarken sen oturduğun koltukta rezil ve sinsi hayallere daldığın için, hatta güvenlerini kazanarak evlerine girdiğin bu alçakgönüllü yurtsever insanların arasında hayallerini sinsice uyguladığın için de değil. Seni öldürme sebebim yıllarca kuruntularını, pervasız yalanlarını sevimli şaklabanlıklar, dokunaklı incelikler ve oturaklı sözler kılığına sokup hepimize, bütün bir millete, en başta da bana yutturabildiğin için öldüreceğim seni. Ve her şeyi, bütün bildiklerimizi unutmamız lazım artık.”

    “Dediklerinize bütün kalbimle katılıyorum” dedim. “Şu son birkaç yazıdan sonra bu yazı işinden elimi eteğimi bütün bütün çekeceğimi söylemek isterim.”

    “Sus, yeter artık. Namussuz herif. Aldattın, kandırdın hepimizi. Senin ihanetin yüzünden darbe planlarımız boşa gitti ve o tiyatrocu Zaim bozuntusu önderliğinde Kars’ta bu gece, bir tiyatro oyununda bölgesel bir darbe yapacaklar ama bizimkiler yapmayacak bu darbeyi. Askerin içindeki bizim dinci grup yapmayacak, aksine Atatürkçü subaylar yapacak ve Lacivert’i yakalayacaklar. Zaim ise Atatürkçü söylemleri ile dincilere saldıracak. Oysa her şey Mehdi içindi, Mehdi gelecekti. Adresini ver bana.”

    Korkmuş telefonu kapatmıştım, telefonun da fişini çekmiştim. Meraklı okur belki şu an benim neden korktuğumu, bunlara neler yaparak sebep olduğumu merak ediyor olabilir, rahat olsun ilerleyen kısımlarda buraları kısa ama detaylı bir şekilde anlatacağım. Şu an o telefon konuşmasındaki korkuyu tekrardan hissediyor ve bu konunun üstüne gitmek istemiyordum. Dışarıdan köpek havlama sesleri geliyordu, bazan bu havlama sesleri hoşuma gider bazan ise rahatsız ederdi ama o akşam üstümde olan korkunun etkisi ile tam olarak neler hissettiğimi bilmiyordum. Evin içinde, elimde sigaramla tur atarken dışarıdan, şimdilerde artık neredeyse tamamen yok olmuş bir ses işittim. Bir adam, bir satıcı, köpek havlamalarının devamında bağırıyordu.

    “Boo-zaaaa, iyi boo-zaaaa” diye bağırışını duyunca bozacıya yukarıdan, camdan “bozacı” diye seslendim. “Bekle sen, ben iniyorum aşağı" dedim. Aşağı inerken salonun kapısının yanında yerde duran bavula gözüm kaymıştı. Uzun zamandır açılmayı bekler şekilde orada duruyordu. Babamın bavuluydu ve bana bırakmıştı ve en yakın zamanda da artık açıp içine bakmayı düşünüyordum.

    Bozacının yanına indiğimde, bozacıyı aşağıdan yukarı kısa bir süzdüm. Uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı iyi görünüşlüydü. Çoğu kadınlarda şefkat uyandıracak seviyede çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı.

    “Bozacı, ver bakayım bir boza” dedim.

    “Vereyim Abi” dedi.

    Üzerimdeki korku bozacıdan aldığım sıcak his sayesinde gitmişti. Nasıl gidiyor işler diye sordum ve kötü olmadığını, en azından evde çorba kaynadığını söyledi. Bilmiyordum evde çorba kaynadığını söylemek kötü müydü yoksa gerçekten iyi miydi.

    “Adın ne senin” diye sordum.

    “Mevlut Abi” dedi
    .
    “Mevlut mu yoksa Mevlüt mü?

    Güldü, gülüşünde o şefkat ve çocuksu ifade daha da çok belirginleşti.

    “Mevlut Abi, Mevlut değil “dedi, gülümsedim ben de cevabına. Yorgun ve korkmuş olduğunu fark ettim ve sebebini sordum.

    “Bilmem ki Abi duydun mu demin, köpekler havlıyordu. Severim de itleri ama geceleri sokaklara almıyorlar biz satıcıları, yabancı görüp yanaştırmıyorlar. Isırılmadık mı, kovalanmadık mı her bir şeyi gördüm gecelerde bu itlerden.”

    Tebessüm ettim, “Aslında ne kadar sadık hayvan olduklarını gösterir, benimserler sokaklarını ve bir nevi koruma iç güdüsü ile yabancıyı sokmak istemezler” dedim.

    “Öyle de Abi, ya biz bozacılar ne yapacağız? Zaten marketlere, şişelere fabrikasyon yapıp soktular bozayı. Böyle olunca da çifte darbe yiyoruz. Sabahları tavuklu pilav satamasam o kaynayan çorba da hiç kaynamaz ya evde. Zaten günah da derler köpek bakmaya. Her akşam benden boza alan, boza almasa da yanına çağırıp sohbet eden hoca efendi var bir tane, ona sorayım ben bir günah mıdır değil midir diye. Ama Allah’ın yarattığı cana bakmak, beslemek neden günah olsun onu da hiç anlamam ya.”

    Sevmiştim bozacıyı. “Doğru söylüyorsun” dedim. “Köpeklere şeytan deriz de Kur’an’da geçen mağarada uyuya kalanları, onların yanındaki köpeği, Kıtmir’i hiç düşünmeyiz.”

    “Doğru söylersin be Abi,” güldü, kafasını sağa sola salladı. “Hem köpeğin olduğu yere melek girmez deriz hem de cennette köpek var diye yazan Kur’an'ı okuruz, iman ederiz. Ama Edirne yolunda bir kazaya da sebep olmuş bir köpek, ahan da bu arabanın aynısından (gösterdiği arabayı benim arabam diye söylememiştim) bir arabanın önüne çıkmış, genç ve güzel bir kadın da canından olmuş, yanında da sosyetik bir iş adamı varmış.”

    “Öyle tabii Mevlut, neler değişmedi ki bu süreçte. Bak sana isminle de ilgili bir şeyler söyleyeyim. Hazreti Muhammed zamanında mevlit okutmak mı vardı? Ölüye kırk töreni yapmak, ruhu için helva ve lokma döktürmek mi vardı? Minareye çıkıp sesim ne kadar güzel, Arapçam nasıl da Arap gibi deyip kibir kibir kibirlenerek, zenne gibi kırıta kırıta makamla ezan okumak mı vardı? Mezarlara gidip yakarıyorlar, ölülerden medet umuyorlar, türbelere gidip putperestler gibi taşa tapıyorlar, bez bağlıyorlar, adak adıyorlar. Şarkı gibi Kur’an okuyorlar. Bu akılları veren tarikatçılar mı vardı Hazreti Muhammed zamanında.”

    “Aman Abi, sen çok derinlere girdin, ben bilmem bu kadar derin mevzuları. Dur ben hele bozanı vereyim senin, lafa daldım unuttum.”

    Eğilip, bana bozamı hazırlarken cebinden küçük bir tahta kaşık düşürdü. Ses de çıkmamıştı hiç, fark etmemişti de. Bir anı olarak, bu akşamın hatırası olarak koleksiyonuma ekleyeyim diye kaşığı almış, ceketimin cebine atmıştım. Şimdi dikkatli okur burada der ki neden ceket yazdım ve ceketimin cebine diye uzattım, aslında direkt bir şekilde cebime de diyebilirdim. Cebimden bir tane “Yeni Hayat” karamelasından çıkartıp, bozanın ücreti ile beraber Mevlut’a vermiştim.

    Bozamı evde içtikten sonra dışarıda yürümeye başlamış, aklıma da geçen Türkan Şoray benzeri bir kadın ile geçirdiğim karlı gecenin aşk halleri gelmişti. Türkan Şoray benzeri kadını düşünerek yürümeme devam ediyor, Vali Konağı Caddesi’nde iki tane otobüsün güm diye birbirine çarptığı kazanın yanında bulmuştum kendimi, sanki biri de içindeki yolcuların cüzdanlarını alıyordu. Bu aralar fazlasıyla olan otobüs kazalarına bir yenisi de Nişantası’nda eklenmiş, bu otobüs kazaların sık olmasına anlam veremeyip, otobüslere de daha fazla durup bakmadan yürümeme devam etmiştim. Bir ara ayağım tökezledi ve düştüm, yaşlı bir amca bana, bir şeyin var mı evlat diye sordu, ben de, var dedim, geçen babam öldü ve yeni gömdük, boktan herifin tekiydi, hep içerdi ve annemi döverdi, bizi burada istemedi, ben yıllarca Viranbağ’da yaşadım dedim. Neden böyle dedim bilmiyordum. İhtiyar da anlıyordu belki söylediklerimin hiçbirinin doğru olmadığını. Ama babam ölmüştü ve bana da kapının yanında duran bavulu bırakmıştı. Alaaddin’in Dükkanı’na geldiğimde burayı sevdiğim için en azından camdan içeri bakayım diye düşündüm ve işte o anda, sanki bir kitap okumuş ve tüm hayatım değişmiş gibi tüm hayatım değişmişti. Belki de dikkatli okur anlamıştır, dikkatsiz okur da bu ne diyor bu kadar satır diye düşünmüştür. Alaaddin’in Dükkanı’nın önünde katilim vurmuştu beni, katil diyeceklerdi artık ona, ama ben de bir ölüydüm artık. Vurulmamın etkisi ile ciğerlerimdeki tüm hava boşalmış, kalp atışlarım durmuş ve ölmüştüm. Dükkanın önünde, soğuk betonun önünde bir cesettim artık. Son nefesimi de vereli çok olmuştu, kalbim çoktan durdu ama alçak katilim, o rezil herif beni vurduktan sonra öldüğümden emin olmak için nefesimi bile dinlemedi, nabzıma da bakmadı, o iğrenç herif çünkü beni öldürdüğünden daha yere düşüşümden emin olmuştu.
  • Geçmişin hatırına, akreple yelkovan geri döner mi?

    (Sahnede ki bankta oturan Aslı, cep telefonuyla oynayıp saçma sapan fotoğraflar çekmektedir. Sağ taraftan sahneye giren Alp, Aslıyı görür. Göz göze geldiklerinde fonda bir aşk şarkısı başlar, ardından ışık loş hale gelir. Sahne normale döndüğünde Alp tereddüt eder ama sonra Aslının yanına gider...)
    ALP – Merhaba, yanınız boş mu?
    ASLI – Pardon?
    ALP – Özür dilerim.
    ASLI – Pardon?
    ALP – Yabancı mısınız? (Kendi kendine.) Alp ne salaksın! Yabancıysa nasıl cevap verecek bu soruya, hiç kafan basmıyor hiç!
    ASLI – (Hafif gülümseyerek rolünü devam ettirir.) I am from England.
    ALP – Ben de severim İngiltere’yi (Yanına oturur.) Bir de İngilizce bilsem, tam süper olacaktı. Çok güzelsin ve çok tatlısın, kayısı reçeli gibi. Ne diyorum ben ya?
    ASLI – Do u speak English?
    ALP – English, evet severim. Yeah English! Şansıma bak ya, her neyse iyi günler hanımefendi. Sizinle konuşamamak beni delirtiyor.
    ASLI – Delirtiyor?
    ALP – Evet delirtiyor. Acayip hissediyorum, şey gibi… (Aslı tip tip bakar.) Şey değil ya şey gibi
    yani bir çiçeğin kokusunu koklamak isteyip de koklayamamak gibi.
    ASLI – Enteresan.
    ALP – Evet enteresan, yani böyle enteresan şeyler oluyor bana şu an. (Birden şok olur.)
    Pardon? Türkçe biliyor musunuz?
    ASLI – Ben Türk’üm zaten
    ALP – Siz öyle konuşunca, ben sizi yabancı zannettim.
    ASLI – Komik görünüyordunuz, ben de bozmak istemedim.
    ALP – Pot kırdım sanırım.
    ASLI – İsmin Alp mi?
    ALP – Evet.
    ASLI – Ben de Aslı, memnun oldum.
    ALP – Ben de. Burada mı yaşıyorsunuz?
    ASLI – Hayır, akrabaların yanına geldik, normalde İngiltere’de yaşıyorum.
    ALP – İngilizcenin nereden geldiği belli oluyor.
    ASLI – Evet.
    ALP – Peki neden orada yaşıyorsunuz?
    ASLI – Asıl sormak istediğin soru bu mu?
    ALP – Hayır, sadece zemin hazırlıyorum.
    ASLI – Bence direkt sorman gerekiyor.
    ALP – Emin misin? O zaman beni sapık sanabilirsin.
    ASLI – Saçmalama senden hoşlanmasam, seninle konuşmaya başlamazdım değil mi?
    ALP – Aslında evet, neden geveledim ki?
    ASLI – Sor.
    ALP – Tamam, benimle evlenir misin?
    ASLI – Saçmalıyorsun!
    ALP – Bu en son soru olacaktı, pardon. Tamam, sevgilin var mı?
    ASLI – Var. Ne oldu? Kıyamam kaldın öyle.
    ALP – Böyle bir cevap beklemiyordum açıkçası.
    ASLI – Biliyorum. Bir daha alalım mı?
    ALP – Tamam, sevgilin var mı?
    ASLI – Yok.
    ALP – Sizin kadar güzel bir bayanın yalnız olmasını anlayamıyorum doğrusu.
    ASLI – Bak ama saçmalıyorsun.
    ALP – Neden ki?
    ASLI – Var dediğimde üzülüp, büzülüyorsun. Yok dediğimde olmamasını anlayamıyorsun karar ver.
    ALP – Benim olmanı istiyorum!
    ASLI – Mal mıyım ben?
    ALP – Of, iyice bok ettim (Ağzını kapatır.) Yani iyice saçmaladım değil mi?
    ASLI – Evet.
    ALP – Peki… Yaşın kaç?
    ASLI – Mantıken aynı yaştayız ya da benden bir yaş büyüksün. Neden bu soruyu sordun ki?
    ALP – Tanımak için sanırım.
    ASLI – Başka bir soru bul.
    ALP – Çalışıyor musun?
    ASLI – Evet, bir barda striptizciyim.
    ALP – Anladım.
    ASLI – Neden garipsedin ki?
    ALP – (Gevelemeye çalışır.)
    ASLI – Doktorum.
    ALP – Süper.
    ASLI – Çok ilginç, doktor olunca süper, striptizci olunca yüzün değişti. Devam et bakalım.
    ALP – Bu benim suçum değil ki.
    ASLI – Benimde de değil. Her neyse, peki biz çıkarsak kuralların illâ ki olur değil mi?
    ALP – Evet, mesela eteğe karşıyım.
    ASLI – (Kahkaha atar.) O niye?
    ALP – Bir erkek senin bacaklarına bakarsa ben kendimi kötü hissederim, anlıyor musun? Hem niye etek giymek istiyorsun ki?
    ASLI – Ben sana kot giyme diyor muyum? Sen niye beni kısıtlıyorsun?
    ALP – Allah Allah ya, ne alakası var.
    ASLI – Tamam, tartışalım mı?
    ALP – Tamam olur.
    ASLI – Söyle bakalım, neden etek giymemi istemiyorsun?
    ALP – Dedim ya, erkeklerin bacaklarına bakmaları hoşuma gitmez. Şimdi diyelim sen etek giydin (Canlandırır.), karşıdan biri geliyor ve bacaklarına böyle öküz öküz bakıyor. Ne bakıyorsun hayvan! Hayır, yani ben de bakıyorum ama öyle öküz öküz değil. (Pot kırmıştır. Aslının bakışlarından sonra kırdığı potu düzeltmeye çalışır.) Ama bu öküz şimdi ilk defa görmüş gibi bakıyor.
    ASLI – Demek sen de bakıyorsun?
    ALP – Sevgilim varken bakmıyorum.
    ASLI – Ya siz ne biçim insanlarsınız?
    ALP – Neyimiz varmış?
    ASLI – Hem sana bakılmasından hoşlanmam diyorsun, hem de başkalarına bakarım diyorsun. Bu ne saçmalık?
    ALP – Ama sevgilim varken bakmıyorum dedim.
    ASLI – Dürüst olalım, bakıyorsundur.
    ALP – İyi de, göze hapis konulabilir mi?
    ASLI – Ne kadar yalancısınız.
    ALP – Allah Allah ya, sizin kadar profesyonel olamıyoruz maalesef.
    ASLI – Bir saniye bir saniye, sen bize yalancı mı diyorsun?
    ALP – Estağfurullah
    ASLI – Arapça’da estağfurullah aynen demekmiş.
    ALP – Aynen
    ASLI – Yani aynen mi diyorsun?
    ALP - Aynen
    ASLI – Bu taş çok ağır geldi.
    ALP – Sizinkiler de öyleydi hanımefendi.
    ASLI – Ben doğruları söyledim
    ALP – Ben de… Bir de sizin şu ayna manyaklığınıza ne demeli?
    ASLI – Ne varmış?
    ALP – Uzaylı olsam ayna sizi doğurdu zannederim.
    ASLI – O nerden çıktı?
    ALP – Hayatınız aynaya bakmakla geçiyor.
    ASLI – Kendimize bakmak suç mu yani?
    ALP – İyi de, sevgilinize o kadar çok bakmasınız be!
    ASLI – Tekrar genelleme yapıyorsun.
    ALP – Ne yani, sen de yapıyorsun.
    ASLI – Saçmalıyorsun şu an.
    ALP – O niye?
    ASLI – Siz de futbol bağımlısısınız, hiçbir maçı kaçırmazsınız.
    ALP – Gündemi takip ediyoruz.
    ASLI – Maç izlemek gündem mi?
    ALP – Evet, hem maç izlerken zevk alıyoruz.
    ASLI – Biz de aynaya bakarken aynı zevki alıyoruz
    ALP – Peki, siz kızların tuvalet sevdası ne olacak? Bir yere gidildiğinde hemcinsiniz olmasın… Bak sayısı fark etmez. Hemen kaş göz anlaşmasıyla “Tuvalet” sözü duyulduğu an aynı anda tuvalete gitmeyi nasıl başarabiliyorsunuz? Yani muhteşem bir anlaşma. Evden çıkmadan önce saatlerinizi ayarlamanız gerekiyor. Ayna anda tuvalete gidip… (Canlandırır.) -Ay seninde mi geldi canım. -Ay valla benim ki de geldi. -Haydi o zaman el ele tutuşup sıç(Aslı keser.)
    ASLI – Saçmalama, tabi ki aynı anda ihtiyaç gidermesi yapmıyoruz.
    ALP – Neden aynı anda tuvalete gidiyorsunuz o zaman?
    ASLI – Biz kızlar, sizin gibi rahat olamıyoruz da o yüzden. Ya konuşulması gereken özel bir şey vardır ya da transfer edebileceğimiz özel şeyler.
    ALP – Şey mi (Elleriyle kuş uçma hareketlerini yapar.)?
    ASLI – Evet ped. Zaten şu regl sizde olsaydı, o zaman neler yapardınız çok belli.
    ALP – Ne yapardık?
    ASLI – (Kız erkek rolüne bürünür.) -Senin ki geldi mi bilader? -Yok lan, tık yok. - Dengesiz bilader ondan. -Oğlum, sen dengesizsin de ondan…
    Aranızda ki ped transferi halka açık olur kesin, sigara ister gibi. (Devam ettirir rolü.) -Versene bir çift kanatlı. - Az kaldı oğlum. - Lan ver, ben alırım birazdan. Ya da kesin böyle abuk sabuk espriler üretirsiniz. (Devam ettirir rolü.) Ne biliyim senin ki kurşunlu mu, kurşunsuz mu?
    ALP – Ne kadar komik
    ASLI – Bence komik
    ALP – Peki pijama partisine ne diyeceksin?
    ASLI – Pijama partimizin nesi varmış? Sizin içmek için toplanmanız gibi bir şey. Hem erkekler pijama partisi yapsa o da komik olur. Yatağın üzerinde oturup sohbet eden, atletli ve kıllı erkekler…
    ALP – Yine genelleme yapıyorsun.
    ASLI – Tamam, kapatalım bu konuyu.
    ALP – Peki.
    ASLI – Ben kalkıyorum.
    ALP – Neden?
    ASLI – Gitmem gerekiyor.
    ALP – Peki ama neden?
    ASLI – Sapık mısın ya? Sebebini neden söylemek zorundayım ki sana? Kimsin sen?
    ALP – Neden yalan söylüyorsun ki? Rahatsız oldum demen yeterli. Sen otur, ben kalkarım.
    ASLI – Tamam kalk.
    ALP – Emin misin?
    ASLI – Evet
    ALP – Peki ben kalkarsam, ne yapacaksın burada tek başına?
    ASLI – Sen gelmeden önce ne yapıyorsam onu yapacağım.
    ALP – Ne yapıyordun ki?
    ASLI – Önümde oturan yaşlı çifti izliyordum.
    ALP – Ben de onları izlemek için geldim zaten.
    ASLI – Siz erkekler hiç yalan söyleyemiyorsunuz.
    ALP – Ne yani, yaşlı çiftleri sadece bayanlar mı izliyor?
    ASLI – Resmen benden hoşlandın, neden söylemekten çekiniyorsun ki?
    ALP – Allah Allah, o çifti izlemeye geldim. Of! Söylemek istemiyorum, çünkü… ( Aslı sözünü keser.)
    ASLI – Çünkü?
    ALP – Çünkü sözümü kestin. Her neyse gidiyorum.
    ASLI – Bir saniye, senin burcun neydi?
    ALP – İkizler
    ASLI – Belli.
    ALP – Belli olan ne?
    ASLI – Bir dakikada unutursun, testler öyle söyler.
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Hemen aldatırsın, hiç düşünmeden.
    ALP – Allah Allah, babanın burcu ne?
    ASLI – İkizler ne var bunda?
    ALP – O zaman annene söyle, baban anneni aldatıyor. Ne oldu sustun?
    ASLI – Biz neden tartışmaya başladık ki?
    ALP – Bilmem.
    ASLI – Ben konuyu değiştireyim o zaman. Sen gelmeden önce bir haber okumuştum, dur sana da okuyayım (Yanında ki gazeteyi alıp haberi okumaya başlar.) Türkiye´de bir ilk oldu ve Avrupa Birliği Hibe Fonu´yla AB standartlarına uygun tuvalet yaptırıldı. Gaziantep´in Türktepe Mahallesi´nde, tarihi Kültür Yolu üzerine yaptırılan ve 80 bin euroya mal olan tuvalet oldukça konforlu. Alafranga olarak yapılan tuvalette; müzik sistemi, sensörlü çeşmeler, çocuk bezi değiştirme bölümü ve klima bulunuyor.
    ALP – Güzelmiş. Ben oraya sıçmaya kıyamam… Peki, bunun bir süresi var mı?
    ASLI – Ne gibi?
    ALP – Yani zaman tutuyorlar mıdır?
    ASLI – Sanmam.
    ALP – O zaman kötü. Ben oranın müşterisi olsam, çıkmam tuvaletten. Düşünsene sıcaktan bayılıyorsun dışarıda içeriye giriyorsun serin serin çıkar mısın? Çıkmazsın tabi bir de başlamışsın tam olaya… Tam bitmiş çıkacaksın en sevdiğin parça nedir?
    ASLI – Grup Gündoğarken’den; ”Seni gördüğüme sevindim.” Bayılırım.
    ALP – Ciddi olamazsın, ben de bayılırım. Her neyse, işte düşün, en sevdiğin parça çalıyor. Uzatırsın, o bitene kadar orada böyle beklersin. (Aslı güler.) Ama öyle değil mi?
    ASLI – Çok tatlısın
    ALP – (Ufak bir çocuk gibi) Geyçekten mi?
    ASLI – Evet
    ALP – Sen de öylesin.
    ASLI – Ben söyledim diye söylemene gerek yok.
    ALP – Gerçekten öylesin.
    ASLI – Bence kibarlık olsun diye söylüyorsun.
    ALP – Of! Neden takılıyorsun buna?
    ASLI – İçten söylediğinden emin olmak istiyorum, takılırım tabi ki.
    ALP – İçten olmasa niye söyleyeyim ki?
    ASLI – İşte, ben söyledim diye.
    ALP – Yine mi tartışıyoruz?
    ASLI – Arkadaşım Birben’e çok benziyorsun.
    ALP – Birben mi? O ne biçim isim ya?
    ASLI – Nesi varmış?
    ALP – Enteresan. İlk defa duyuyorum. Şiir gibi… Bir ben vardı, benden uzakta… Oysa ki benlerim çok yakında.
    ASLI – Komik
    ALP – Teşekkür ederim. Ne zaman gideceksin İngiltere’ye?
    ASLI – Hiçbir zaman
    ALP – Kesin dönüş mü yaptın?
    ASLI – Hayır, ben burada yaşıyorum.
    ALP – İngiltere’de yaşıyorum demiştin.
    ASLI – Yalan söyledim.
    ALP – Neden ki? Sapık mı sandın beni?
    ASLI – Saçmalama lütfen aşkım ya.
    ALP – Tamam aşkım.
    ASLI – Yarın ne yapıyoruz?
    ALP – Deniz kıyısında çay içeriz birtanem.
    ASLI – Deniz kıyısına bayılırım, bilirsin.
    ALP – Bilmem mi? Ben de sana bayılıyorum.
    ASLI – (Çocuklaşır.) Yaaa, bak kızaracak yanaklarım yine.
    ALP – Kızarsın o elma yanakların senin, yerim onları ben, yerim!
    ASLI – Aşkım burada tanışmıştık, hatırlıyor musun?
    ALP – Unutur muyum birtanem? Biraz gürültülü bir şekilde olmuştu ama... Ne yapalım, hem boşuna dememişler;”İlk aşklar kavgayla başlar” diye.
    ASLI – Kesinlikle katılıyorum, sevgilim benim.
    ALP – Gözlerini kapatır mısın?
    ASLI – Neden?
    ALP – Sadece iki saniye için. Aç deyince aç.
    ASLI – Tamam.
    ALP - (Ayağa kalkıp toparlanır. Bir iki deneme yapar. Aslının önüne diz çöküp, cebinden söz yüzüklerini çıkartır. İşaret verir. Grup Gündoğarken – Seni gördüğüme sevindim şarkısı çalmaya başlar.) Açabilirsin şimdi.
    ASLI - (Aslı gözlerini açar ve yüzükleri görür, şok geçirir.) İnanmıyorum, evlenme teklifi mi bu?
    ALP – Yok hayatım, söz yüzüklerimiz. Yani yüz de ellisi diyelim.
    ASLI – Şoktayım şu an. Bizim parçamız bu da, inanmıyorum ya!
    ALP – Sevgilim, aşkım, birtanem, hayatımın anlamı, güzellik abidem... Sen hayatıma girdin gireli bu hayat hiç olmadığı kadar güzel olmaya başladı. Sen, seni, seninle yaşamama izin verir misin? Beni benden daha çok seven sen, benimle evlenmeye, bir yuva kurup ölünceye dek benimle birlikte olmaya, iyi günde, kötü günde her daim yanımda olmaya, aşkımızı ölümsüzleştirmeye söz verir misin?
    ASLI – (Duygulu ve titrek sesiyle) Tabi ki sevgilim (Yüzükler parmaklara geçer. Deli gibi sarılırlar. Birden Aslı şiddetle Alp’i itmeye, Alp ise tekrar sarılmak için onu çekmeye başlar.
    Aslı ağlamaklı, vurmaya çalışır. Alp geri kaçar.)
    ALP – Yemin ederim sandığın gibi değil, yemin ederim.
    ASLI – Nasıl ya? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Söyler misin, ne yaptım Alp!?
    ALP – Nasıl inanırsın aşkım? Ben seni bu kadar severken, böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünürsün? Sevgilim alkollüydüm gerçekten, yemin ederim. Ne yaptığımı bilmiyordum.
    ASLI – Sen ne biçim bir insansın ya! Nasıl ne yaptığını bilmiyordun? Fotoğraf bile çekilmişsin!
    Ne yüzle? Her şeyi geçtim, benim arkadaşımla, Birbenle nasıl yaparsın
    ALP – Hayatım, aşkım, her şeyim inan bana. Durum bildiğin gibi değil. Birben’in tuzağı bu, yüzleştir bizi istersen.
    ASLI – Bana verdiğin sözü tutmadın Alp! Sen benim kahramanımdın. Sen benim en sevdiğimdin. (Yüzüğü çıkartıp suratına atar. Alp yüzüğü alır cebine koyar.) Artık gözümde bir hiçsin! Hiç! (Tam gidecekken geri döner. Mutlu ve sevinçli bir şekilde sarılır Alp’e.) Aşkım çok
    özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim, beni affedebilecek misin?
    ALP – Tabi ki sevgilim, (Yüzüğü tekrar takar.) seni çok seviyorum. Nasıl öğrendin peki?
    ASLI – Birben her şeyi anlattı. Zaten hiçbir şey olmamış.
    ALP – Hatırlamıyorum demiştim.
    ASLI – Biliyorum birtanem, biliyorum. Sana nasıl güvenemedim, neden dinlemedim bilmiyorum. Beni affet aşkım.
    ALP – Çoktan unuttum birtanem. Bak atalarımız boşuna dememişler.
    ASLI – Ne demişler?
    ALP – Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır diye.
    ASLI – Bu durumda Tilki ben mi oluyorum yani?
    ALP – (Gayet mutlu normal) Evet
    ASLI – (Ciddi) Ben mi oluyorum Tilki Alp?
    ALP – Evet tatlım
    ASLI – (Sert bir şekilde) Bu durumda Tilki ben mi oluyorum ALP!
    ALP – Yok kıyamam yok canım. Tilki de benim kürkçü dükkanı da sen değilsin canım benim.
    ASLI – (Gülümser) Ya ben seni çok seviyorum.
    ALP – Ben de hayatım, içimde sana karşı o kadar büyük bir sevgi var ki. Seni sevgimle boğmaktan korkuyorum. Görüşmeden geçen 1 haftada öyle özledim ki. Her anımı seni
    sevmekle geçiriyorum…
    ASLI – Beni affetmen için Allah’a o kadar yalvardım ki.
    ALP – Cumaya mı gittin tatlım?
    ASLI – Alp!
    ALP – Özür dilerim canım.
    ASLI - Bugün beni görmek istemeyeceğinden korktum.
    ALP – Kıyamam sana.
    ASLI - O kadar çok korkuyordum ki, beni bırakıp gitmenden. Ben sana doyamıyorum aşkım, asla da doyamam. Biliyor musun, kokunu hissetmediğim o bir hafta, nefessiz kaldım.
    ALP – Doğaldır aşkım parfüme bayıldığım parayı biliyorsun.
    ASLI – Alp!
    ALP – Pardon aşkım özür dilerim devam et sen.
    ASLI - Seninle cennete benzeyen odam, sensiz soğuk ve karanlıktı.
    ALP – Elektrikler mi gitti evde?
    ASLI – Alp ağlayacağım şimdi ama!
    ALP – Özür dilerim sevgilim benim.
    ASLI - Sensiz çok yalnızdım, sensiz çok çaresiz… Sen yokken yatağım bile o kadar büyük geldi ki, boğulacağım sandım.
    ALP – Hayatım bak karışmayım karışmayayım diyorum. Sen tek kişilik yatakta yatmıyor musun? Nasıl büyük gelebilir ki ya?
    ASLI – Alp burada moda girdim! Sen neden girmiyorsun moda! Söyler misin Alp sen neden girmiyorsun!
    ALP – (Aslının birden çıkışıyla ufalmıştır resmen.) Şu andan itibaren giriyorum sevgilim. Bak girdim ağlıyorum hatta ühühü
    ASLI – Kıyamam sana. İyi ki beni affettin sevgilim. Seni gerçekten çok ama çok seviyorum.
    (Sarılırlar.)
    ALP – Hoş geldin hayatım.
    ASLI – Hoş bulduk. Saçımı beğendin mi?
    ALP – Evet, her zamanki gibi
    ASLI – Nasıl her zaman ki gibi?
    ALP – Her zaman ki gibi güzel işte aşkım.
    ASLI – Hayatım kuaförden geliyorum.
    ALP – Of! Birinci çinko.
    ASLI – Demek kuaföre gitmeme gerek yok? Her zaman çirkinim, öyle mi?
    ALP – Ya saçmalama, ben seni her halinle seviyorum.
    ASLI – Ne yani, çirkin olduğumu kabul mü ediyorsun?
    ALP – Of! İkinci çinko.
    ASLI – Tamam Alp, iltifatların için teşekkür ederim. Ben senin için güzelleşeyim, sen bana bu şekilde davran. Çok mu çirkinim? Söyler misin, çok mu çirkinim?
    ALP – Estağfurullah
    ASLI – Alp! Estağfurullah Arapçada aynen demekti.
    ALP – Tombala… Ne alakası var hayatım ya, Arabistan’da değil, Türkiye’deyiz. Lütfen, beni hep yanlış anlıyorsun. Ben, saçını yaptırmasan da çok güzelsin, her halini beğeniyorum demek istemiştim. Sen benim meleğimsin, seni ilk gördüğümde dedim ki: ”Ulan, bu melek cennetten nasıl düştü buraya. Hayır düştü de bir yeri nasıl acımadı” dedim sonra “Ulan dedim bakıyorum. Melek mi Paris Hilton mu o olsaydı çok güzel olurdu (Aslının bakışından sonra.)
    ama ondan bile daha güzel.” Dedim yani Meleğim diye boşuna demiyorum.
    ASLI –(Çocuklaşır.) Geyçekten mi?
    ALP – Gerçekten bebeğim, çok güzelsin. Makyajın çok güzel.
    ASLI – Onu biliyorum geç.
    ALP – Saçların güzel
    ASLI – Onu da biliyorum geç.
    ALP – Kıyafetin güzel, küpeler falan her şeyin süper ohh…
    ASLI – Bir ses duydun mu?
    ALP – (Bozuntuya vermemeye, çalışır bir yandan da poposunu yeller.) Yo, duymadım. Ne sesi?
    ASLI – Senin olduğun yerden geldi. Telefonunu falan mı düşürdün yere? (Aslı Alp’in yanına doğru gelirken)
    ALP – Yo, yo, yo bu taraf sağlam, bu taraf sağlam gelmene gerek yok bu tarafa.
    ASLI – Bu koku da ne? İğrenç! Ne kadar iğrenç bir koku bu ya
    ALP – Abartma öyle kokmaz o.
    ASLI – İnanmıyorum sana. Of! Alp bunu yaptığına gerçekten inanmıyorum.
    ALP – Ne yapayım? Tuttum, sıktım popomu sıkabildiğim kadar, her zaman geri kaçardı bu sefer kaçmadı. Pof dedi çıktı. Ne yapabilirim, insani bir ihtiyaç nihayetinde.
    ASLI – Of iğrençsin Alp . Sevgilim yanımda osurdu, şaka gibi.
    ALP – Allah Allah! Gören de adam öldürdüm sanacak. Osurduk be! Amma abarttın.
    ASLI – Ben senin yanında burnumu karıştırıyor muyum? Balgam çıkartıyor muyum? Iyy,
    osuruyor muyum?
    ALP – Osur. Ben karışıyor muyum? Hem evde osurmadım, açık havada osurdum. Dağılır bu anlıyor musun?
    ASLI – Anlamıyorsun. Açık hava, kapalı hava söz konusu değil. Benim yanımda osurdun Alp.
    ALP – Tamam Aslı, sen de osur fitleşelim.
    ASLI – Kusura bakma, ben senin kadar pis olamam.
    ALP – Beni takdir edeceğine ne yapıyorsun.
    ASLI – Neyini takdir edeceğim?
    ALP – Ne kadar güzel, maske takmıyorum tamamen doğalım.
    ASLI – Kusura bakma ama bu hayvanlık, doğallık değil.
    ALP – Hayvanları seviyorsun ama.
    ASLI – Tamam Alp, kapatalım şu konuyu.
    ALP – Ben açmadım zaten bu konuyu, açan tarafım da ayda yılda bir konuşuyor.
    ASLI – Of iğrençleşme.
    ALP – Tamam.
    ASLI – Annem diyor ki: ”Artık istemeye, gelmeyecek mi seni?”
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – 8 yıl oldu deyo, ne zaman resmiyete dökeceksiniz deyo, daha ne kadar daha böyle sürecek merak ediyorum deyo.
    ALP – Baban ne deyo?
    ASLI – Bir şey demiyor, bir şey demedi yani. Ne alakası var?
    ALP – Baban bir şey demiyorsa, annen diyorsa 1-1 beraberlik var ama. Şimdi anneyi dinlersek baba kırılır bize. Üzülür yani.
    ASLI – Ne yani, beni istemeyecek misin?
    ALP – Ne alakası var? Ben sadece 8 yıl lafına taktım, ne olmuş 8 yıl olmuşsa? Dün böyle bir şey demiyordu?
    ASLI – Uzun olduğunu anlatmaya çalışıyor aşkım, anladın mı?
    ALP – Ne yani 7 yıl 12 ay 29 gün uzun değil de, 8 yıl mı uzun gelmiş? Bir günde vahi mi inmiş kadına?
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun anladım. Ne yani bitti mi, içinde ki sevgi?
    ALP – Ya ne alakası var? Sadece evlilik beni korkutuyor, büyük bir sorumluluk bence. Emin olmadan böyle bir riske girmek istemiyorum sadece.
    ASLI – Evlenmeden nasıl bilebiliriz ki?
    ALP – Nasıl olacak peki?
    ASLI – Üstesinden geliriz.
    ALP – Ben evlendikten sonra, maddi problemler yüzünden aşkımızın bitmesinden korkuyorum.
    ASLI – Üstesinden geliriz sevgilim. Yeter ki aşkımız bitmesin, yeter ki her daim birbirimizi sevelim. Hem bak ben de çalışırım, birlikte üstesinden geliriz.
    ALP – Ne dedin sen?
    ASLI – Üstesinden geliriz dedim?
    ALP – Ondan sonra
    ASLI – Bende çalışırım dedim.
    ALP – (Sert) Ne!
    ASLI – Bende -
    ALP – Ne!
    ASLI – Be-
    ALP – Ne! (Delirmiştir.) Ulan Alp’in karısı çalışıyor dedirtir miyim lan ben? Yok öyle şey. Bunu duymamış olayım Aslı!
    ASLI – Ya hayatım saçmalama. Elim ayağım tutuyor. Evde oturmak için evlenmiyorum. Seni seviyorum ve seninle mutlu bir yuva kurmak, çocuklarının annesi olmak, birlikte yaşlanmak için evleniyorum.
    ALP – Aslında mantıklı düşününce, çalışmamak benimde işime gelir. Doğru diyorsun. (Birden değişir.) Ya sen ne akıllı bir kadınsın. Seni seviyorum ben ya. (Sarılırlar. Loş ışık verilir.)
    ASLI – Saat geç oldu aşkım, zar zor çıktım evden. Ne oldu? Çok merak ettim.
    ALP – Öyle önemli bir şey yok canım. Sadece seninle paylaşmak istediğim ve içimi kemiren bir şey var.
    ASLI – Nedir o birtanem?
    ALP – İstersen otur Aslı.
    ASLI – Neden bu kadar soğuk konuşuyorsun Alp, bir şey mi oldu?
    ALP – Aslı hiç uzatmayacağım. Ben tekrardan aşık oldum.
    ASLI – Nasıl yani?
    ALP – Seni bugüne kadar aldatmadım, aldatmayı da hiçbir zaman istemem. Ben tekrardan aşık oldum.
    ASLI – Kime?
    ALP – Dünyalar güzeli birine. Gözleri o kadar güzel ki, görsen hak verirsin belki. O da beni çok seviyor. Hem de dünyalar kadar. Onunla evlenmeyi bile düşünüyorum. O da aynı şeyi düşünüyor sanırım. Biliyorum senin için üzücü ama sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Her zaman dürüst oldum, bugün de böyle olmak istiyorum. Onunla evleneceğim. Hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
    ASLI – Gerçekten mi?
    ALP – Evet. Kıyamam sana (Başını okşar.) tamam senin için üzücü ama ne yapalım… Ben onunla evlenip hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
    ASLI – İnanmıyorum sana. Ya bana verdiğin söz ne olacak?
    ALP – Ben sözümü tutuyorum.
    ASLI – Nasıl tutuyorsun? (Söz yüzüğünü çıkartmaya çalışır.) Al bunu ona ver!
    ALP – Aslı onu çıkartma, bir saniye. Ben sözümü tutuyorum dedim sana. Aşık olduğum kişi sensin. Dünyalar güzeli kimim var senden başka? Bu dünyada, beni benden çok sevebilecek kim var? Seni seviyorum ben be!(Bora Öztoprak – Seni seviyorum parçası girer. Tam da nakarattan.) Benimle evlenir misin Aslı’m? (Cebinden yüzüğü çıkartır. Diz çöker yüzük kutusunu açar.)
    ASLI- (Aslı biraz bakar.) Hayır, evlenemem! (Müzik birden kesilir.)
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Çünkü, eğer sen çağırmasaydın yarın ben yanına gelecektim. Biraz önce, başka birine aşık olduğunu söylediğinde içten içe sevindim. Çünkü ben başka birine aşık oldum Alp.
    ALP – Kim lan o! Kim o. (Ağlar gibi.) Kim o, kim o, kim o?
    ASLI - (Alp’in yaptığı gibi oda saçlarını okşar) Tamam senin için üzücü ama az önce sana kızarak:”Ya bana verdiğin söz.” derken, içimden gülüyordum. Aslında onu tanısan sen de bana hak verirsin. Dünyalar tatlısı ve çok yakışıklı.
    ALP – Tabi tanışırız nerede oturuyor! Söyle nerede oturuyor!
    ASLI - Bu evlenme teklifini bu şekilde yaşamak istemezdim ama beni şok ettin. Tabi ki de seninle evlenirim ALP! (Alp cebinden telefonu çıkarır. Arama tuşuna basar. Aslının bu sözlerini duymaz. Aslının konuşması bittiğinde telefondakiyle konuşmaya başlar.)
    ALP – Alo Mahmut Abi nerdesin… Aslı başka biriyle evlenecek! Ahhh… Abi kap emanetleri basalım o çocuğun evini.
    ASLI – Alp. Tabi ki seninle evlenirim dedim.
    ALP – (Ağlamaklı) Ne?
    ASLI – Tabi ki seninle evlenirim dedim.
    ALP – Sende mi şaka yaptın yani?
    ASLI – Evet
    ALP – Alo Mahmut abi aradığın kişiye şu an ulaşılamıyor abi. (Telefonu kapatır.) Aşkım neden yapıyorsun.
    ASLI – Sen şaka yaparken iyi de ben yaparken mi kötü.
    ALP – Aşkım bir daha yapma tamam mı?
    ASLI – Sende yapma.
    ALP – Bokunu yiyim yapmam.
    ASLI – İğrençleşmeden şu evlenme teklifine dönsek ya aşkım?
    ALP – Ah doğru (Kendine çeki düzen verir. Alp mutlu bir şekilde diz çöker. Yüzüğü çıkartır.)
    Benimle evlenir misin Aslı?
    ASLI – Evet! (Mutlu bir şekilde sarılırlar. Fonda müzik tekrardan girer ve yavaş yavaş kesilir.) İnanmıyorum ya, biz şimdi evleniyor muyuz?
    ALP – Evet dünyalar güzelim.
    ASLI – Hemen bunu anneme söylemem lazım.
    ALP – Benim de yedi ceddimi çağırmam lazım. Malum para gelsin aşkım.
    ASLI – Tamam aşkım, haberleşiriz.
    ALP – Tamam bebeğim benim. (İkisi ters tarafa doğru giderler. Birden tekrar dönerler.
    Yaklaşırlar.)
    ALP VE ASLI – Bomba bir haberim var.
    ALP VE ASLI – İlk sen,
    ALP – Lütfen, önce bayanlar.
    ASLI – İlk sen
    ALP – Tamam, sıkı dur… Bomba bir; işe girdim!
    ASLI – Süpeerrr. Sen de sıkı dur… Hamileyimmmm
    ALP – Süpeerrr… Ne!
    ASLI – Ne yani, beğenmedin mi?
    ALP - Saçmalama hayatım, çok ani oldu da.
    ASLI – Evet, kızımız olacak.
    ALP – Kız mı?
    ASLI – Sıkı dur, bir sürpriz daha…
    ALP – Evet?
    ASLI -- Bir de oğlumuz olacak!
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Aşkım ikiz geliyor. (Alp tam kucaklayacak iken.) Dur bebeğim hamileyim.
    ALP – Muhteşem.
    ASLI – Hemen odalarını ayarlayalım. Evi de 3 odalı almamız süper oldu. Kızın odasını
    pembeye, erkeğin odasını da maviye boyarız.
    ALP – Boyarız aşkım boyarız. Sen nasıl istiyorsan dünyalar güzelim benim
    ASLI – Of! Elim ayağım titriyor.
    ALP – Hayatım sen niye ayaktasın? Benim ikizler yorulmuştur oturt onları da.
    ASLI – Onlar içerde hava da takılıyor.
    ALP – Annesi bu kadar havalıyken normal tabi
    ASLI – Of hayatım oturuyorum tamam…
    ALP – Bebeğim hatırlıyor musun 17 yaşındayken, ilk çıktığımızda. Hani ilk …
    ASLI – Hatırladım, hatırladım.
    ALP - Sen demiştin ya “Ay, başım dönüyor.” Filli boyada gecikmeler olmuştu. Çocuk geliyor
    zannetmiştik.
    ASLI – Of ölümdü o ya. (Birden o ana dönerler.) Aşkım başım dönüyor.
    ALP – Neden ki?
    ASLI – Bilmiyorum bu aralar başım dönüyor, mide bulantısı, bir de iki haftadır hasta olmuyorum. Annem de sorup duruyor.
    ALP – Yoksa?
    ASLI – Bilmiyorum.
    ALP – Nasıl ya, baba mı oluyorum bu yaşta?
    ASLI – Ne bileyim ben? Kürtaj mı yaptırsak?
    ALP – Saçmalama hayatım sen 17 yaşındasın, ben 18. Aile izni olması gerekiyor. Beni hapse atarlar.
    ASLI – Ne yapacağız?
    ALP – Ben seni merdivenlerden iteyim mi hayatım? Düşer belki.
    ASLI – Saçmalama!
    ALP – Karnına bir iki kere vurayım?
    ASLI – Aşkım!
    ALP – Peki, bak ne geldi aklıma, daha risksiz.
    ASLI – Neymiş o?
    ALP – Bol bol su içsen? Boğulur belki? Bebeğim, çocuk katili değilim ama bu yaşta kendime zor bakıyorum hayatım. Ailem bile beni kapı dışarı edecek utanmasa.
    ASLI – Sen bu çocuğun babasısın, bakmak zorundasın!
    ALP – Hadi ben ona baktım, bakabilirim yani. Sana kim bakacak? Ya bana? Belediye mi?
    ASLI – Keşke senle hiç tanışmasaydım.
    ALP – (Normale dönerler.) Gerçekten o gün onu isteyerek mi söyledin aşkım?
    ASLI – Ya saçmalama hayatım o an ki psikolojiyle söyledim.
    ALP – Her neyse o zamanlar çok eskide kaldı.
    ASLI – Evet, şimdi ikizlerimiz olacak ve önümüzde hiç sorun yok.
    ALP – Evet, ikiz babasıyım.
    ASLI – Doktor bana isim arşivi verdi. (Cebinden iki adet kitapçık çıkartır, birini Alp’e verir.)
    Hadi isimlerini düşünelim. (Bakınırlar.)
    ALP – Adsay olsun
    ASLI – Ne? Hayatı boyunca isim mi, sayacak çocuk. Hem mesleğini de direk belirlemiş oluruz Muhtar olur kesin. Yok, hayatım bunu geçelim.
    ALP – Peki.
    ASLI – Aa bak hayatım, Aleda nasıl?
    ALP – O ne be, elveda gibi.
    ASLI – Ben sana çamur attım diye böyle yapıyorsun demi?
    ALP – Yok hayatım uyumlu olsun diye. Hayatım bak Babür nasıl?
    ASLI – Bu isim hakkında hiç yorum yapmayacağım kapatalım.
    ALP – Peki.
    ASLI – Hayatım Arsu nasıl?
    ALP – Yok o arsız olur ismiyle özdeşir, allah korusun.
    ASLI – Peki.
    ALP – Hayatım, bak dünya diye isim varmış, erkeğe onu koyalım?
    ASLI – Oldu kızımıza da Venüs koyarız.
    ALP – Süper sonra bir tane daha yapar Güneş koyarız.
    ASLI – Oldu Alp çocuklarımızı alıp, okul okul gezip güneş sistemini tanıtırız.
    ALP – Tamam ya tamam Melis’e ne dersin?
    ASLI – Süper bence, Erhan’a?
    ALP – Süper Erhan oğlum muhteşem oldu bence.
    ASLI – Süper isimleri tamam
    ALP – (Aslının karnına sevgi gösterir.) Oğlum, oğluşum Erhan’ım… Bebeğim çiçeğim böceğim.
    ASLI – Bunlar kızımıza değil mi?
    ALP – Tabi Erhan’ıma çiçeğim mi diyeceğim? O benim aslanım yerim ben onu. Melis’im canım benim kucucuğum (Saçmalar.)
    ASLI – Aşkım hangi dili öğretiyorsun çocuklarımıza.
    ALP – Agucu dilini hayatım.
    ASLI – Tamam bebeğim baya başarılısın.
    ALP – Hadi alışverişe gidelim. (Giderlerken geri dönerler…)
    ASLI – Çok şey aldık hayatım
    ALP - Ot’u boku alırsan olacağı o sevgilim.
    ASLI – Ama lazım
    ALP – Aşkım biz çocuklar için alışverişe gitmedik mi?
    ASLI – Evet?
    ALP – Neden bir don aldık onlara?
    ASLI – İkisi kullansın diye
    ALP – İyide bir tanem sadece onlara alışveriş yapacaktık.
    ASLI – Ya daha doğmamış bebeğe ne alacağız ıh! Hem tamam ben anladım senin demek istediğini. Benim aldığım eşyalar sana batıyor! (Küser.)
    ALP – Saçmalama aşkım iyi ki almışız. Ben gerçekten onu demek istemedim. Zaten bayadır alışverişe gitmiyorduk iyi oldu bu birtanem.
    ASLI – Tamam o zaman
    ALP – Gel bir öpeyim aşkımı.
    ASLI – Ya yapma aşkım sonra çocuklarımız cinselliğe dönük olur. Bak Alp çocuklar duyuyor! Kötü örnek olma, babalarını erkenden tanımasınlar…
    ALP – İyi be sanki babaları sapık… (Aslının apış arasındaki akan su dikkatini çeker.) Aşkım?
    ASLI – Efendim?
    ALP – Altına mı işiyorsun?
    ASLI – Ne alaka?
    ALP – Bildiğin Niagara Şelalesi gibi ıslatıyorsun altını hayatım!
    ASLI – Dalga geçme Alp! (Bakar ve ağrıları başlar.)
    ALP – Biz osurduğumuzda olay çıkarıyorsun. Sen bildiğin işiyorsun tatlım.
    ASLI - Alp suyum geliyor! Alp! (Dram müzik.)
    ALP – Aşkım! (Telaşlanır.) Taksi yok mu? Taksi yok mu?
    ASLI – Alp bir şeyler yap!
    ALP – Sesimi duyan yok mu? Yardım edin lütfen! Yardım edin!
    ASLI – Alp
    ALP – Geliyorum aşkım, geliyorum. Bekle beni burada. Bekle! Geleceğim hemen!
    ASLI – (Ağlayarak… Yüksek bir şekilde.) Alp!
    ALP – (Geri döner.) Geleceğim hayatım geleceğim.

    (Işıklar söner.)
    2 PERDE

    (Işıklar açıldığında sahnede sadece Aslı … Duygusal bir şekildedir. Alp içeriye doğru girer.
    Elinde gazetesi vardır. İkisi de biraz yaşlanmıştır. )
    ALP – Hayatım?
    ASLI – Sende kimsin?
    ALP – Benim, sevgilin?
    ASLI – Benim sevgilim öldü!
    ALP – Buradayım.
    ASLI – Git buradan! Sen beni, bir kaldırım parçası üzerinde bıraktın! Kaldırıp attın beni
    geçmişinden. (Ağlamaklı.)
    ALP – Ben yapmadım.
    ASLI – Beni tek başıma bıraktın, o karanlığın içersinde. Ben senin kanatlarında yaşarken beni neden ittin, karanlığa? Neden yalnız bıraktın gecenin boşluğunda? Neden göz göre göre
    öldürdün çocuklarımızı! Neden!
    ALP – Erhan nerde?
    ASLI – (Birden değişir.) Öyle bir şey yazmıyor oyunda Alp.
    ALP – Bir tiyatro eksikti o da oldu, tam oldu yani. Hem ben dram oynamak istemiyorum.
    ASLI – Bizim içinde değişiklik oldu, sen demiyor muydun evde canım sıkıldı diye?
    ALP – İyi de aşkım adamın biri gelmiş camımıza yapıştırmış broşürü tiyatroya katılır mısınız diye? Sende onu sana özel yapıştırdılar sandın gittin. Hadi madem gidiyorsun beni niye arkandan çekiyorsun. Girer girmez anladım zaten iki çocuğumuz var ya hemen bize verdiler o rolü. Hem iki saatlik oyunda toplasan beş dakikalık dram var onu da bize verdiler. Erhan nerede? (Seyircilere dönüp) Erhan neredesin oğlum! Ah orada mısın? Oğlum bak dikkat et. Yeni sünnet oldun öyle fazla koşuşturma… Lan oğlum kapat gösterme ayıptır ayıp. Ya da göster aslanım benim… Kızım sen niye açıyorsun, kapatsana! Anaaa kapat! Ah aferin uslu uslu oynayın. (Sevinçli bir şekilde Alp oturur gazetesini okur.)
    ASLI – Erhan atma kum kardeşine! Melis yeme o kumu? Alp bir şey desene!
    ALP – Ne söyleyeyim canım? Daha yeni dedim. Erhan atmasana oğlum! Kızım sende yeme kumu, kedi işiyor, köpek sıçıyor. At onu at kaka o kaka. ( Okumaya devam eder.)
    ASLI – Çok güzel müdahale ettin teşekkürler. ( Çantasından dergiyi çıkartır ve okumaya başlar.)
    ALP – Rica ederim hayatım… Bak burada ne var?
    ASLI – Neymiş o?
    ALP – İstatistik kurumunun yaptığı ankete göre Türkiye de en popüler meslek neymiş biliyor musun?
    ASLI – Neymiş?
    ALP - Ne iş olsa yaparımmış.
    ASLI – Vallah hayatım, yorum yapmak isterdim ama ne olur, ne olmaz. Beni son görüşün olabilir.
    ALP – Komik kadın seni
    ASLI – (Dergiden okuduğunu sorar.) Sana bir soru.
    ALP – Sor bakalım.
    ASLI – Karınızı ne kadar seviyorsunuz testi.
    ALP – Güzel şıkları var mı?
    ASLI – Bu sadece başlığı daha… İlk soru, karınızın saç rengi nedir?
    ALP – (Aslı bileceğinden emin.)Sarı.
    ASLI – İnanmıyorum sana. (Alp ona bakar.)
    ALP – (Maç izlerken destekler gibi.)Sarı, lacivert! Sarı lacivert en büyük Fenerbahçe (Ani
    dönüş) Sen ne dedin hayatım?
    ASLI – İnanmıyorum sana Alp?
    ALP – Bugün Fenerbahçe maçı varmış ona gitti aklım gerçekten. Sor canım, valla soruyu duymadım.
    ASLI – Karınızın saç rengi nedir?
    ALP – Siyah.
    ASLI – (Çocuklaşır) Süper, beni sevdiğini biliyordum.
    ALP – Bitti mi sorular?
    ASLI – Yok ikinci soru, kendinizi en çok nerede huzurlu ve mutlu hissediyorsunuz?. A-) Sevgilinizin yanında (Sözünü keser.)
    ALP – Be (Aslı sinirli bir şekilde döner.)şiktaşla birlikte yapıyormuş maçı, onu okudum da
    hayatım, bir şey mi dedin?
    ASLI – Alp bilerek mi yapıyorsun?
    ALP – Şaka yapıyorum birtanem, şaka.
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
    ALP – Daha neler? Ya saçmalama hayatım testlere mi inanıyorsun yoksa kalbime mi?
    ASLI – Seviyor musun?
    ALP – Sevmesem seni, sever miyim seni?
    ASLI – Yerim seni.
    ALP – Bende seni küçük suratlı aşkım benim.
    ASLI – Nerem küçük, çok kilo aldım resmen.
    ALP – Nedir bu kilo takıntısı hayatım?
    ASLI – Görmüyor musun? Godzilla gibiyim.
    ALP – Daha neler.
    ASLI – Soru sormaca oynayalım mı?
    ALP – Hey Allah’ım neydi günahım! (Aslının bakışlarından sonra) Oynayalım aşkım oynayalım.
    ASLI – İlk sen mi soracaksın, ben mi sorayım?
    ALP – Ben sorayım.
    ASLI – Tamam.
    ALP – Benim en çok sevdiğim çorba? (Hızlı.)
    ASLI – Mercimek
    ALP – Nefret ettiğim -
    ASLI – Kereviz yemeği, sarma ama yeşilini seviyorsun.
    ALP – İlk evlenme teklifini saat kaçta –
    ASLI – Saat ikiyi on gece yirmi yedinci saniyede.
    ALP – Küçükken mahalle arkadaşlarıyla yaptığımız –
    ASLI – Zillere basıp kaçma.
    ALP – Köpek –
    ASLI – Popondan ısırmıştı.
    ALP – Üç dört?
    ASLI – Yedi
    ALP – Yedi den üç çıktı
    ASLI – Dört
    ALP – Gerçekten bir şey diyemiyorum sana.
    ASLI – Peki sıra bende mi?
    ALP – Hayatım zaten biliyorum senin hakkında her şeyi. Artık kanıt mı gerekiyor lütfen ama lütfen.
    ASLI – Bravo Alp, bir şey diyemiyorum. Sen beni tanımıyorsun bitti artık.
    ALP – Ne yani? Biz burada iki yabancı gibi sanki tanımıyormuş gibi soru mu soracağız birbirimize. Oldu o zaman ismim ne hadi?
    ASLI – Alp!
    ALP – Tamam o zaman hadi sor.
    ASLI – En sevdiğim renk? Burcum, doğum tarihim, tanıştığımız gün, sevdiğim arkadaş, sevmediğim arkadaş.
    ALP – Çüş!
    ASLI – Bu daha ilk sorum
    ALP – Hayatım tane tane gidelim.
    ASLI – Peki o zaman en sevdiğim renk?
    ALP – Ezan mı okunuyor? Yoksa telefon mu çaldı.
    ASLI – Yok aşkım çalmadı. Alp konu mu değiştirmeye çalışıyorsun. Yok, artık en sevdiğim rengi bilmiyor olamazsın değil mi?
    ALP – Yok artık tabi ki de en sevdiğin rengi bilmiyorum.
    ASLI – (Belli bir süre sonra.) Bilmiyorum dedin?
    ALP – Sana öyle mi geldi?
    ASLI – Alp!
    ALP – Si-si- si (Aslı sinirli bir şekilde) Kır-kır- kır (Aslı aynı şekilde.) Yeş-yeş- yeş(Aslı evet
    gibisinden) Yeşil tabi ki de.
    ASLI – Beni sevdiğini biliyordum. Alp beni ne zaman sevdiğini anladın?
    ALP – Yuh artık oha artık çüş artık! Ulan bir kere sorduğun sorularda o yoktu ya! (Aslı çok sinirlenir ve daha da abartılı ağlamaya başlar.) Hayatım şimdi niye ağlıyorsun? Yoksa! Aman Allah’ım bugün ayın 15 mi? (Kendi kendine) Alp! Regli! Adette! Sakin ol! Ne istiyorsa onu ver! Tatlı getir. O bizim kıymetlimiz! Ha ilaç tatlı! (Aslıya) Hayatım tatlı yer miyiz?
    ASLI – Sen bana kilo mu aldırmaya çalışıyorsun Alp! Ne yani sen beni beğenmiyor musun, zayıf olduğumu mu düşünüyorsun? Ya da bunları yediğimde sivilcem çıktığında mutlu olacaksın? Ya da beni aldatıyorsun gönlümü mü çalmaya çalışıyorsun.
    ALP – Tebrik ediyorum Aslı. Yani muhabbet nerden, nereye, nasıl geldi helal olsun vallah. Yani bunu giriş gelişme sonuç şeklinde filme çeksek oscar’a adaydık. And the Oscar goes to ASLI! Oscar goes to Aslı yani! (Aslı daha da sinirlenir.) Tamam, hayatım sakin ol. Sinirlenme canım. Benim canım tatlı çekti de birlikte yer miyiz diye dedim… Hani... Sen bana hep düşüncesizsin dersin ya. O yüzden yani. (Alp kendi kendine) Abi bugün ne yapıp, ne edip bu tatlıyı yedirmeliyiz! Yoksa, ayvayı yeriz.
    ASLI – Tatlı matlı istemiyorum of. (Radyoyu çıkartır kulaklıklarını takar.)
    ALP – Abi ben bu kadınları anlamıyorum ya. Regliydi, doğumdu, menapozdu, ulan hayat bitti.
    ASLI – (Kulaklığı çıkartıp) Bir şey mi diyorsun Alp?
    ALP – Yok hayatım Erhanla konuşuyordum.
    ASLI – Ne diyordun?
    ALP – Sen, sen ol hep sev oğlum diyordum. Erhan oğlum sen bir tur daha at. Melis’e de sahip çık! Biz daha buradayız belli ki. Annenin regli dönemi 15 gün kamptayız aslanlarım.
    ASLI – Canım?
    ALP – Efendim.
    ASLI – (Kulaklığı uzatır.) Bu sıradaki bizim parçamız olsun hadi.
    ALP – Kaçıncı parça olacak acaba. Arşiv yaptık en hit parçalarımız diye. (Aslının bakışının ardından) Olsun canım olsun. (Kulaklığı takar. Saatine bakar. Cebinden kendi kulaklığını çıkarıp takar. Kendi Kendine.) Gerizekalı herif kaçar mı lan o? Vur lan, vur lan. Tüh Allah belanı! (Aslı Alp’e dönüp)
    ASLI – Nasıl buldun aşkım?
    ALP – Ne?
    ASLI – Parçayı diyorum.
    ALP – Güzel
    ASLI – Nasıl yani?
    ALP – Allah’ı var güzel işte aşkım, söyleyen hakkını vermiş. Bizi anlatmış resmen parça. Tam parça yani
    ASLI – Nasıl bizi anlatmış Alp. Söyleyen resmen, aldatılmayı işlemiş.
    ALP – Hayde... Bebeğim aldatıldık ya, kader bizi aldattı ya. Hele o söze bittim.
    ASLI – Neye?
    ALP – Bittikten sonrasını hatırlamıyorum. Acayip güzeldi ama bebeğim.
    ASLI – Tebrik ediyorum Alp, sen dön bakiyim bu tarafa.
    ALP – Ne tarafa doğru? Kıbleye doğru mu?
    ASLI – Alp uzatma! Dön bakiyim. Bu kulaklık da neyin nesi?
    ALP – Canım annem arar diye parçayı dinlerken rahatsız olmayalım sesten diye taktım?
    ASLI – Ver bakiyim şu kulaklığı. (Alıp takar.) Annen ne zamandır maç spikerliği yapıyor hayatım. (Kadın geçiyormuş gibi Aslı onu tarar resmen.)
    ALP – Zamanlama süper! (Kadın geçmiştir. Arkasından bakmaktadır Aslı. Düşüncelidir yaramaz gibisinden.) Hayatım niye öyle değişti suratın?
    ASLI – Kadına bakıyorum.
    ALP – Hayatım nedir sizin bu kadın takıntınız? Bir erkekten daha çok tarama yapıyorsunuz.
    ASLI – Görmüyor musun Alp? Dip boyası gelmiş, kaşı bıyığı çıkmış. Onun kalçası benden daha büyük.
    ALP – Evet bende fark ettim. (Aslının tip tip bakmasıyla) Yani şeyi fark ettim sen bakınca, bende bakma gereği duydum kıskandım aşkım seni.
    ASLI – Ha öyle mi aman da aman kıskanırmış sevgilisini de. Bak bu arada sana jöle aldım?
    ALP – Nerde? (Aslı bankın arkasından beyazlatıcı saç spreyini çıkartır. Alp’in saçlarına sıkar spreyi.)
    ASLI – Güzel oldu.
    ALP – Dur sana da sıkalım. (Sıktıktan sonra bankın arkasına koyar. Saçlarına bakar. Yaşlanmışlardır.)
    ASLI – Var mı?
    ALP – Burada bir tane var siyah (Üzülür.) Neden üzülüyorsun hayatım?
    ASLI – İyice yaşlandık.
    ALP – Saçmalama, daha çok uzun yıllar var önümüzde hem bak çok şanslıyız biz.
    ASLI – Nasıl?
    ALP – Erhan evlendi 11 tane çocuk yaptı aşiret kurdu resmen. Melis evlendi tık yok onlarda tüp bebek yapıyoruz dediler falan bakalım yani parada yolluyorlar. Hepsinin sağlığı iyi, hepsinin hayatı iyi daha ne göreceğiz hanım?
    ASLI – Doğru diyorsun, bak ben sana ne aldım? (Bankın arkasından kasket, ceket ve hediyeleri çıkartır.)
    ALP – Ne aldın? Bana mı aldın, çok güzel bunlar.
    ASLI – Giy bakalım.
    ALP – Bende sana aldım bak burada. (Alp bankın arkasından ona aldıklarını çıkartır.)
    ASLI – Ben aldım diye aldın demi?
    ALP – Başa mı dönüyoruz?
    ASLI – Şaka yaptım.
    ALP – Giy bakalım.
    ASLI – Çok güzel oldular. (Aslının telefonu çalar.)
    ALP – Kim o?
    ASLI – Erhan arıyor.
    ALP – Beni niye aramıyor? (Alp’in telefonu çalar.)
    ASLI – Kim o?
    ALP – Melis
    ASLI – O beni niye aramıyor?
    ALP – Çocuklaşma Aslı aç bende açıyorum.
    ASLI VE ALP – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
    ASLI – Ne yapıyorsunuz oğlum? Nasıl. Eh oğlum zor olmuyor o kadar çocuğa bakması? (Aslı konuşur gibi devam eder.)
    ALP – Nasılsın Melis’im… Eh çocuk ne yapıyor? Tüpe benziyor mu çocuk? İyiyiz iyiyiz canım dur vereyim. Al seni istiyor.
    ASLI – Tamam veriyorum oğlum.
    ALP VE ASLI – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
    ASLI – Ne yapıyorsun kızım? Tüp bebek mi hiç aklım almıyor yani Melis. Nasıl bari iyi mi? Ateşle yaklaşmayın bari o çocuğa maazallah ne olur ne olmaz kızım. Şükür çok iyiyiz para sıkıntımız yok.
    ALP – Çekmiyor oğlum ha çekti. Ne yapıyorsun oğlum? Ne diyeceğim kaç oldu? 11 ha maşallah. Milli takım kadrosunu kurmuşsunuz oğlum. Bari takım ayarlayın da 11 – 11 maç yapın karşılıklı. Erhan bana bak çaktırma biz annenle çok kötüyüz oğlum. Durumlar çok kötü bildiğin gibi değil. Bize şöyle para yolla… 3 bin olur oğlum olur. Tamam, aslanım annene söyleme kızar yoksa söylediğime. Tamam, aslanım görüşürüz öpüyorum.
    ASLI – Öptüm kızım görüşürüz. (Kapatırlar telefonları.)
    ALP – İyi parayı da yollar. Güzel oldu bu.
    ASLI – Ne dedin Alp?
    ALP – Selamı var?
    ASLI – Aleyküm Selam… Biliyor musun Alp?
    ALP – Neyi hanım?.
    ASLI – Biz çok şanslıyız.
    ALP – Biliyorum.
    ASLI – Şu önümüzde ki gençleri görüyor musun?
    ALP – Hangilerini? (Bir kız görmüştür onun tepkisini verir.) Gördüm (Aslı dürter.)
    ASLI – Onu değil şunları.
    ALP – Gördüm.
    ASLI – Bize çok benziyorlar?
    ALP – O çocuğun vah haline.
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
    ALP – Saçmalama gel buraya. (Sarılırlar.) Ben seni çok ama çok seviyorum.
    ASLI – Ben seni daha çok seviyorum. (Aslı Alp’in omzuna başını koyar ve huzurlu bir şekilde donarlar tek spot üzerlerindedir. Işıklar söner. Işıklar açıldığında sahnede sedye, sedyenin içerisine başka biri yatmaktadır. Ama seyirci yüzünü görmediği için Alp sanmalıdır. Aslı sedyenin yanında oturmaktadır. Fonda Alp’in kalp atışları duyulmaktadır.)
    ASLI – (Fonda dram bir müzik çalmaya başlar.) Nereden nereye geldik Alp... Ne yaptık ki biz hayata? Neden cezalandırdı ki bizi... Yaşadıklarımız bir film şeridi gibi geçti gitti... Ne kadar da dolu dolu yaşamışız hayatı... Hayat bu kadar kısa mı? Hani kimi aşklar ölümsüzleştirirdi hayatı... Bir şans daha verir mi hayat bize? Geçmişin hatırına, yelkovanla akrep geri döner mi? Bak çocuklar dışarı da, hadi Alp çocuklaşma da kalk hadi... Hani söz vermiştin onlara, hani bana söz vermiştin... Yarı yolda bırakmam diye... Hadi Alp çocuklaşma da kalk... Hadi! Alp! (Sahne donar. Sahnenin bir köşesinde tek spot yanar. Beyazlar içersinde Alp gözükür.)
    ALP – Derler ki bakmak gerek kimi zaman... Oysa ki bilmezler bakmanın kimi zaman zor olduğunu. Tarifsiz duyguların bir anda son bulduğunu… Dünyanın en tatlı sesini duymanın, hiç bir şeye değişilmeyeceğini… Derler ki kalp yarası ölümün son sahnesi... Son perde geldi mi? Peki bu son perde tamir edilir mi? İki kişilik bir oyunda tek kişi çıkabilir mi? Çıksa bile bu oyun güzel olabilir mi? Derler ki hayat bir sahne. Bu sahne çok ağır değil mi?. (Tek spot aniden kapanır ve Alp’in kalp atışları durmuştur ve bunun sesi yüksek bir şekilde duyulmaktadır. Aslının feryadı ile oyun biter.)
    SON
  • (COK UZUN VE KİTAPTA HERBİR SÖZÜN DÜŞÜNÜLESİ EN NAİF BÖLÜMÜ)

    “ Momo, şimdi o büyük salonun içindeydi. Burası en büyük kiliseden daha görkemli, en büyük istasyonların salonlarından bile daha genişti. Güçlü sütunların üzerinde yükselen tavan neredeyse görünmüyordu. Etrafta hiç pencere yoktu. Kocaman salonu aydınlatan altın renkli ışık çevrede yanan sayısız mumdan kaynaklanıyordu. Mumların alevleri öyle hareketsizdiler ki sanki parlak boyalarla çizilmişlerdi ve ışık vermek için balmumuna hiç ihtiyaçları yokmuş gibiydi.

    Bin bir çeşit çınlama, tık-tık ve din-dan sesleri, boy boy dizilmiş sayılamayacak kadar çeşit-çeşit saatten geliyordu. Bu saatler uzun masaların üzerinde, camlı vitrinlerin içinde, yıldızlı konsolların üstünde ve duvarlardaki raflarda sıralanmışlardı.Aralarında minicik kıymetli taşlarla süslü kol ve cep saatleri,çalar saatler, kum saatleri, üzerlerinde oyuncakların döndüğü kurgulu saatler, güneş saatleri, tahtadan, taştan, ya da camdan yapılmış çeşit çeşit saat ve akan bir suyun şırıltısı ile çalışan saatler göze çarpıyordu.

    Duvarlarda guguklu saatlerin her türlüsü asılıydı. Duvarlara dayalı duran dolaplı ve sarkaçlı saatlerin bir bölümü ağır bir tempoyla dan-dan-dan diye, bir bölümü daha hızlı bir tempoyla din-dan, din-dan diye işliyordu. Döner merdivenle çıkılan ve salonun çevresini tamamen kaplayan bir asma kat vardı, bunun da üzerinde aynı şekilde balkon gibi asma katlar birbirlerine döner merdivenlerle bağlanmış olarak göz alabildiğince sıralanmıştı.. Buralar da hep saatlerle doluydu. Dünyanın her yerinde saatin kaç olduğunu gösteren küre saatler, çevrelerinde, güneşin ayın ve gezegenlerin dolandığı saatler. Salonun ortasındaysa kelimenin tam anlamıyla bir saat ormanı yükseliyordu.Evlerde kullanılan küçük ve orta boy ayaklı saatlerden kule saatlerine kadar her boydan saat vardı. Salonu sonu gelmeyen bir tıkırtı ve çınlama sesi doldurmaktaydı, çünkü, saatlerin her biri ayrı bir zamanı gösteriyordu.Ama çıkan ses hiç rahatsız edici değildi. Aksine, yazın bir ormanda kuşların ve böceklerin çıkardığı vızıltılıyı ve tatlı tatlı esen bir rüzgarın salladığı ağaçların yapraklarından çıkan hışırtıyı andırıyordu.

    Momo, etrafa göz gezdirirek dolaşıyordu. Şimdi tam önünde oldukça süslü bir saat vardı. Üzerinde küçük bir erkek ve bir kadın dans eder gibi el ele tutuşmuş duruyorlardı. Momo, acaba hareket ederler mi diye parmağını uzatıp dokununca çok yumuşak bir ses duydu: "Ah, döndün mü Kassiopeia? Küçük Momo'yu bana getirmedin mi yoksa?”

    Momo arkasına döndüğünde dolaplı saatlerin oluşturduğu bir koridorda gümüş gibi beyaz saçlı, ufak tefek ve yaşlı bir adam gördü. Adam, yerde duran kaplumbağanın üzerine doğru eğilmişti. Üstünde sırma işlemeli uzun bir ceket, dize kadar gelen ipekten mavi bir pantolonla dize kadar uzanan beyaz çoraplar vardı ve üstleri kocaman altın tokalı ayakkabılar giymişti. Ceketinin altından göründüğü kadarıyla gömleğinin boyun ve kol ağızlarında dantel işlemeler vardı; gümüş renkli saçlarını da ensesinde küçük bir örgü yapıp bir kurdeleyle bağlamıştı. Momo, böyle bir kıyafeti daha önce hiç görmemişti ama ondan daha bilgili biri bunun iki yüz yıl önce moda olan bir giysi biçimi olduğunu hemen anlardı.

    “ Ne diyorsun?” yaşlı adam, kaplumbağaya eğilmiş olarak konuşuyordu: “Geldi demek? Nerede öyleyse?” Tıpkı yaşlı Beppo’ nunki gibi küçük bir gözlük çıkardı, yalnız bu gözlük altından yapılmıştı. Gözlüğü taktı ve çevresine bakındı. "Buradayım!“ diye seslendi Momo. Yaşlı adam, ellerini ona doğru uzatarak içten bir gülüşle yaklaşmaya başladı. Kendisine doğru adım adım yaklaşırken Momo onun her adımda biraz daha gençleştiğini fark etti. Sonunda, önünde durup da ellerini tuttuğunda Momo’ dan daha büyük görünmüyordu. "Hoş geldin” dedi sevinçle. "Hiçbir Yerde evine hoş geldin. Şimdi izin verirsen küçük Momo, sana kendimi tanıtayım. Ben Hora Ustayım, Secundus Minutius Hora.“

    "Sahiden beni bekliyor muydun?” diye şaşkınlıkla sordu Momo.“

    ’‘Elbette bekliyordum! Seni getirmesi için kaplumbağam Kassiopeia'yı ben kendim gönderdim.” Yelek cebinden elmaslarla süslü bir saat çıkarıp kapağını açtı. “Üstelik de tam zamanında geldin” diyerek saati çocuğa doğru uzattı.

    Momo, kadranın üzerinde ne bir sayı ne de gösterge görebildi. Yalnızca,birbiri üzerinde duran ve ters yönlerde dönen iki küçük zarif helezon vardı. Çizgilerin kesiştiği yerlerde ise ara sıra minik bir parıltı yanıp sönüyordu. “ Bu” dedi Hora Usta, “ yıldız zamanını gösteren bir saattir. Ender olarak rastlanan yıldız zamanını gösterir. İşte şimdi böyle bir zaman başladı.”

    “Yıldız zamanı ne demek?” diye sordu Momo.

    “Dünyada zamanın akışı içinde bazen önemli anlar vardır. ” dedi Hora Usta. “ Bu anlarda en uzak yıldıza kadar evrendeki her şey, yalnızca tek bir defaya özgü olmak üzere tek bir konum alırlar. Ne daha öncesinde ne de daha sonrasında bu konum bir daha asla meydana gelmez. Ama ne yazık ki, insanlar bundan yararlanmasını bilmiyorlar ve yıldız zamanları belirsizce kayıp gidiyor. Ama bunu bilen biri oldu muydu, dünyada çok büyük olaylar olur.”

    "Belki de’’ dedi Momo, “bunun için böyle bir saat gereklidir” .

    Hora Usta gülerek başını salladı. “Saatin kimseye yararı olmaz.Onu okumasını bilmeli” . Saatini kapatıp cebine koydu. Momo’nun kendisini biraz şaşkınlıkla süzdüğünü görünce, o da kendi üstüne başına baktı ve alnını kırıştırarak, “Ooo, sanırım ben biraz geri kaldım. Şey, yani moda anlamında demek istiyorum. Ne dikkatsizlik! Hemen düzeltmeliyim.” dedi. Parmağını şıklattı ve bir anda üzerinde dik, kolalı yakalı bir gömlek ve redingotla göründü.

    “Böyle daha iyi mi?” diye sordu. Fakat Momo'nun hâlâ aynı şaşkınlıkla baktığını görünce, “Değil elbette! Aklım nerede benim?” diye söylenerek bir daha parmak şıklattı. Şimdi de değil Momo’ nun , belki hiç kimsenin görmediği, yüz yıl öncesinin modasına uygun bir kılığa girmişti. "Bu da mı olmadı?“ dedi Momo'ya bakarak. "Yıldızlar aşkına, uygun olanı bulmalıyım! Bir daha deneyelim”

    Bir şıklatma daha ve şimdi çocuğun önünde, günümüzde sokakta gördüğümüz kişilerinkine benzer bir giysi içinde duruyordu. “Şimdi doğru oldu, değil mi?” diye konuştu, Momo’ ya göz kırparak. “Umarım seni korkutmadım Momo. Sadece küçük bir şaka yapmak istedim. Ama sevgili kızım, önce seni sofraya davet edebilir miyim? Kahvatı hazır! Uzun bir yoldan geldin, umarım beğenirsin.” Momo'yu elinden tuttu ve saat ormanı boyunca yürüdü. Kaplumbağa geriden onları izliyordu. Dolaplı saatlerin arasından kıvrılarak ilerlediler ve sonunda bu dolapların arka duvarlarıyla çevrili bir odacığa geldiler. Bir köşede süslü ayaklı bir masa, bir divan ve buna uygun minderli koltuklar vardı. Burası da mumlardan gelen hareketsiz ve altın rengi ışıklarla aydınlanmıştı. Masanın üzerinde büyük bir altın güğüm, iki altın tabak, çatal,kaşık ve bıçak bulunuyordu. Bir sepet içinde taze kızarmış,çıtır çıtır sandviçler, bir kâsede altın renkli bir tereyağı ve başka bir kâsede sıvı altın gibi duran bal vardı. Hora Usta, geniş karınlı güğümden iki fincana da, sıcak çikolata döktü ve eli ile zarif bir çağrı işareti yaparak masayı gösterdi, “Lütfen, küçük misafirim, buyurunuz!”

    Momo ikinci defa söyletmeden masaya yanaştı. Çikolatanın içilebilir bir şekli olduğunu hiç bilmiyordu. Hele üzerine tereyağı ve bal sürülmüş sandviç ise hiç tatmadığı bir şeydi. Burada yedikleri kadar lezzetli bir şey yediğini hatırlamıyordu. Bu yüzden de, hiçbir şey düşünmeden yiyip içmeye koyuldu. Bütün gece gözünü kırpmadığı halde yedikçe dinlenip dinçleştiğini hissediyordu. Ne kadar yavaş yerse, o kadar çok tat alacağını ve bu şekilde günlerce yemek yese bile usanmayacağını düşünüyordu. Hora Usta, onu sevgi ile seyrediyor ve konuşarak rahatsız etmekten kaçınıyordu. Misafirinin yılların birikimi olan açlığını doyurduğunun farkındaydı. Ve belki de, bu sebeple ona bakarken, yavaş yavaş yeniden yaşlı bir adam haline dönüştü. Momo'nun bıçağı pek rahat tutamadığını gördüğündeyse, dilimleri kendi sürüp onun tabağına bırakmaya başladı. Kendisi pek bir şey yemiyor ve yalnızca ona arkadaşlık etmek için masada oturuyordu. Momo, sonunda doyduğunu anladı. Bardağında kalan çikolatayı içip bitirirken, gözlerini kaldırıp altın kupanın üst tarafından bakarak ev sahibinin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu kestirmeye çalıştı. Sıradan biri olmadığı belliydi ama, şimdilik adından başka bir şey öğrenememişti.

    “Neden kaplumbağayı gönderip beni çağırttın?” diye sordu fincanını masaya bırakırken.

    “Seni duman adamlardan korumak için” diye ciddi bir sesle konuştu Hora Usta. “Her yerde seni arıyorlar. Ama burada emniyette olabilirsin.”

    “Bana bir şey mi yapmak istiyorlar?” diye korkuyla sordu Momo.

    “Evet, çocuğum.” dedi Hora Usta, “öyle diyebiliriz.”

    “Ama niçin?”

    “Senden korktukları için. Onlara yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptın.”

    “Ben onlara hiçbir şey yapmadım ki” dedi Momo.

    “Yaptın. İçlerinden birinin kendisini ele vermesine sebep oldun. Sonra da bunu arkadaşlarına anlattın. Hatta duman adamlar hakkındaki gerçeği herkese anlatmaya çalıştınız. Seni can düşmanı bellemeleri için bu yetmez mi?”

    “Fakat biz kentin ortasından yürüyüp geldik. ” diye belirtti Momo. “ Eğer beni arasalardı kolayca yakalarlardı. Üstelik kaplumbağayla birlikte çok yavaş yürüyorduk.”

    Hora Usta, ayakları dibinde duran kaplumbağayı kucağına alarak, çenesinin altını okşadı; “Sen ne dersin Kassiopeia?” diye gülerek sordu. “Sizi yakalayabilirler miydi?” Kaplumbağanın sırtında şu harfler belirdi: “ASLA!” harfler öyle bir titreşiyorlardı ki, sanki neşeyle gülüp kıkırdıyor gibiydiler. “Kassiopeia” diye açıkladı Hora Usta, “ geleceği bilir biraz. Öyle pek uzak bir geleceği değil ama, yarım saat kadar sonra olacakları önceden sezebilir.” "TAM OLARAK!“ sözcükleri belirdi kaplumbağanın sırtında. "Özür dilerim” diye düzeltti Hora Usta. “Tam yarım saat önce. Evet yarım saat önceden ne olacağını bildiğine göre, duman adamların ne zaman nerede olacaklarını da biliyor ve ona göre yol değiştiriyordu.” “Haa” dedi Momo şaşırarak, “yani onların nerede olduğunu bildiği için öyle dolaştık durduk demek. Amma kolay iş! ”

    "Hayır, bu o kadar da kolay değil" dedi Hora Usta, “çünkü ne olacağını bilir ama, olacakları değiştiremez. Eğer duman adamlarla bir yerde gerçekten karşılaşmanız gerekseydi, karşılaşırdınız kassiopeia bunu değiştiremezdi.”

    “Anlamıyorum” dedi Momo, biraz hayal kırıklığına uğramıştı. "o zaman bir şeyi önceden bilmenin hiçbir faydası yok!“

    "Bazen var!” diye cevap verdi Hora Usta. “örneğin senin durumunda şu veya bu yoldan gidince duman adamlarla karşılaşmayacağınızı biliyordu. Bunun bir değeri yok mu sence?”

    Momo sustu. Kafası karmakarışık olmuştu

    “Şimdi gelelim sana ve arkadaşlarına” diye yeniden konuşmaya başladı Hora Usta. “Biraz kompliman yapayım. Doğrusu pankartlarınız ve üzerlerindeki yazılar beni çok etkiledi.”

    "Onları okudun mu?“ diye sevindi Momo. "Hepsini” diye karşılık verdi Hora Usta, “kelimesi kelimesine!”

    “Ne yazık” dedi Momo, “başka hiç kimse okumadı galiba!”. Hora Usta üzüntüyle başını salladı: “Evet, ne yazık ki, duman adamlar bunu başardılar.”

    “Onları iyi tanır mısın?” diye sordu Momo.

    Hora Usta başıyla evet derken derin bir iç geçirdi: “Ben onları tanırım, onlar da beni.”

    Momo, bu cevaba ne anlam vereceğini bilemedi. "Onları sık sık görür müsün?“

    "Hayır, hiç görmem. Ben, Hiçbir Yerde Evinden dışarı çıkmam.”

    “Ama duman adamlar… Yani onlar mı sana gelirler?” Hora Usta gülümsedi: “Korkma küçük Momo, onlar buraya giremezler. Hiçbir Zaman Sokağını öğrenmiş olsalar bile. Zaten burayı bilmezler.”

    Momo biraz düşündü. Hora Usta’ nın açıklamaları onu yatıştırmıştı; ama onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordu.

    “Sen bütün bunları nereden biliyorsun” diye sorguya başladı. “Yani bizim pankartları, duman adamları falan?”

    “Ben onları devamlı gözetlerim” diye açıkladı Hora Usta. “Onlarla ilgili her şeyi… Seni ve arkadaşlarını da onun için gözetledim”

    “Ama evden hiç dışarı çıkmıyorsun.”

    “Buna gerek yok ki” diye karşılık veren Hora Usta, yeniden gençleşmeye başladı. “benim her şeyi gören bir gözlüğüm var.” Küçük altın gözlüğünü eline alıp, Momo’ ya uzattı. “Bakmak ister misin?”

    Momo, gözlüğü taktı, gözlerini kıstı, sonra da açtı:

    “Ben bir şey göremiyorum” dedi. Çünkü gözlerinin önünde birtakım renkler, ışıklar, gölgeler karmakarışık oynaşıyor ve başını döndürüyordu

    “Evet” diyen Hora Usta'nın sesini duydu: “başlangıçta öyle gelir. Her şeyi gören gözlükle bakmak kolay değildir ama şimdi alışırsın.”

    Ayağa kalktı, Momo’ nun arkasına geçti, ellerini Momo'nun burnunun üzerinde duran gözlüğün saplarına koydu. Görüntü hemen düzeldi. Momo, önce üç arabayla onları izlemiş olan duman adamlar grubunu gördü. O garip ışıklı sokağın başındaydılar. Arabalarını geri çekmeye çalışıyorlardı. Sonra daha uzaklara baktı. Kentin sokaklarında başka gruplar da vardı. Birbirleriyle tartışıyor ve sanki bir yere haber ulaştırmaya çalışıyorlardı.

    “Seni konuşuyorlar.” diye açıkladı Hora Usta. Ellerinden nasıl kurtulduğunu anlayamıyorlar"

    “Neden yüzlerinin rengi öyle kül gibi soluk?” diye sordu Momo, bakmaya devam ederken.

    “Varlıklarını ölü bir şeyden kazandıkları için” diye karşılık verdi Hora Usta. “Biliyorsun, onlar varlıklarını, insanların ömrünü tüketerek sürdürüyorlar. Fakat zaman, gerçek sahiplerinden alınınca ölüyor. Her insanın kendisine ait belli bir zamanı vardır. Ve bu zaman da yalnızca onda kaldıkça canlıdır, yaşar.”

    “Öyleyse bu duman adamlar insan değiller mi?”

    “Hayır, sadece insan şeklinde görünüyorlar.”

    “O halde ne bunlar?”

    “Aslında birer hiç!”

    “Nereden gelmişler?”

    “İnsanlar onların oluşmasına olanak tanıdıkları için var oldular. Bu da yetmedi. Şimdi insanlar onların kendilerine hükmetmesine de olanak sağlıyorlar.”

    “Peki, zamanı çalamazlarsa ne olur?”

    “Geldikleri gibi, hiç olup giderler.”

    Hora Usta gözlüğü aldı ve cebine koydu. “Ama ne yazık ki” dedi biraz durduktan sonra, “insanlar arasında çok yardımcıları var. Kötü olan da bu"

    ” ben’’ dedi Momo, kararlı bi sesle, “ zamanımı kimseye kaptırmam!”

    “ Umarım” dedi Hora Usta ve ardından ekledi, "gel Momo, sana koleksiyonumu göstereyim"

    Şimdi yeniden yaşlı bir dede olmuştu.Momo'yu elinden tutarak büyük salona çıkardı. Orada ona çeşitli saatlerin nasıl çalıştığını, gezegenlerin dönüşünü, oyuncaklı saatlerin marifetlerini bir bir gösterdi. Momo'nun yüzünde, gördüğü yeniliklerin yarattığı sevinci fark ettikçe Hora Usta yeniden gençleşiyordu. "Bilmece sormayı sever misin?“ diye söz arasında sordu Momo’ ya birlikte dolaşırlarken.

    "Aa, evet. Çok severim!” dedi Momo. “Bir tane sorar mısın?”

    “Peki” diye ona gülerek baktı Hora Usta, “ama bu çok zor. Çok az kişi çözebilir.” “Daha iyi” dedi Momo. “Ben de onu öğrenir, sonra da arkadaşlarıma sorarım.”

    “Bakalım bulabilecek misin” dedi Hora usta, “çok merak ediyorum.

    Şimdi iyi dinle:

    Üç kardeşler, otururlar bir evde

    Hiç benzemez birbirine üçü de.

    Sen onları ayırt edeyim derken,

    Dönüşürler çabucak birbirlerine

    Birincisi evde yoktur, gelecek.

    İkincisi çıkmış gitmiş, dönmeyecek.

    Üçünden en küçüğü evdedir.

    O olmazsa her ikisi ne edecek?

    Bildiğimiz sadece üçüncüdür.

    Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

    Sen tam onu görüyorum derken,

    Bakarsın ki, kardeşi görünmüştür.

    Söyle şimdi: Üçü tek bir kişi mi?

    Yoksa iki veya hiçbir kişi mi?

    Adlarını bana sayabilirsin.

    Üç kudretli hükümdarı bilirsin,

    Bir ülkeye üçü birden hükmeder.

    Ülke ile bütünleşip bir eder.”

    Momo'nun yüzüne bakan Hora Usta, haydi bakalım der gibi başıyla işaret edip destek verdi. Her zamanki gibi, dikkatle dinleyen Momo, belleği çok güçlü olduğundan bilmeceyi içinden olduğu gibi tekrarlıyordu.“Üfff!” diye içini çektikten sonra, “Bu gerçekten çok zormuş. Ne olabileceğini çıkaramadım. Neresinden başlayacağımı da kestiremiyorum.”

    “Dene bir kere!” dedi Hora Usta.

    Momo, bilmeceyi mırıldanarak bir kez daha tekrarladı. Sonra başını iki yana salladı: “Bilemiyorum.” dedi. Bu arada kaplumbağa yanlarına gelmiş ve Hora Usta’ nın yanına oturmuş, Momo'ya bakıyordu. Hora Usta, “Hey Kassiopeia” dedi. “Sen her şeyi yarım saat önceden bilirsin. Momo, bu bilmeceyi çözebilecek mi?” “Çözecek.” sözcüğü belirdi kaplumbağanın sırtında. “Gördün mü?” dedi Hora usta, Momo’ ya dönerek; “Çözecekmişsin, Kassiopeia yanılmaz.”

    Momo, kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak yeniden derin derin düşünmeye koyuldu. Hepsi bir evde oturan ne biçim kardeşlerdi bunlar acaba? İnsanların söz konusu olmadığı açıktı. Bilmecelerde kardeşler hep elma çekirdeği ya da diş gibi birbirine benzer şeyler anlamında kullanılırdı. Ama buradaki üç kardeş birbirine dönüşüyordu. Birbirine dönüşebilen ne olurdu? Momo çevresine bakındı.Alevleri kıpırtısız yanan mumlar gözüne çarptı. Örneğin, mum yanarak ışığa dönüşüyordu. Evet, bunlar üç kardeş olabilirdi Ama olamazdı, çünkü üçü de bir arada oradaydılar. Halbuki, ikisinin olmaması gerekiyordu. Yoksa bunlar, çiçek meyve ve tohum gibi bir şey olmasın? Evet, buna uyan çok şey vardı. Tohum en küçükleriydi. Onun bulunduğu sırada diğer ikisi yoktu. O olmadan diğer ikisi hiç olamazdı. Ama yok yine olmuyordu! İnsan bir tohumu iyice görebilir. Oysa bilmecede en küçük görülmek istendiğinde öteki kardeşlerden birinin görüldüğü söyleniyor.

    Momo'nun aklına çeşit çeşit şeyler geliyor ama bir türlü çözüme gidecek yol bulamıyordu. Oysa Kassiopeia bilmeceyi çözeceğini haber vermişti. Yeni baştan bilmecenin sözlerini mırıldanarak düşünmeye başladı. Tam şu, “Birincisi evde yoktur, gelecek” dizesine sıra gelince, kaplumbağanın sırtında ışıklı harflerin yanıp söndüğünü fark etti. "Benim bildiğim şey!“ Kassiopeia ona göz kırıyordu. Sonra gene söndü.

    "Sus Kassiopeia!” diye çıkıştı Hora Usta. “Kopya vermek yok! Momo kendisi bulabilir!”

    Momo, kaplumbağanın sırtında yazılanı görmüştü ve ne anlama gelebileceğini düşündü. Kassiopeia'nın bildiği şey neydi? Momo'nun bilmeceyi çözeceğini bilmişti. Ama bundan bir anlam çıkmıyordu. Daha başka ne biliyordu o? Evet, tamam, olacakları olmadan evvel biliyordu. Öyleyse… Yani…“Gelecek!” diye bağırdı Momo. “Birincisi evde değil, gelecek. Bu gelecek zaman!”

    Hora Usta, başıyla evet dedi.“Ve İkincisi” diye devam etti Momo, “çıkmış gitmiş, gelemeyecek. Bu da geçmiş zaman!”

    Hora Usta, yine başını salladı ve gülerek sevincini belli etti. “Ama şimdi zorlaştı” diye düşünceli düşünceli konuştu Momo. “Üçüncüsü nedir? O hem en küçükleri, hem de o olmazsa ötekiler de olmuyor. Üstelik evde bulunan da yalnızca o… ’'Birden sustu ve düşündü: "Bu şimdi! İçinde olduğumuz an! Evet, geçmiş demek geçip giden an'lar demek. Gelecek ise henüz gelmemiş olan anılar. Şimdiki zaman olmazsa ne geçmiş olur ne de gelecek. Evet, öyle, doğru!”

    Momo’ nun heyecandan yanakları yanıyordu. Konuşmayı sürdürdü: “Fakat şu ne demek? Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

    Yani gelecek zaman, geçmişe dönüşür ki onun için daima ve yalnızca şimdiki zaman vardır mı demek oluyor bu? ”

    Hora Usta'ya şaşkınlıkla baktı, “Ama bu elbette ki doğru. Bunu hiç düşünmemiştim. An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya gelecek. Örneğin şimdi, bu anda ben konuşurken an geçip gidiyor. Geçmiş oluyor! Evet, şimdi anlıyorum ne demek istediğini; sen 'tam onu görüyorum derken, bakarsın ki,kardeşi görünmüştür.’ Artık ötekileri de iyice anladım. Üç kardeşten daima yalnız birisinin var olmasını… Yani, ya şimdidir, ya geçmiştir ya da gelecektir. Ya da hiçbiri. Çünkü, biri olmadan diğerleri de olamaz! Bütün bunlar insanın başını döndürüyor!”

    “Ama bilmece daha bitmedi” dedi Hora Usta. "Üçünün birlikte hükmettikleri ve onunla bütünleştikleri o koca ülke nedir?”

    Momo ona kaygıyla baktı. Acaba bu neydi? Geçmiş, gelecek ve şimdi birlikte ne oluyorlardı? Koca salona göz gezdirdi. Binlerce ve binlerce saat hep birden ona bakıyordu sanki. Birdenbire gözleri parladı “Zaman!” diye bağırdı ve sevinçle el çırptı. “Evet, bu da zaman! Zaman!” Neşesinden birkaç kere olduğu yerde sıçradı. “Şunu da söyle öyleyse artık” dedi Hora Usta, onun sevincini paylaşarak, “Üç kardeşin oturdukları ev neresi?”

    “O da dünya!” diye bağırdı Momo.

    “Bravo!” dedi Hora Usta ve çocuğu alkışladı. “Saygılarımı sunarım, Momo! Bilmece çözmesini gerçekten iyi biliyorsun! Buna çok sevindim!”

    “Ben de!” diye cevap verdi Momo. Aslında, içinden Hora Usta'nın kendisinin bilmeceyi çözmesine neden bu kadar sevindiğine şaşırmıştı.

    Saatlerin bulunduğu salonda dolaşmayı sürdürüyorlardı. Hora Usta, başka ilginç şeyler gösteriyordu ama Momo'nun aklı hep bilmecedeydi. “Söylesene” diye sormaktan kendini alamadı, “aslında zaman nedir?”

    “Sen bunu kendin bulup çıkardın ya!” diye cevap verdi Hora Usta.

    “Hayır, demek istediğim, yani, zamanın kendi nedir. Var olduğuna göre, bir şey olması gerekir. Gerçekten nedir zaman?”

    “Bu sorunun cevabını sen kendin verebilsen, çok iyi olurdu!” dedi Hora Usta.

    Momo, uzun süre düşündü. Sonra düşüncelere dalmış olarak konuştu: “Var olduğu kesin. Ama ona dokunamayız. Tutamayız da onu. Sanki koku gibi bir şey. Ama durmadan ilerleyen bir şey. O halde geldiği bir yer olmalı! Belki de, rüzgâr gibi bir şeydir! Ama yok,hayır! Şimdi buldum! Belki, hep var olduğu için duyulmayan bir müzik gibidir. Sanırım, benim bunu çok derinden duyduğum oldu!”

    “Biliyorum” dedi Hora Usta. “Seni bu nedenle çağırtabildim buraya.”

    “Ama başka bir şey daha var” diye dalgın dalgın konuştu Momo, düşüncelerinden bir türlü kopamıyordu. “Müzik sesi çok, çok uzaktan geldiği halde, sanki taa içimde duydum onu… Demek, zaman da böyle bir şey olmalı…”

    Biraz susup yeniden söze başladı: “Tıpkı rüzgârın su yüzünde dalgacıklar oluşturması gibi demek istiyorum. Ah, belkide sözlerimin hepsi saçma!”

    “Bence çok güzel konuştun” dedi Hora Usta. Bunun için şimdi sana bir sır açıklayacağım. Bütün insanlara zamanları, buradan, Hiçbir Zaman Sokağı’ ndaki, Hiçbir Yerde Evi’ nden dağılır.“

    Momo ona saygıyla baktı. "Oooo” dedi. “Zamanı sen mi üretiyorsun?”

    Hora Usta güldü. “Hayır çocuğum” dedi. “Ben sadece yöneticiyim. Benim görevim her insana belirlenen payını vermektir.”

    “Madem öyle” diye sordu Momo; “Sen de bu işi, zaman hırsızlarının insanlardan zamanlarını çalamayacağı şekilde düzenleyemez miydin?” “Hayır, bunu yapamam” diye cevapladı Hora Usta. “Çünkü zamanlarını nasıl kullanacaklarına insanlar kendileri karar verirler. Zamanlarını korumak da onlara düşer. Ben yalnız paylaştırmayı yapabilirim.”

    Momo, tekrar salona bakınarak sordu: “Onun için mi burada bu kadar çok saat var? Her insan için bir tane, öyle mi?”

    “Hayır, Momo” diye karşılık verdi Hora Usta. “Bu saatler sadece benim eğlencem. Bunlar, her insanın göğsünde taşıdığı şeyin basit birer taklidi yalnızca. Çünkü nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri, sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.”

    “Ya kalbim bir gün artık çarpmazsa?” diye sordu Momo.

    “O vakit, senin için zaman da biter, çocuğum” diye karşılık verdi Hora Usta. ’'Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Zaman içinde günler, geceler, aylar ve yıllarca geriye doğru giden aslında sen kendinsin. Bir gün çıkıp geldiğin o sihirli kapıya doğru yaşamın boyunca geri gidiyorsun, sonunda yine oradan çıkıp gideceksin.“

    "Ya öbür tarafta ne var?”

    “İşte orada, bazen taa içinde duyduğunu söylediğin müziği bulacaksın. Ama, artık sen de o müziğin içindeki bir ses olacaksın." Momo'yu süzdü. "Fakat sen bunları henüz anlayamazsın,değil mi?” diye sordu.

    “Yoo” dedi Momo. “Sanırım anlıyorum.” “Hiçbir Zaman Sokağı’nda her şeyin nasıl da geriye doğru hareket ettiğini hatırlamıştı ve sordu: "Sen ölüm müsün?”

    Hora Usta gülümsedi ve karşılık vermeden önce bir an düşündü ve şöyle yanıtladı: “İnsanlar ölümün ne olduğunu bilselerdi ondan hiç korkmazlardı. Korkmayınca da, kimse onların yaşam zamanını çalamazdı”

    “Öyleyse, onlara bunu söylemek gerekir.” dedi Momo.

    “Öyle mi dersin? Ben onlara bunu dağıttığım her saat başında söylüyorum. Ama korkarım onlar işitmek istemiyorlar. İnsanlar kendilerini korkutan şeylere daha çabuk inanıyorlar. Bu da bir bilmece!”

    “Ben korkmam!” dedi Momo. Hora Usta başını ağır ağır sallayarak onayladı. Uzun uzun Momo’ yu süzdü ve ardından şöyle konuştu: "Zamanın kaynağını görmek ister misin?“

    "Evet” diye fısıldadı kız.

    “Seni oraya götüreceğim” dedi Hora Usta. “Ama orada konuşmak yok! Ne bir şey soracaksın, ne de bir şey söyleyeceksin. Buna söz veriyor musun?”

    Momo başını sallayarak evet dedi. Hora Usta eğildi ve onu tutup kucağına aldı. Şimdi çok uzun boylu ve çok yaşlı görünüyordu ama, ihtiyar bir adamdan çok, asırlık bir ağaç veya bir kaya gibiydi.

    Sonra bir eliyle Momo’ nun gözlerini örttü. Küçük kız, yüzüne kar tanecikleri düşüyormuş gibi bir serinlik ve hafiflik hissetti. Hora Usta'yla beraber uzun, karanlık bir koridorda yürüyorlarmış gibi geldi ona. Kendini emniyette hissediyor ve hiç korkmuyordu. Önceleri kalbinin atışlarını duyduğunu sandı, ama sonra gerçekte bunun Hora Usta’ nın ayak seslerinin yankısı olduğunu düşündü. Yol oldukça uzun sürdü. Sonunda Hora Usta onu yere bıraktı.Yüzleri iyice birbirine yakındı. Hora Usta, gözlerini açarak parmağını dudaklarının üzerine koydu, sonra doğrulup kalktı. Ortalığı altın renkli bir ışık sarmıştı. Momo, gökyüzü gibi çok geniş, kocaman, görkemli bir kubbenin altında durduklarını anladı. Bu kubbe som altından yapılmıştı. Yukarılarda, tepede yuvarlak bir delik vardı. Oradan bir ışık, sütun gibi aşağıya doğru iniyor ve yerde, ayna gibi parlak ama siyah renkli durgun bir suyu olan yuvarlak bir havuzu aydınlatıyordu. Suyun hemen yüzünde, ışık seli içinde yıldız gibi parıldayan bir şey vardı. Suyun üzerinde çok yavaş bir hareketle, bir sarkaç gibi havuzun çevresine doğru gidip geliyordu. Havada hiçbir askısı olmadan duruyor ve insana hiç bir ağırlığı yokmuş hissini veriyordu. Ve bu yıldız-sarkaç havuzun iyice kıyısına yaklaşınca, o noktada suyun içinden büyük bir çiçek goncası çıkıyordu ve sarkaç yaklaştıkça o da açılıp tam bir çiçek oluyordu. Bu, Momo’ nun o güne kadar hiç görmediği güzellikte bir çiçekti. Sadece göz alıcı renklerinden dolayı değil. Momo, böyle renklerin olabileceğini aklına bile getiremezdi. Yıldız, sarkaç bir süre çiçeğin üzerinde duruyor ve Momo da, her şeyi unutup,hayran hayran seyre dalıyordu.

    Çiçeğin kokusu da, sanki ne olduğunu bilmediği halde hep özlemini duyduğu bir kokuydu. Sonra sarkaç yavaşça geri geri gidiyor ve o uzaklaştıkça çiçek de, yavaş yavaş solmaya başlıyordu. Yaprakları birer birer karanlık suya düşüp kayboluyordu. Momo, sanki içinden bir şeyleri koparıp alıyorlarmış gibi acı duyuyordu.

    Sarkaç havuzun tam ortasında durduğu sırada çiçek tamamen yok oluyordu. Fakat, bu sefer sarkacın gittiği yönde yeniden bir gonca beliriyordu. O da, yavaş yavaş açılmaya başlıyordu. Momo onu daha iyi görmek için havuzun çevresini dolaştı. Bu önceki çiçekten apayrı bir güzellikteydi. Momo, bu renkleri de evvelce hiç görmemişti. Bu çiçek çok kıymetli olmalıydı. Kokusu da, bambaşka ve çok tatlıydı. Baktıkça bakası geliyordu. Fakat, sarkaç yeniden geri gitmeye başlayınca, bu çiçek de yapraklarını tek tek döküp karanlık sulara gömüldü. Sarkaç, yavaş yavaş havuzun öbür kıyısına doğru yöneldi. Fakat, bu kez önceki noktada durmadı, bir parça daha ileri gitti.Ve orada birinci noktanın yanı başında yaprakları açılan bir goncanın ortaya çıktığı görüldü.

    Bu çiçek Momo'ya çiçeklerin en güzeli gibi geldi. Bu bir harikaydı! Çiçeklerin kraliçesiydi! Onun da, yavaşça solduğunu, yapraklarının karanlık suya karışmaya başladığını görmek, Momo’ yu öylesine üzdü ki, neredeyse hıçkırarak ağlayacaktı. Ama, Hora Usta'ya sessiz olacağına dair verdiği sözü hatırlayıp, kendini tuttu. Hem de, havuzun bu sefer öbür kıyısında, yeniden bir gonca belirmeye başlamıştı bile.

    Momo yavaş yavaş anladı ki her yeni açan çiçek bir öncekine hiç benzemiyordu, her birinin apayrı güzelliği vardı ve bu yüzden de hep "en güzeli işte budur, daha güzeli olamaz" düşüncesine saplanıp kalıyordu. Havuzun çevresini dolaşıp, her açan çiçeği yakından seyrederek ve kayboluşlarına üzülerek bir süre boyunca oyalandı. Bu sahneyi seyretmekten sonsuza kadar bıkmayacağını düşündü.Ama daha sonra, orada önceden fark etmediği başka bir şeylerin de olduğunu sezdi.

    Kubbenin tepesinden aşağı düşen ışık sütunu,yalnız aydınlatmakla kalmıyor, bir ses de veriyordu. Momo, şimdi duyabiliyordu bunu. Önceleri, uzaklarda esen rüzgarın, ağaçların tepesinde yarattığı bir hışırtı gibiydi. Sonra uğultu çoğaldı, yükseldi ve dalgaların kayalıklara çarpmasını ya da bir çağlayandan hızla dökülen suların çığıltısını andıran bir sese dönüştü.

    Momo, gittikçe daha iyi anlıyordu ki, bu ses birbirine karışan binlerce çınlamadan oluşuyor ve değişik melodilere dönüşüyordu.Bu hem bir müzikti, hem de bambaşka bir şeydi sanki. Momo, birden hatırladı: Yıldızlı gecelerde tek başına tiyatro yıkıntısında oturup sessizliği dinlediği anlarda kulağına gelen müzik sesiydi bu. Çınlamalar, şimdi daha da net ve canlıydı. Momo, karanlık suların içinden çıkan çiçeklerin, daha doğrusu her biri apayrı ve tek olan o şekillerin bu müzikli ışıkla oluştuğunu sezdi. Dinlemeyi sürdürdükçe, sesleri teker teker duyuyor gibiydi. Bunlar, insan sesi değildi. Sanki altın, gümüş veya o türden bütün madenler hep birden şarkı söylüyorlarmış gibiydi. Sonra, arkadan başka sesler ulaşılmaz uzaklıklardan gelip, anlatılmaz güçle araya karışıyordu. Ve öyle açık duyuluyordu ki, Momo bilmediği bir dilde söylenen bazı sözcükleri bile anlayabiliyordu. Bunlar, kendi özel isimlerini açıklayan güneş, ay, gezegenler ve tüm yıldızlardı. Bu isimlerde saklıydı hep, onların yaptıkları, ettikleri… Bu saat çiçeklerinin her birini, nasıl açtırdıkları ve nasıl soldurdukları…

    Momo birden, bütün bu sözlerin kendisine söylendiğini anladı! Evren, en uzak yıldızına kadar bütünüyle kocaman, görkemli bir surat olmuş, ona bakıyor ve konuşuyordu! Üzerine korkunun da ötesinde bir hal geldi, ürperdi. Aynı anda Hora Usta'yı gördü, eliyle ona gel işareti yapıyordu. Hemen onun kollarına atıldı. Hora Usta onu kucaklayıp kaldırdı. Momo, yüzünü onun göğsüne sakladı. Elleri yumuşak kar taneleri gibi bir kez daha Momo’ nun gözlerini örttü ve Momo karanlık, sessizlik, güven içinde yaşlı adamın kucağında o uzun yoldan geri döndü. Saatlerin arasındaki küçük odaya döndüklerinde, Hora Usta Momo’ yu küçük divana yatırdı. Momo, “Hora Usta” diye fısıldadı. “İnsanların zamanlarının bukadar…” Gerekli sözü arıyor, bulamıyordu. “Bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum” dedi sonunda.

    “Senin görüp duyduğun şeyler, insanların zamanı değildi Momo” dedi Hora Usta. "Bu yalnız senin kendi zamanındı. Her insanın içinde senin az önce gördüğün gibi bir yer vardır. Ama oraya yalnızca benim gördüklerim erişebilir. Ve bildiğimiz gözle orası görülmez.“

    "Fakat ben neredeydim?”

    “Kendi yüreğinde” diyerek, eliyle kızın kıvırcık saçlarını okşadı Hora Usta.

    “Hora Usta” diye fısıldadı Momo. “Arkadaşlarımı da sana getirebilir miyim?”

    “Hayır” dedi , “Şimdilik bu olmaz.”

    "Seninle ne zamana kadar kalacağım?“

    "Yeniden arkadaşlarını özleyinceye kadar, yavrum.”

    “Ama, onlara yıldızların söylediklerini anlatabilir miyim?”

    “Anlatabilirsin. Ama yapamayacaksın!”

    “Niçin?”

    “Bunu yapabilmen için, önce sözlerin içine doğması gerekir.”

    “Ama ben onlara her şeyi anlatmak istiyorum, hepsine! Duyduğum melodinin şarkısını söylemek isterdim. Sanırım o zaman her şey düzelirdi.”

    “Bunları gerçekten istiyorsan Momo, beklemeyi bilmelisin.”

    “Beklemekten sıkılmam.”

    “Beklemelisin yavrum, tıpkı bir tohumun toprağın altında uyuması gibi, başını dünyaya çıkarmadan önce bir güneş dönencesi süresi beklemesi gibi. Senin içinde de, sözcüklerin doğup olgunlaşması aynı sürede olur ancak. İster misin bunu?”

    “Evet” dedi Momo.

    “Öyleyse uyu!” dedi Hora Usta ve elini Momo'nun göz kapaklarının üzerinde dolaştırdı: “uyu!..”

    Momo, derin ve rahat soluklar alarak uykuya daldı.. “

    Momo- Michael Ende
  • 216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Eve, torrentten albüm emeyim diyerek büyük bir keyifle gelmiş ve daha ayın 3. yazıyla "üçüncü" gününde adil kullanım kotamın yarısını emen kenafir kardeşimin youtube dan açtığı Çelik - dum ka ka (mezar kazıp çıkardı resmen yaa!!!) parcasını dinliyerek bu satırları yazıyor olan ben gözlerim seyirirken hepinizi sevgiyle selamlıyorum..

    SABAH GELEN İNTİKAM EDITI : kotamı sömüren kenafir kardeşimden intikamımı , evdeki bütün kapı ve pencereleri kapatıp kaynayan bir odada başucuna bıraktığım "YAN CEHENNEM YAN 5 KAMYON KÖMÜRLE GELİYOR" yazılı bir not ile aldım .. kendisi geç yattı ve bugün izinli ...SÖZDE UYUYACAKTI.. nilüferden kendisi için "eden bulur güzelim kalır sanma yanına" dizelerini gönderiyorum .. DON'T MESS WITH TUCO!!!

    - JAPON MANYAKLIĞINI BİLMEDEN NASIL KUCAKLADIM .. -

    Öncelikle bu MANYAK milletle hayatım nasıl kesişti ve bende yarattığı tahribatlar ( ki gerçekten maddi anlamda hayatımı kaydırdılar =) ) neler oldu onu açıklayarak başlayayım.. henüz ilkokula gitmediğimiz ya da yeni yeni gittiğimiz , trt nin de trt olduğu dönemlerde origami denen bir manyaklıkla ilk olarak hayatıma dahil oldular .. 80 ler yokluk devri elişi kağıdı falan çok para ...öyle kolayda bulunmuyor ..bizimkilere aldıramıyorum .. ağlıyorum zırlıyorum sandalyeden kafa üstü intihar girişimleri.. YOK!! trt de o envai çeşit elişi kağıtlarıyla efenime söyleyeyim orangutan fil zürefa su aygırı!??! ( valla yaptı zaten o gün ben olmıyacağını anladım kapadım o defteri ) yapan zombi bir teyze var.. kadın zaman veriyor ama eller küçük ...birde tekrar yok ! 8 hareketi gösteriyor .. bizim hafıza 3 te 4 te bilemedin 5 te error veriyor ..mavi ekrana geçiyorum.. neyse bir sinir harbi ile olmayacağını anlayıp içimde bir nefretli ukte ile kedi ciğer ikilisi misali son verdim origami macerasına .. tabii japon sanatı falan olduğunu bilmiyoruz o dönem.. sonrasında ilkokula başladık Voltron ile dünyamızı kararttılar.. haftasonu sabahın köründe uykudan uyanıp ranzadan atlayıp 2 3 yaşındaki kardeşimi pembe aslan olmaya ikna etmek sureti ile kırıp dökmedik eşya bırakmadık .. yediğimiz zopa cabası ..beslenme çantasının içine bayılacak kadar ağlayınca birde robotlu suluk aldırdım .. hehehehe!!! sonra özel tv ler açıldı anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz diyerek..kanal 6 da yaz günleri öğle kuşağında karate filmleri ve BRUCE LEE (!!!) ile cep boy terminatör dönemine giriş.. karşı lise inşaatından tuğla getirip evde kırmalar, kum tepelerine 3. kattan atlamalar ( annem yazık kadıncağız görünce korkudan bayılmış dövemedi bile eve gidince ahauahauaha =) ) falan derken bizimkilere birde tahta katana yaptırdık tarif üzerine .. baktılar olacak gibi değil ilgiyi başka yöne çekelim dediler heralde =) o döneminde sonuna anneme kafa tutup katanayla dayılanınca , annem oklava sanatıyla TÜRK EV HANIMININ FENDİ JAPONU YENDİ DİYEREK GERÇEK ANLAMDA NOKTA KOYDU .. ama "nicca" YILMAZ!! =) yediğimiz ufak çaplı darbeler ile yıllar yılları kovaladı.. uzunca bir müddet tv lerden filmler vasıtası ile haşır neşirliğimiz devam etti.. üniversiteye girdik .. ha tabi bir de 5-6 sene öncesinde metal alemine girizgah yapmışız saçlar uzun deri ceket - kamuflaj -postal 3lüsü falan evdekiler umudu kesmiş .. saldım çayıra mevlam bombalaya diyerekten ..bir de dergi ve fanzin çıkarıyorum bir arkadaşımla o dönem .. o arkadaşım bir gün benim hayatımı karartıp JAPON KÜLTÜR MERKEZİNDE ANİME İZLEMEYE ÇAĞARDI.. hayatımda VAMPIRE HUNTER D izlediğim ilk an .. o gün hayatımın kumlu çakıllı bulgur pilavından ibaret olduğunu anladığım gündür.. sonra anime nin manganın manyağı olduk.. bu arada dergiye de pek çok ülkeden promo cd plak falan geliyor kritikleyin tanıtın diye .. bir baktım bazı cd lerin JAPANESE EDITION ları ( basımları) var ve bu basımlarda da dünyadaki diğer ülkelerde basılan ya da satılan cd lere ek olarak başka hiçbir yerde olmayan BONUS parçalar mevcut .. korkuncta pahalı !! 3 aylık bursları bir bilemedin iki cd ye vermeye başladık mı? ayran yok tahtaravanla gidiyoruz yokoluşa .. ordanda KOLLEKSİYONCULUK hastalığını verdiler damardan .. tam o dönemde de bir arkadaşım sağolsun ŞİBUMİ VERDİ !!! bu öyle bir kitaptır, japonlar öyle bir millettir ki burda şu an arkadaşım olan ama bir dönem kanlı bıçaklı olduğumuz Oğuz Aktürk ile dahi bu kitap sayesinde can ciğer olduk.. neyse kısa keseyim sonra tabii kültürü çok araştırdım ve cidden muazzam ve apayrı bir halk olduklarını kendi gözlemlerimle gördüm .. kitaba gelir isek...

    Spoilerlık bir durum yok hep söylüyorum .. rahat ol kardeşim =)

    Kitabın yazarı 3 sene boyunca Japonya ' da müşavirlik yaptığı dönemde başından geçen ilginç olayları , anılarını ve derleyip toparladığı Japon kültürü ve AHLAKI ile ilgili gözlemlerini araştırmalarını Japon tarihinden bilgilerle harmanlayıp bu muhteşem kitaba imza atmış.. en baştan söyleyeyim FARKLI KÜLTÜRLER , FARKLI ÜLKELERE MERAKINIZ VARSA OKUYUN DEMİYORUM...MUTLAKA EDİNİN!! ha şu da var ..yaa kardeşim benim japonlarla ne işim olur diyenler : inanın çok şey kaybediyorsunuz .. ama şunun da garantisini veriyorum ..okuduklarınız, inanın bir Türk ya da Japon toplumuna ait olmayan dünyanın geri kalanında yaşayan tüm toplumlar için yeterince garip.. herşeyi tam olarak benimsemeniz İMKANSIZ..misal bu adamların 4 mevsime olan takıntısını , sakura dedikleri meyve vermeyen kiraz ağaçları için festivaller düzenlemelerini , bu ağaçların çiçek açacakları günü tam olarak hesaplamak için her meteoroloji biriminin bahcesine bulundukları yerdeki cinse ait kiraz agacı dikip başına tek işi bu olan gözlemciler dikmelerini, şirketlerde yeni işe başlayan kimseleri festival alanına geceden gönderip yer tutması için görevlendirdiklerini, başaramazsa bu kişilerin süresiz dışlandığını , her mevsimde şehirdeki bilimum cafe restoran bar ve magazanın duvarlarının boyandığını ve MAĞAZALARA O MEVSİMİN ÇİÇEKLERİNİ ÖN PLANA KOYAN TABLOLAR ASTIKLARINI , samurayları - roninleri nincaları, bu savaşçıların izlediği ve Japon ahlakının temelini oluşturan BUSHIDOYU , "AN" a verdikleri önemi , kadınlarda okuyabilsin diye milyon harften oluşan KANJİ alfabesine karşı hiraganayı yaratmaları BUNA KARŞILIK ( BURAYA EKSTRA DİKKAT !!!) Japoncanın özünü bozmamak ve Japoncayı kirletmemek için KATAKANA adını verdikleri bir başka alfabe daha (?!?!?) tasarlamalarını , 2005 yılındaki Japonya'ya katkısı 4.5 MİLYAR DOLAR olan ( ki bu rakam o yıl amerikaya ihraç ettikleri demir çelik ürünleri hacminin 3 evet 3 katı! ) ve şu an dünyayı fetheden ayrıca kendi içinde 30 40 a yakın ayrı kola ayrılan ( kadınlar ve erkekler içinde ayrılıyor bunlar ) Anime sanatını, Honne Tatamae dedikleri kendin gibi ol ama olduğun gibi görünme olgusu ve marka manyaklıklarını , geyşa kültürünü , intihar etmeden önce yazdıkları 3 mısralık içinde mutlaka mevsimlere gönderme bulunan şiirleri, seppuku ve harakiri kültürünü , MANYAKLIK DERECESİNDEKİ MİLLİYETÇİLİKLERİNİ tam olarak özümseyip anlamlandırmanız imkansız .. ben senelerdir ilgileniyorum ama anlamlandıramadığım pek çok şey var .. Japonya ve Japonları FUTBOL TOPU BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR SOĞAN olarak düşünün...ne kadar soyarsanız soyun CÜCÜĞE ULAŞMAK HAMASLA İSRAİLİ BARIŞTIRMAK KERTESİNDE İMKANSIZ .. gözünüzden kanlı yaşlar akması da cabası =) ama olaylara ve olgulara bu uzaylı milletin gözünden bakmakta bir o kadar zevkli =) kritiğin sonuna geldik .. biraz fazla uzun oldu sanırsam ama umarım sıkılmamışsınızdır.. son olarak : NIPPON BANZAI!!! =))
  • İki eli cebinde bir insan ne kadar mesuttur. Bir kere bırakın saldırıyı, savunma pozisyonunda bile değildir.
    Mehmet Akif Duman
    Sayfa 65 - Eşik Yayınları
  • Deniz’e ait eşyalar, infazdan sonra, siyah bir torba içinde babasına teslim edildi.

    Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası… İki tükenmez kalem.. Askılı atlet, fanila ve yün başlık… Kahverengi ceket ve pantolon… Haki renk bir yün gömlek… Füme terilen pantolon… Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak… Bir küçük, bir büyük İngilizce lügat… Türkçe-Almanca sözlük… Brecht, Ahmet Arif, Memet Fuat’ın kitapları Babasından gelen mektuplar… Bir cep aynası, bir cep defteri…

    Ve cep defterinin kapak arkasına kendi el yazısıyla karaladığı, kimi satırlarını çizdiği bir şiir:


    “Yenilmişsem
    Elim kolum bağlı
    Boynumda yağlı ip
    Gelip dayanmışsam
    darağacına
    Dudaklarımda yarın
    Gözlerim yarınlarda
    Unutmak mı gerek seni?
    Kapılar kapalı
    Tutulmuşsa gece
    kapkara yollar
    Sıcacık bir sevgi
    sunmayacak mıyım
    insanlara?
    Bakmayacak mıyım yarınlara
    Seslenmeyecek miyim
    insanlara?”