Bu yaklaşım belirli bir “bağını çözme” pratiği gerektirir. Seviyorum, ama ilişkiyi zorlayacak bir bağ ile ona bağlanmayı ya da onu kendime bağlamayı reddediyorum. Bağını çözme sık sık “lakaytlık” ile karıştırılır. Filozof Nicolas Go bunu çok iyi tahlil eder; Lakaytlık, sevgi noksanlığıyla bir “kendine haline terk etme” iken, bağını çözme, şahikasında sevgi ile, sahiplenmeyen bir sevgiyle oluruna bırakmadır. Psikolojik açıdan bakıldığında bu tutum, içsel bir güven duygusu gerektirir. Sahiden “sevilebilir” olduğumuz inancını gerektirir; yanı sıra riski kabul etmeyi de gerektirir: muhatabımızın bir başkasının sevebileceğini, hatta bizi terk edebileceği riskini kabul etmeyi.
Hayat bir yerde bize karşı koyuyorsa, akışının bizi taşımasına kendimizi koy verelim. Nasılsa o hedefe erişeceğiz ve belki de zamanla hedefimizin o olmadığının farkına vararak hedef değiştireceğiz. Gerçekten de hayat bizi bazen, sabitlendiğimiz hedefin iyi bir hedef olmadığını fark ettirecek sınamalardan geçirir.
İnsan her şeye hakim olma obsesyonundan bir kez kurtulduğu anda, açık yürekli bir hale gelir, neşeye elverişli bir zihinsel duruma erişir. Aksilikler ortaya çıktığı anda oluruna bırakmayı bilirse, çekçeğe bağlı köpek gibi ona karşı koymak yerine hayat uyum gösterir.
Gayret zahmetlidir, ama hedeflediği sanat eseri kadar, hatta daha da kıymetlidir; çünkü insan gayret sayesinde, kendinden, kendinde olandan fazlasını çekip çıkarır, kendisinin yukarısına sıçrar.