" Bana söylememesi için ona yemin ettirdim."
Duvara kendimi bıraktım ve beni tutmasına izin verdim. Ona gece yarısını anlatmıştı. Ama baba dediğim adamın kumaşını bilen tek kişi ben değildim. Kendini, Isolde'yi koruyacak kadar iyi tanıyordu.
Gerekirse kendinden bile.
Bu düşünce o kadar yürek parçalayıcıydı ki göz göze gelirsek görebileceğim şeylerden korkarak bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım. Onu benden daha çok seven tek kişi oydu. Ve onu kaybetmenin acısı hala taze ve keskindi, aramızda bir bıçağın sırtı gibi duruyordu.
" Seni bulmak için her şeyi Dar Boğaz'da bırakmaya hazırdı. Seni tüm mürettebatın önüne koymaya hazırdı," dedi. " Senin için başka ne yapmaya hazır, Fable?"
Babam hakkında söyledikleri tehlikeliydi. Beni ezecek gücü vardı o sözlerin. Çünkü beslediğim en kırılgan umut, Saint'in beni sevmiş olması ihtimaliydi.
Bir yanım bunun doğru olup olmadığını öğrenmekten korkuyordu. Ve daha da büyük yanım bunun beni mahvedeceğini biliyordu.
" Sen gelmedikçe Marigold'u hiçbir yere götürmüyorum," derken ağzından dökülen her kelimeden nefret ediyordu sanki.
Lanetlendiğimizi söylerken kastettiği buydu. West, beni İsimsiz Deniz'de bırakmamak için mürettebata meydan okumaya hazırdı. Fırtına Kapanı'ndaki o günün ve beni sevdiğini söylediği o gecenin bedelini ödemeye başlamıştı bile.
İkimiz de, yaşadığımız sürece bunun bedelini ödeyecektik.
Bu beni ne yapar bilmiyorum.
Yüzüne dokunduğumda ve kollarını bana sardığında sözleri zihnimde yeniden canlandı. Ama ondan sandığım gibi korkmadım. Kendimi güvende hissettim. Babam gibi birini sevebilir miydim bilmiyordum ama sevmiştim işte. Tutkulu ve talepkar bir aşkla. Korkutucu bir aşkla.
Ve bunun beni ne yaptığını bilmiyordum.