Ç

“Bilmedikleri şeyler insanlara zarar veremez” benim mantram olmuştu. Bu inanç sistemine uygun biçimde, doğal bir koruma katmanı olarak yalancılığa yöneldim. Yalan söylemek benim için hep kolay olmuştu ve bu sadece temel mizacımdan kaynaklanmıyordu. Bence yalancılık, benim gibi biri için mantıklı bir seçimdi. “Şüphen varsa gerçeği söyle. Gerçek, insanların anlamasına yardımcı olur.” Ama düşündükçe buna daha az inandım. Asla pişmanlık hissetmeyen ve nadiren korkan bir çocuk olarak gerçek, insanların beni anlamasına neredeyse hiçbir zaman yardımcı olmamıştı. Genellikle, insanların kafasını daha fazla karıştıracağından ve daha fazla belaya yol açacağından emin olduğum tek şeydi. İnsanlara gerçeği söylediğimde sinirlenme eğiliminde oluyorlardı. Öte yandan yalan söylemek hep güvende kalmamı sağlıyordu.
Reklam
İtiraf paylaşımları yapan sayfaları engellemekten yoruldum. lütfen fotoğraf paylaşımı özelliğini iptal edin.
Bugün de sevgiliye çiçek gönderemedik.
Ölçülü kötü davranışlarım bir tür hayatta kalma içgüdüsüydü –kendimi gerçekten kötü bir şeyler yapmaktan alıkoymaya yönelik kaba bir girişimdi. Böyle davranışlar çoğu zaman rastgele ortaya çıkıyordu. Annemle aramızdaki bağı korumaya çalıştığımdan, mecbur kalmadıkça bu tür davranışlarda bulunmamaya hep dikkat ediyordum. Ama artık işler farklıydı. Annem için “iyi” olma mecburiyetinin yükü olmayınca, özgürlük fikri heyecan vericiydi. Sorun şuydu ki yaptıklarımı nasıl hafifletebileceğimden tam olarak emin değildim. Tek başımayken ve beni durduracak hi.bir şey, kiç kimse yokken karanlık tarafımın fazla ileri gidebileceğinin farkındaydım. Ama karanlık tarafımı yenmek için bu kadar uğraşmak yerine bir anlaşma yapmayı tercih etsem nasıl olurdu? Aklıma büyükbabamın Mississippi’deki çiftliği ve orada binmek için eğittiği yabani atlar geldi. “Başta öfkeli olurlar,” diye açıklamıştı büyükbabam bir defasında. Ağıla yakın bir otlakta duruyorduk. Çitin yanında genç bir at vardı, büyükbabamın ona yaklaşıp bir yuları dikkatlice boynuna geçirmesini seyrettim. At direndi ama sonra boyun eğdi. “Çifte atarlar,” diye devam etti büyükbabam yumuşak bir sesle. “Ayak direrler. Seni sırtlarından atarlar. Ama tutarlı biçimde bunu yapmaya devam edersen güvenlerini kazanabilirsin.” Yuları yavaşça çekti, bunun üstüne hayvan nazikçe başını eğdi. “Direnmeyi bırakmayı öğrensinler diye baskı uygularsın,” dedi bunu nasıl yaptığını göstererek. “Ve en önemlisi” —büyükbabam elini cebine sokup bir avuç kesme şeker çıkardı— “itaati teşvik için kaydettikleri ilerlemeyi ödüllendirirsin.” At şekerini bayıla bayıla katır kutur yedi, ben de kıkırdadım. “İşte bir atı,” dedi büyükbabam göz kırpıp, “böyle yola getirirsin.” Odamda otururken, karanlık tarafımla baş etmek için bu adımları kullanmaya karar verdim.
Kötü şeyler yapmanın bana neden... bir şeyler hissettirdiğini anlamaya başlıyordum. Ne kadar kısa sürerse sürsün, başka herkesin sürekli hissettiğini tahmin ettiğim biçimde hissetmeye yaklaşmamı sağlıyordu. Dış görünüşümün altında hep sinsice gezinmek veya çalmak ya da takip etmek, hatta bazen can yakmak dürtüsü vardı. Bunun sebebi istemem değil, içimde bir şeylerin bunun kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını bilmesiydi. Hissetmemi sağlıyordu, nokta.
Sayfa 89
Reklam