Yaşamlarımızın mekânı ne devamlı, ne sonsuz, ne türdeş, ne de eşyönlü. Peki tam olarak biliyor muyuz nerede kırldığını,
nerede büküldüğünü, nerede bağını kopardığını ve nerede bütünleştiğini? Yarıklar, ses boşlukları, sürtüșme noktaları hissediyoruz belli belirsizce, bazen bir yerlerde sıkıştığına ya da yarıldığına ya
da çarptığına dair muğlak bir hisse kapılıyoruz. Bundan fazlasını bilmeyi nadiren istiyor, oluşan aralıkları tetkik etmeye, hesap etmeye, hesaba katmaya lüzum duymadan, bir yerden başka bir
yere, bir mekândan başka bir mekâna geçiyoruz. Mesele mekân icat etmek değil, mekânı yeniden icat etmek hiç degil (çevremize kafa yoran çok sayıda insan var günümüzde...), mesele mekânı sorgulamak, daha yalın bir ifadeyle, mekânı okumak; çünkü alşılagelmişlik adını verdiğimiz șey belirginlik değil, bulanıklıktır:
Bir körlük biçimi, bir uyuşma hali.
Bilinen baskın sonrasında yazdı "ADAK" şiirini. Ve bir gün incecik,kırılgan sesiyle,tutulmaz bir coşkuyla okudu yazdığını.Onu öylesine öfkeli görmemiştim hiç.