içsel hayatın yoğunlaşması, geçmişe kaçmaya olanak tanıdığından, yalnızlık ve boşluk hissi ve varoluşunun ruhani yoksunluğundan uzaklaşması için tutukluya yardımcı oluyordu. serbest bırakıldığında, hayal gücü çoğu zaman önemli şeyler ile değil, küçük işler ve basit şeyler ile kendini meşgul edebiliyordu. o güzel küçük şeyleri nostaljik hafızası onurlandırıyor ve tuhaf bir karaktere bürünüyorlardı. dünyalar ve varoluşları çok uzak görünüyorlardı ama ruh onlara arzu ile ulaşıyordu: ben zihnimde otobüs seyahatine çıkıyordum, apartmanımın kapısını açıyordum, telefonum çalıyor, cevaplıyordum, ışıkları açıyordum. düşüncelerimiz genelde bu gibi detaylar ile meşguldü ve bu anılar kişinin gözyaşlarının süzülmesine sebep oluyordu.
geçirdiğim bunca zamanda çok iyi öğrendiğim tek bir şey vardı: sevgi sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine gider. en derin anlamını ruhsal varlığında, kendi iç benliğinde bulur. var olup olmadığı, hayatta olup olmadığı, bir anlamda önemli olmaktan çıkar.
bu anda bir düşünce bütün benliğimi sardı: hayatımda
ilk kez, birçok şair tarafından şarkılara aktarılan, birçok düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ileri sürülen gerçekliği olduğu gibi gördüm. gerçeklik şu ki sevgi, bir insanın sahip olmak isteyebileceği nihai ve en yüksek amaçtır. o zaman beşeri şiir, düşünce ve inancın ileteceği en derin anlamı kavradım: insanın kurtuluşu sevgidedir ve sevgi yoluyladır. bu dünyada geriye hiçbir şeyi kalmamış bir insanın kısa bir anlık da olsa sevdiğini düşünürken mutluluğu nasıl hissedebileceğini anladım. insan kendisini mutlak yalnızlık içinde, olumlu eylemleri ile ifade edemezken, acılarına doğru bir şekilde, onurlu bir tavır ile katlanmak tek başarısı olabilecekken, böyle bir durumdayken dahi, aklında sevdiğinin imgesine sevgiyle derinden yoğunlaşarak doyum sağlayabiliyordu. hayatımda ilk kez, şu kelimelerin anlamı benim için aşikâr olmuştu: “melekler, sonsuz mutluluğa ait ebediyet düşüncesinde kayboldu.”