etrafımdaki herkesin acelesi vardı. ama bir havaalanında olduğumuz ve binecekleri uçaklara geç kaldıkları için değil. acele etmeye bağımlı oldukları ve acele etmeden nasıl yaşanır bilemedikleri için. çünkü bu çağda her şey acildi. sokaklar, caddeler ve evlerdeki hayat daima aceleyle yaşanıyordu. dolayısıyla her yerde olduğu gibi bu havaalanında da insanlar yanımdan birer ambulans gibi geçip gidiyordu. evet, tam da ambulanslara benziyorlardı. çünkü aslında acil olan tek şey, içlerinde taşıdıkları hastanın durumuydu. çünkü o hasta; aşktan bilgiye, paradan tatile kadar bu hayatta her şeye geç kaldığına dair sanrılar görüyor ve geç kalma nöbetleri geçiriyordu. ancak ambulansın acilen yetişmeye çalıştığı yer elbette bir hastane değil, ölümdü. doğal olarak, bütün bu hastaların ölümü de acil olacaktı. o kadar acil ki gözlerini kapatmaya fırsat bulamayacaklardı. gözleri açık gidenler nesli olarak da insanlık tarihinde görünmeleriyle kaybolmaları bir olacaktı. bir illüzyonistin el çabukluğu hızında yok olacaklardı. tam da kendilerine yakışan biçimde. çünkü hayatları bir illüzyon gösterisinden farksızdı. sihirli gibi… ama değil.
bütün gücümle utandım. sonrasında da yüzlerce farklı neden buldum, yeniden ve yeniden utanmak için. bin yıl yaşasam binlerce neden daha bulurdum. çünkü insan kendine acı ve öfkeden başka ne hissedebilir, bilmiyordum.