Bakın, bir gariplik daha söyleyeyim size: İnandığım bir düşünceyi açık açık anlatmaya kalktığımda sonunda anlattığıma kendim inanmamaya başlıyorum. Hemen her zaman öyle oluyor.
“Sevgili dostum,” dedi, “insanları oldukları gibi sevmek olanaksızdır. Olmaz öyle bir şey. Ama sevmek de gerekir. Bunun için duygularına gem vurarak, burnunu tıkayarak, gözlerini kapayarak (ki bu sonuncusu zorunludur) iyilik et onlara. Elinden geldiğince kızmadan, ‘senin de bir insan olduğunu unutmadan’ bırak kötülük etsinler sana. Sineye çek.
Bu tatsız tuzsuz zamanımızda, ruhunda kendine göre bir ‘ülkü’ (heyecanlanma, çok şey biliyorum) edinebildiğin için saygı duyuyorum sana. Ama gene de ölçülü olmalısın. Gürültülü bir yaşantı istiyorsun çünkü, eline geçen her şeyi yakıp yıkmak, tüm Rusya’dan üstün olmak, gök gürültüsü gibi gürlemek, ülkede herkesi dehşete düşürmek, kendine hayran etmek, sonra da gidip Kuzey Amerika eyaletlerinden birinde izini kaybetmek… Biliyorum buna benzer bir şey var gönlünde. İşte bunun için uyarmak istiyorum seni. Çünkü yürekten seviyorum seni yavrum.”
Beni ne yaparsan yap, ruhsal yönden çökertemezsin, yıkamazsın, hayrete düşüremezsin. Sokak köpeği gibi dayanıklıyımdır. Birbirine karşıt iki düşünce, iki duygu aynı anda rahatlıkla bulunabilir içimde. Bu kendi irademle olamaz kuşkusuz.