Bugünkü benliğim büyüyüp akıllandıkça düşlerimin özüne daha derinden girebiliyordum. Bazen kişi düş görürken bunun farkındadır. Hele gördüğü kötü bir düşse, bunun yalnızca bir düş olduğunu yineleyerek avutur kendisini. İşte ben de aynı şekilde kendi düşüme girerdim ve bunun sonucu ortaya çıkan acayip çift kişiliğim, olayların hem oyuncusu hem de seyircisi olurdu. Ve çoğu kez çağdaş ben, ilkel ben’in sersemliği, mantıksızlığı, kafasızlığı ve genel olarak korkunç aptallığı karşısında fena halde sinirlenmiş, sabırsızlanmışımdır.Bu parantezi kapamazdan önce bir noktaya daha değineyim. Siz hiç düşünüzde düş gördünüz mü?
Mutluluğu yalnızca gündüzleri o da belli bir ölçüde tadabiliyordum. Gecelerime korkunç bir korku egemendi hem de ne korku! Dünyada yaşamış, yaşayacak hiçbir insanın böylesine derin, böylesine anlaşılmaz bir korku duymadığından emin olduğumu söylersem durumumu abartmış sayılmam. Çünkü benim korkum çok uzak bir geçmişin korkusuydu. Genç Dünya’da, hem de genç Dünya’nın en gençliğinde duyulan korku.
Resimler! Resimler! Resimler! İşin aslını öğrenmezden önce hep merak ederdim düşlerimi altüst eden o binlerce resmin nereden geldiğini. Gündüzki gerçek yaşantım içinde bu resimlere benzeyen hiçbir şey görmemiştim çünkü. Çocukluğumun bitmez tükenmez bir işkence, düşlerimin bir kâbuslar dizisi olmasına yol açan bu imgeler, bir süre sonra öbür insanlardan ayrı, doğadışı ve lanetlenmiş bir kişi olduğuma inandırdılar beni.