Ahmet Tosun

Ahmet Tosun
@cocukkalbi89
Hiçbir şeyden korkmuyorum! Hiçbir şey ummuyorum! Özgürüm... Nikos Kazancakis
Edebiyat
Denizli
Antalya, 3 Aralık 1989
370 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
Kitaplarım
Merhaba arkadaşlar, Yazdığım kitaplarımın pdf dosyalarını google drive'a yükledim. Linklerini paylaşıyorum. Dileyen hiçbir ücret olmaksızın indirip okuyabilir. Vakit ayırıp okumanız beni çok mutlu eder. Çok teşekkür ederim 😇🙏 "Sevgili Suzan" drive.google.com/file/d/1wDgnDt5... "Sofya Kayıp" drive.google.com/file/d/1veaZ6Oo... Çocuklar için yazdığım hikaye kitaplarından "Hakan Çin'de" drive.google.com/file/d/1IKWnJF9...
Reklam
Nevrozda Lacancı bir yorumlama doktrinine sahibiz. Yorumlama, söylenenin başka bir okuması olmalıdır. Muğlaklık içeren ve bu nedenle anlama aykırı olan bir okuma. Lacan'a göre anlam, semptomu besleyen şeydir. - Geneviève Nusinovici Nevrozda Lacancı yorumlama doktrini, öznenin onun söyleminde işleyen göstereni ortaya çıkarmayı hedefler. Bu nedenle yorum, söylenenin doğrulanması veya açıklanması değildir. Yorum, söylenene alternatif bir okuma önerir; ancak bu okuma, yeni bir anlam üretmek için değil, mevcut anlamın bütünlüğünü sarsmak için devreye girer. Lacan'ın yorum anlayışı, klasik psikolojinin veya hermenötiğin yorum anlayışından ayrılır. Klasik yaklaşımda yorum, gizli anlamı ortaya çıkarmayı amaçlar. Lacan'da ise yorum, anlamın çoğalmasını değil, anlamın tökezlemesini hedefler. Çünkü nevrotik özne zaten semptomunu anlamlarla örmektedir. Semptom, örneğin depresyonda gördüğümüz üzere, yalnızca acı veren bir oluşum değil, aynı zamanda öznenin jouissance'ını düzenleyen kapalı bir örgüdür. Bu nedenle Lacan, semptomun çözülmesinin her zaman daha fazla anlam üretmekle gerçekleşmeyeceğini söyler. Aksine, anlamın kendisi çoğu zaman semptomu ayakta tutan unsurdur. Öznenin sürekli olarak kendisine açıklamalar üretmesi, yaşadıklarını neden-sonuç ilişkileri içinde düzenlemesi ve her şeyi anlamlandırmaya çalışması, semptomun etrafında yeni gösteren katmanları örer. Bu bakımdan anlam, semptomun panzehiri olmaktan çok, onun besinidir. Lacancı yorum, çoğu zaman muğlaklık, eşseslilik (équivoque), kelime oyunu veya beklenmedik bir gösteren bağlantısı biçiminde ortaya çıkar. Amaç özneye yeni bir bilgi vermek değil, onun söylemindeki gösteren zincirinde bir kesinti yaratmaktır. Yorumun etkisi, öznenin "Şimdi anladım" demesinden çok, "Bu ne demek?" sorusuyla karşı karşıya
"Böylece eylemlerimizi, konuşmalarımızı ve davranışlarımızı bastırırız. Ancak zincir yine de alttan alta işlemeye, taleplerini dile getirmeye, iddiasını ileri sürmeye devam eder ve bu da nevrotik semptomun aracılığı ile olur. İşte bu şekilde, bastırma nevrozun ana kaynağıdır." - Jacques Lacan Lacan'ın burada vurguladığı nokta, nevrotik semptomun öznenin başarısızlığı değil, bastırılmış bir hakikatin geri dönüş biçimi olduğudur. Özne, benlik idealiyle, ahlaki talepleriyle veya Öteki'nin beklentileriyle uyuşmayan arzu ve taleplerini bilinç alanından uzaklaştırmaya çalışır. Fakat bastırılan şey ortadan kalkmaz. Freud'un ifadesiyle, bastırılan her zaman geri döner; Lacan'ın diliyle söylersek, gösteren zinciri işlemeye devam eder. Bu nedenle analizde sık karşılaşılan bir durum vardır. Analizan, bazen farkında olmadan, bazen de oldukça bilinçli bir biçimde, kendi arzusuyla ilişkili belirli talepleri analistten saklar. Bunlar çoğu zaman öznenin en fazla yatırım yaptığı ideal imgesiyle çatışan taleplerdir. Çünkü özne, arzusunun hakikatinden çok, kendisi hakkında kurduğu ideal anlatıyı korumak ister. Ancak gösteren zinciri bu sansürü kabul etmez. Söylenemeyen şey, başka yollar bulur. Eğer talep söylem içerisinde yer bulamazsa, semptom aracılığıyla konuşmaya başlar. Eğer semptom da yeterli olmazsa, acting-out biçiminde sahneye çıkar. Böylece özne, söyleyemediği şeyi eylemeye başlar. Analitik deneyimde semptomların şiddetlenmesi ya da acting-out'ların ortaya çıkması çoğu zaman bu bastırılmış talebin yeniden dolaşıma girmeye çalıştığının göstergesidir. Bu nedenle analitik çalışmanın en hassas noktalarından biri, öznenin ne söylediğini dinlemek kadar, neyi söylememekte ısrar ettiğini de duymaktır. Çünkü bazen analizanın en önemli malzemesi, anlattıkları değil,
Çoğu zaman saldırganlık, doğrudan saldırma arzusunun ifadesi olarak değil, kendisini savunma zorunluluğu biçiminde ortaya çıkar. Özne kıskançlık, haset, talebinin karşılanmaması vb yaşadığı frustré olması sebebiyle ötekine saldırmak istemektedir; ancak bu arzu benlik ideali, ahlaki yasaklar veya Öteki'nin yasağı nedeniyle kabul edilemez bulunur. Bunun sonucunda saldırgan dürtü ikincil bastırmaya uğrar. Fakat bastırılan agresyon ortadan kalkmaz. Benlik içerisinde birikmeye devam eder. Öznenin tanımakta zorlandığı bu gerilim zamanla belirsiz bir affekte dönüşür. Bu, tasarımsız kalmış affekt ise çoğu durumda kaygı biçiminde deneyimlenir. Böylece başlangıçta saldırma arzusu olarak ortaya çıkan şey, özne tarafından kaygının sinyallemesi sebebiyle "tehlike altındayım" duygusu şeklinde yaşanmaya başlar. Bu noktada çeşitli savunma mekanizmaları devreye girer: Saldırmak istemek → İkincil bastırma → Saldıramamak → Agresyonun benlikte birikmesi → Birikimin tasvirsizliği olarak tanınmaz bir affekte dönüşmesi → Affektin kaygı olarak yaşanması → Kaygının egoyu tasarımsız bir tehlike olarak sinyallemesi → Kaygıyı taşıyamamak → Tersine çevirme → "Saldırılacağım" → Yansıtma → "Saldırgan olan ben değilim, o" → Bastırılmış agresyonun dışsallaştırılması → "Kendimi savunmam gerekiyor" → Rasyonelleştirme → "En iyi savunma saldırıdır" → Entelektüalizasyon → Saldırının meşrulaştırılması. Bu mantıkta özne artık kendi saldırganlığıyla karşılaşmaz. Saldırganlık Öteki'ne atfedilmiştir. Böylece özne, kendi agresyonunu savunma kisvesi altında yaşama imkânı bulur. Lacancı açıdan mesele, saldırganlığın ortadan kalkması değil, öznenin onu kendisinin bir parçası olarak tanımaktan kaçınmasıdır. Bu mekanizma yalnızca bireysel düzeyde değil, kolektif fantazmalarda da gözlemlenebilir. Edebiyat,
Lacan'ın "bilinçdışı Öteki'nin söylemidir" formülasyonu ile Bakhtin'in sözün daima başkasının sözü olduğu yönündeki tespiti arasında dikkat çekici bir yakınlık vardır. Bakhtin'e göre hiçbir söz tamamen bize ait değildir; her söz, daha önce başkaları tarafından söylenmiş, kullanılmış ve dolaşıma sokulmuş ifadelerin izlerini taşır. Dil, öznenin icat ettiği bir araç değil, öznenin içine doğduğu bir alandır. Bu nedenle konuştuğumuzda, yalnızca kendimizi ifade etmeyiz. Aynı zamanda ailemizin, kültürümüzün, ideolojimizin ve tarihimizin seslerini de taşırız. Söylediğimiz her söz, bizden önce söylenmiş başka sözlerin yankısını içerir. Bu anlamda hiçbir ifade insan deneyiminin mutlak biricikliğini doğrudan yansıtmaz; onu ancak temsil eder, biçimlendirir ve belirli bir söylemsel çerçeve içinde yeniden kurar. Psikanalitik açıdan bu durum önemli bir sonuç doğurur. Eğer özne dile Öteki aracılığıyla giriyorsa, konuşma yalnızca anlam ileten bir araç olarak ele alınamaz. Konuşma aynı zamanda öznenin arzusunu, savunmalarını, özdeşleşmelerini ve bilinçdışı konumunu sahneleyen performatif bir eylemdir. Özne yalnızca ne söylediğiyle değil, nasıl söylediğiyle, nerede duraksadığıyla, hangi kelimeleri seçtiğiyle, hangi tekrarları yaptığıyla ve hangi çelişkileri ürettiğiyle de konuşur. Bu nedenle psikanalistin görevi, söylemi yalnızca semantik bir içerik olarak anlamaya çalışmak değildir. Psikanalist, sözün anlamından çok, sözün özne tarafından nasıl kullanıldığına dikkat eder. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca konuşmanın ne anlattığı değil, konuşma aracılığıyla öznenin ne yaptığıdır. Çünkü bilinçdışı, çoğu zaman ifadenin açık anlamında değil; sürçmelerde, tekrar eden formüllerde, kesintilerde, boşluklarda ve gösterenler arasındaki beklenmedik bağlantılarda ortaya çıkar. Bu bakımdan
Reklam