• 114 syf.
    İsmi Uzun Hikâye olsa da, ve hakikaten uzun bir hikâye de olsa, yine de 114 sayfalık bir kısa kitaptı. Kitap iki bölümden oluşuyor, birinci bölüm daha çok anlatıcının çocukluk anılarını ve babası ile annesinin anılarını içeriyor. İkinci kısımda ise yine babasının yaşamını görebilsek de, bu kez anlatıcının yaşadıkları daha ön plana çıkıyor. Ben en çok birinci bölümü sevdiğimi söyleyebilirim. Zira daha kısa olmasına rağmen başlarda çokça tebessümlerle okurken, bölüm sonlarına doğru epey ağlamaklı oldum. Fakat yazar okurunun belli duygularını sömürmek istememiş, sanki bana acımanızı veya merhamet duymanızı istemiyorum, yalnızca beni dinleyin, der gibi bir hâli vardı. Bir iç döküştü. İki insanın yaşamını da küçücük kitaba olağanca özet cümlelerle sığdırmaktı. Tüm yaşamını bir an önce döküp ortaya, bir anlığına da olsa, hafifleyebilmek, yükünü indirebikmekti yere.
    Bu nedenle ikinci bölüme geçtiğimde üzerimdeki hüznü geride bırakabilmem pek zor olmadı. Fakat zaman zaman hüzün sahneleri sarıp da etrafımı, geçmişin acısını hissettirmiyor da değildi. Tüm bunlarla beraberse, yeni yaşama artık, yeni insanların, yeni acıları ekleniyordu.

    Bu durumsa aklıma Tolstoy'un o meşhur sözünü aklıma getiriyor:

    "Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

    Kitap uzun bir hikâye olmasına rağmen ne kadar az sayfada anlatılmış olsa da, içerisinde pek çok olayı ve kişiyi barındırıyordu.
    Kitaptaki hemen her karakterin yaşam öyküsüne değiniliyor ve kıyıda köşede kalmış insanların acısına şöyle bir göz ucuyla bakıp geçmeye gönül razı gelmiyordu sanki.
    Kitapta elbette ki, kötü karakterler de vardı, fakat yazar bu insanların yaşamına çevirmemişti odağını, merak etmemişti yaşamlarını. Merhamet duymayana, merhamet göstermemeli düşüncesindeydi belki de...
    Merhametsiz insanlar nasıl iyi insanları sadece bir anlığına bile düşünmüyorsa, iyi insanlar da kıymetli vaktini onlar uğruna harcamamalıydı.

    Ah, o kadar sevimli, şirin bir kitaptı ki... Edebiyatla uğraşan, yanından daktilosunu hiç ayırmayan bir baba. Eşine aşık, ve her daim destek olan, çocuğuna karşı sevgi dolu, ve onu her zaman bir akranıymışçasına ciddiye alan.
    Ben bu babaya aşık oldum.

    Bir baba ve oğulun hikâyesi bu. Annesiz bir oğul ile, yarım kalmış bir eşin hikâyesi.

    Kitapta herkesin adına yer verilirken, anlatıcının adını tek bir yerde bile göremedim ve okurken bunu çok merak ettim. Acaba bu kitap, yarı otobiyografik bir özelliğe mi sahip yoksa diye sormadan da edemedim.

    Yazarın hayatına baktığımdaysa, dört kız kardeşe sahip olması yönüyle kitaptaki karakterden ayrılıyor. Fakat ortak noktalar da yok değil: Babası eğitimli bir insan, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde nahiye müdürlüğü yapar. Görevi nedeniyle sık sık farklı bölgelere yerleşmek durumunda kalırlar.
    Fakat babasıyla bu kitaptaki gibi sıcak ve samimi bir ilişkisi olmamış, belki de özlemini duyduğu bir babayı resmetmek istemişti yalnızca. Ya da bir gün, ben eğer baba olursam'ı düşlemek istemişti. (Gerçi yazarın hikâyeyi ne zaman kaleme aldığını bilmiyorum). Kitabın aksine yazar on iki yaşındayken babasını kaybeder ve annesiyle yaşamına devam eder. Ama kitaptaki gibi, babasıyla aynı kaderi paylaşan biri olur. Zira babası da on iki yaşındayken babasız kalır.
    Sanırım anne ve babadan kader mirası da geçiyor çocuklar üzerine (?).

    Kitabın tabiki de en güzel tasvirleri vagon eve ilişkindi. Bir ortak nokta daha: Ev bulamadıkları için, yeni bir nakil sonucu; istasyon yakınlarındaki bir binada kalırlar bir süre.

    Kitabın diline gelirsek, neredeyse yok denecek kadar azdı devrik cümle. Sanki her biri nakış nakış işlenmiş gibi. Noktanın ardından birbiriyle kopukluk hissetmeksizin sizi diğer cümleye aktarıyor. Duraklamak çok zor. Dil çok akıcı. Eski Türkçe'ye dair kelimeler de mevcut ama pek az sayıda. Ya da Peyami Safa'nın diline alışmış olan bana, çok akıcı ve duru geldi. Yalın bir anlatımı var.

    Bol nakilli, trenli, kamyonetli, kasabalı, edebiyat-kitap ve yazma'lı, yeni başlangıç'lı tasvirlerin bulunduğu bir kitap...
    Yeni acıların ve zorlukların merhaba derken duyulan ruhi bunaltılara rağmen, elindekiyle yetinmesini bilen ve adım atmaktan, yürümekten vazgeçmeyen insanların hikâyesi...

    Okuduğum, belki de, en sevimli, en minnoş yazardı.
  • 192 syf.
    ·12 günde·6/10
    “Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olamayan tek tutamağı arıyorum : gerçek sevgiyi.. Bir kadın.. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlikte düşünen, duyan seven bir kadın…” Bir arayış içinde olan, metropolde kalabalıklar içinde yaşadığı yalnızlığı vurgulayan bir ana karakter.

    Yabancılaşmanın işlendiği, Yusuf Atılgan'ın Albert Camu'dan esinlendiği bu kitabı okurken, insanın metropol içindeki yalnızlığını ve toplum kurallarına ister istemez boyun eğişini görüyoruz. Ana karakterin çocukluk anılarının aralara serpiştirilmiş olması, bugünkü kişiliğini ve davranışlarını anlamamıza sebep oluyor. Freud'tan da izler taşıyan eserde, 60'lı yılların başında yazılan eserdeki sorunları günümüzde de görmeye devam ediyoruz.
  • Kelimelerin birbiriyle etkileşimi içeren dilbilgisinde kız çocuklar erkeklere göre daha başarılı olmaktadır. Diğer taraftan seslerinin taklidi konusunda ise erkeklerin daha avantajlı olduğunu ve bilhassa çocukluk döneminde bu özelliğini çok kullandığını görebilirsiniz.
  • Çocukluk insan ömründe en önemli evrelerden ...Bakma aslında en büyük acıları en büyük mutlulukları orda yaşıyor insan...Hatırladığım öyle şeyler var ki içimi açsan kalbimden önce ilk onları görürsün..Uzaktan bakan olmak küçük bir çocuğa içli içli türkü söyletebilir...Daha 9 yaşındayken söylediğin o türkü seni bir anda büyütür 9 yaşındaki bedenine 40 yaşında ruh yerleşir ..Ruh bir süre daralır sıkışır.Sonra büyümeye başlarsın ruh yerine oturmaya başlar ..Ama iş işten geçmiş sen çocukluğunu ertelemişsindir ..Ta ki bugüne kadar ..Bu sefer bu yaşına geldiğinde sevdiğin şeyler insanların yıllar önce sevdikleri unuttukları olur ..Yani sen Allahın unuttuğu bir köy olursun birden.. Şehirde çoktan unutulmuş habere sen 10 gün sonra ağlarsın ..Yani senin derdin bitmez onu demek istiyorum..🌻
  • Bu hüznü siz de bilirsiniz,
    anlat deseniz anlatamam.
    Enine boyuna yaşarım ancak.

    Düşünüyordum da biz;
    Büyüyerek,
    çocukluk etmişiz…

    Turgut Uyar
  • Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
    Hiçbir yere gitmiyor.
  • 226 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    F İ R A K 1

    “Darmadağın olmuş bir yüreğin harabe gönlünde, uçmaya gayret eden kanadı kırık bir kuştu…”

    “Sana ait olduğuna inandığın hiçbir şeyi, sonuç ne olursa olsun almaktan korkma!”

    Üsteğmen Kerem Acar, Er Serdar Güneş, Meri Janan Alborz, Garnizon komutanı Levent, Necla teyze, Süreyya, Zuzu, Erdal, Aysel hanım, Hasan dayı, Ela, Amir Ghorbani, Şeyh, Muhammed Ali Alborz, Raşit, Barney Vincent, Golrıkh Ebrahimi, Zafer, Cemal ve Cellat Hamit ile acılarla dolu hayatlarda beraber yol aldık.

    Daha ilk sayfalarda görevde iken Kerem’in silahının patlaması sonucu olanlar beni çok üzdü ve yorumu yazarken bile o sahne gözümün önüne geldikçe yüreğim acıyor… Meri’nin anne ve babasının Tahran’da başına gelen olaylar yürek parçalıyor… Nasıl yasaları var öyle, okudukça insan darmadağın oluyor. Meri varlıklı iken, gelişen olaylar sonucunda zorluklar yaşaması ve geldiği son nokta içler acısı… Kerem ile yollarının çok kötü şartlarda iken kesişmesi, yanlış anlaşılmalar sonucu Meri’nin hep mağdur durumda kalması kötüydü. O sahnelerde neredeyse Meri’nin masumluğunu Kerem’e ben anlatacaktım…

    Bir yandan Meri’nin üvey teyzesinin yaptıklarının sonrasında akıl almaz olayların yaşanması, para, mal, mülk için Meri’ye yaptıkları beni çok sinirlendirdi ve o anda saçını başını yolasım geldi… Ama etme bulma dünyası… Meri’nin herkese güvenmesi sonucu başına türlü türlü işlerin gelmesi, tam bu sırada Kerem ile karşılaşmaları onun için büyük ikramiye idi… Kerem’in de çocukluk döneminde yaşadıkları sonrası psikolojisinin iyi olmaması, arada dengesizleşmesine sebep olsa da içinde ne kadar güzel bir yüreği olduğunu onca yaşananlara rağmen Meri’nin görmesi beni mutlu etti. Kereme takılan lakapta ayrı bir güzeldi Nazik Gladyatör… Kerem’in kuzeni Ela ne kadar kişiliksiz, karektersiz bir varlıkmış öyle… Kadın kadın değil sanki canavar. Nefret ettim Ela’dan, insan babasından az da olsa güzel bir huy almaz mı?


    Meri Amir’in ona iyilik yaptığını düşünürken içindeki şeytanı görememiş olması, yaşadığı kötü zamanların onun iftiraları sonucu yaşadığını bilse ne der, nasıl davranır merak ediyorum. 23. Bölüm sonu okuduklarım resmen kan dondurucu… recm cezası da neymiş yaaa bu kadar vahşet mi insanoğlu… Meri’nin ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mücadelesini takdir ettim. Ancak eserin sonunda çoğu yaşananların yarıda kalması okuyucuyu merakta bırakıyor. Şimdi devam kitabını nasıl bekleyeceğim ben, meraktan çatlamadan Firak 2 çıkarsa harika olur. Yazarımız öyle özenerek yazmış ki basım hataları bile göz ardı ediliyor. Yılçaycığım eline yüreğine sağlık, bu film tadında olan eseri biz okuyucularına sunduğun için. Nice güzel yeni eserlerin ile buluşmak ümidiyle.

    #yılçayatar #firak1 #okudumbitti