Aram Adar, bir alıntı ekledi.
15 May 03:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Hapishane Şarkısı II
Ey gönül, kuşa benzerdin,
Kafesler sana dar gelir;
Bir yerde durmaz gezerdin,
Hapislik sana zor gelir.

Ey gönül, acaip huyun,
Boğazından geçmez tayın,
Acır testindeki suyun;
Aklına nazlı yar gelir.

Gözlerin uzağa bakar,
Kimden ne beklediğin var?
Yar semtinden gelen rüzgar
‘Seni unuttu!’ der gelir.

Bakmazsa senin yüzüne
Çok görme elin kızına;
Dışarda serbest gezene
Hapiste yatan hor gelir.

Ayağında gezen itler,
Başının üstünden atlar;
Hapise düşen yiğitler
Yari dışarda kor gelir.

Bütün Şiirleri, Sabahattin Ali (Sayfa 37 - YKY)Bütün Şiirleri, Sabahattin Ali (Sayfa 37 - YKY)
Kimola, bir alıntı ekledi.
08 May 01:30 · Kitabı okudu

Peygamber Ahlakı
Mevlevîlige ilgi duyunca, kendimi tasavvuf dünyasının aydınlığında buldum.

Tasavvuf, bildiğin gibi, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Veya tasavvuf, peygamber ahlakından ibarettir.

Biliyorum! Şimdi ben Kur’an ahlâkı, peygamber ahlâkı deyince bazı kimseler gözlerini kısmaya, acaip sesler çıkarmaya başlayacaklardır. Beni lâik ahlâk silahıyla vurmaya çalışacaklardır. Bunlar, bizim kültür dünyamızı bilmeyen kimselerdir. Ben peygamber ahlâkının sevdalılarındanım.Ogüst Forel ve arkadaşlarının İsviçre’de tesbit ettikleri lâik ahlâk esaslarını okuyan, inceleyen, üstünde düşünen bir kimse olarak diyorum ki ben, lâik ahlâktan çok daha mükemmel bir ahlâk anlayışının sevdalısıyım. Bu bakımdan hiç kimsenin dinî inancına karışmam. Hatta inanmayan insanların bile “niçin inkardasıniz?” diye yakasına yapışmam. Allah’ın kalbini mühürlediği bir kimsenin kalbini nasıl İslâma ısındırabilirim? Haşa bu, Allah’ın iradesini inkâr olur. Onların dini onlara, benim dinim bana. Onların ahlâk anlayışları kendilerinin olsun.Ben ahlak anlayışımın güzelliğini yaşamaya ve anlatmaya çalışırım. Bunu yaparken de kat'iyen zor kullanmam. Böyle davranmamı bana sevgili peygamberim söylüyor.Kur'an söylüyor.

Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent BakilerArif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler
Ahmet, bir alıntı ekledi.
17 Nis 10:22 · Kitabı okudu · 8/10 puan

İnsanlar gelip gelip gidiyorlar
Hükümler verip kararlar alıp duruyorlar ne fena
Sular asfaltı deliyor söylenmeyen sözler bağrı
Durmuyorlar hareket halindeler hep
Çok acaip.

Alengirli Şiirler, Ali Lidar (Sayfa 91)Alengirli Şiirler, Ali Lidar (Sayfa 91)
KİTAP ECESİ - Eylül kokan kadın, bir alıntı ekledi.
04 Nis 22:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

XXVIII
Bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. Hiç biri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. Kafaları, zekâ itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç bir halde. Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti…

Basit bir insan, meselâ hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, meselâ Hasan Ağa, Hasan Ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği bir takım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir.

Konuşurken karşısında Hasan Ağa'dan başka kimse yoktur. Fakat bu efendilerin hiç biri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acaip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir.

Meselâ Mehmet Bey'le asla Mehmet Bey olarak konuşmaya imkân bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun… Müzik lâfı açsan bilmem hangi gâvurun kitabı veya hangi adamın makalesiyle karşılaşırsın… Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lâzım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez. Çok kere iki lâfı birbirini tutmamak mecburiyretindedir. Çünkü edebiyat hakkında duyup veya okuyup benimsedikleri şu müellifin fikirleri ise, tesadüfen, müzik hakkındaki bilgileri de, dünya görüşü ve sanat anlayışı itibariyle ona taban tabana zıt bir başka muharrirden edinmedir.

Bu belkemiksiz malûmat ve kanaatler mütemadiyen kopar, birbirinden ayrılır, sahibiyle münasebetlerini mütemadiyen değiştirir. Çünkü hiç birinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. Hiç biri ukalâlık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. Hiç biri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır.

Onun için bu nevi insanlardan bahsedilirken boyuna birbirine uymaz sözler duyarız. Biri aptaldır derken öteki akıllı, biri ahlâksız derken diğeri haluk der. Şu tarafı iyi ama bu tarafı çürük diye hükümler verilir.

Bir insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlâkı, hulâsa her şeyiyle bir bütün olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar bir insanda ne kadar ayrı çehre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk vücuda getirirler. O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir. İşte bunun için ben bu yarım, bu iğreti, bu zavallı ve gülünç adamlarla ahbaplık etmekten sıkılıyorum.

Bir garson, bir kayıkçı şahsî fikirleri olmak, gördüğü ve öğrendiği şeyleri kendine mâl etmek bakımından bizim bu münevverlerin hepsinden üstün ve kıymetlidir. Konuşurken birçok şeyler öğrenirim ve karşımda bir insan görürüm, hazin ve geveze bir kukla değil… Siz onları uzaktan bir şey zannetiniz, fakat yavaş yavaş ne mal olduklarını gördünüz… Hiç hayret etmeyin… Hatta onların küstah ve mütecaviz hallerini bile mazur görün… Çünkü alelâde bir insan bile olmadıkları halde kendilerine bir de münevver insan payesi verilince ve hayattaki mevki ve itibarlarını kaybetmemek için bu sıfatı akla hayale gelmeyecek hokkabazlıklarla muhafazaya mecbur kalınca, pek tabii olarak dalavereci olacaklar, ahlâksızlaşacaklar ve mütemadiyen birbirlerinin kıymetsizliklerini ortaya vurarak kıymetsizliğin esas olduğu kanaatini uyandıracaklar…

Bereket versin herkes böyle değil… Daha sarp yollardan yürüyen fakat buna mukabil insan denecek bir insan olmak isteyenler de var… Belki pek az… Ama var… Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir. Bu söylediğim gibilerin az ve henüz kendilerini tam göstermemiş olması, günün birinde iyinin, doğrunun ve kıymetlinin hakim olacağından ümidi kesmeyi icap ettiremez… Bugün şurada burada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silâhı; haklı olmak silâhını ellerinde tutacaklardır.

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Aliİçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali
Sabriye Yabancı, bir alıntı ekledi.
31 Mar 20:20 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

YEL ÜFÜRMÜŞ SU GÖTÜRMÜŞ
Kırmızı kiremitli, bacasından beyaz dumanlar tüten bir mutlu yuva hayal etmişler. Oğlan bu hayali süslemiş. Taşrada bir köy. Olsun. Vatan borcu bu. Hem ne güzel köyler var. Bir ormanın eteğinde, yanından pırıl pırıl bir dere geçiyor, derede alabalıklar. Öğrenciler baharda ellerinde papatya, gelincik demetleri bizi karşılar. Köylüler süt getirir, yumurta getirir. Biz el ele verir çalışırız; yurda yararlı insanlar yetiştiririz. Kız buna kanmıştır gayet tabi.
Gayet tabi çünkü o sırada istanbul'da Rumelihisarı altındaki bir çay bahçesinde oturmaktadırlar.
Önlerinde boğazın mavi suları, geçip giden gemiler, büyülenmiş gibidirler.
Hem bunlar gencecik çocuklar daha; etrafa pembe-beyaz bakmaları çok mu acaip.
Buraya kadar iyi de, bundan sonrası tatsız. Binbir meşakkat ile gelip görev yapacakları köyü görmüş, burada bir mevsim geçirmiştirler. Ve elbette ki Hanyayı-Konyayı anlamıştırlar.anlamıştırlar. Aralarındaki aşkı nasıl bir aşk ise yel üfürmüş, su götürmüş.
Şimdi oğlan Konya'dan vazgeçmiyor; kız Hanya'dan...
E-kitap

Mavi Kuş, Mustafa Kutlu (Sayfa 47)Mavi Kuş, Mustafa Kutlu (Sayfa 47)

Avrupa Medeniyetinin Gelişmesi Üzerindeki İSLÂMÎ Tesirler :
Bundan sonraki bir buçuk yüzyıl içinde Toledo'da birçok tanınmış Avrupalı çalışmış, müslüman yazarların eserlerini inceleyip, tercüme etmişlerdir. En önemli ve verimlileri Cremona'lı Gerard idi. Bu italyan âlim 1287'de öldüğünde seksen eser tercüme etmişti.
İngiltereden de buraya âlimler geliyordu. Meselâ en eskilerinden biri olan Bath'lı Adelard'ın matematik eserleri üzerine ihtisası vardı. Adelard batılı âlimlere kendi okullarını bırakıp, müslümanların yanında çalışmalarını açıkça tavsiye ediyordu. Bunların arasında Kur'anı ilk defa tercümeye teşebbüs eden Robert Anglicus da vardı. Kendisi Kur'an-ı dikkatle lâtinceye tercüme etti. Bunların belki de en önemlileri
Michael Scot adında bir İskoçyalı idi. Felsefe ilmi ve müziğe büyük bir merakı olan bu âlim İbn Rüşd'ün eserlerini daha bu büyük filozof hayatta iken tercüme etti. İspanyollardan keşiş Gundisalvus'un felsefe sistemi İbn Sina'nınkine açıkça dayanmakta idi. XIII.yüzyılda iki önemli âlim görülür: Kur'an ve hadisler üzerindeki
geniş bilgisiyle bu güne kadar kimsenin yanşamamış olduğu Raymond Martin ve kendisinden önce veya sonra gelen bütün âlimlerden daha çok eser vermiş olan Mayorka'lı Raymond Lu ll. Bu ikinci âlim, koyu bir hrıstiyan misyoneri olmasına rağmen, kendi çalışmaları için islâm kültürünü iyice bilmesi gerektiğini anlamıştı. İspanyol okulunda bilhassa felsefe ve soyut ilimler ağır basıyordu. Normanların idaresindeki Sicilya'da ise daha çok tatbikî ilimlere önem veriliyordu. Kralların müslüman tebeası genişti ve onlara karşı iyi davranıyorlardı. XII.yüzyılın ortasında Sicilya'yı ziyaret eden seyyah İbn Cubayr, buradaki müslümanların din bakımında tamamen bağımsız olduklarını ve hükümet işlerine bile karışabildiklerini memnuniyetle gördü. Norman sarayında biraz Arapça da konuşuluyor ve Arapça şiirler tutunuyor, müslüman mimarlar
korunuyordu. Sicilya'daki Norman mimarisi Fransız, Bizans ve İslâm üslûplarının acaip, fakat çok başarılı bir karışımıdır. Bu mimarideki süslemeler, tamamen islâm geleneğindedir. Tıp daha çok Norman idaresi altındaki İtalyan topraklarında ilerlemişti.
Salerno şehri, Bizans devrinden beri bir tıp araştırmaları merkezi idi.

Haçlı Seferleri Tarihi, Steven Runciman (Sayfa 6)Haçlı Seferleri Tarihi, Steven Runciman (Sayfa 6)
Fatma, bir alıntı ekledi.
09 Mar 14:46

Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acaip gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır. Afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devaların da etkisi geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler.

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
05 Mar 00:33 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Nevin'in ayağındaki kot pantalonu parmağıyla işaret ederek konuşmasını devam ettirdi:

- Ayağınızdaki Amerikan Blujin'inden başlayalım. Önceleri Amerika'da sığır çobanlarının giydiği pantalon, zamanla Avrupa'ya moda olarak gelmiş, fırsatını bulunca da memleketlerimizde sizler gibi yabancı hayranı, Batı taklitcisi kişilerce de kabul görmüş ve lüks giyim eşyası olarak baş köşede yerini almıştır. Bir de Anadolu'nun çeşitli yerlerinde koyun çobanlarının giydikleri kepenekleri düşünelim. Bir kepenek giymiş çoban veya köylü şehre geldiğinde ona çok acaip bir yaratık gibi bakarsınız. Geri, yoz, yobaz gibi yakıştırmalarınızı da hemen yaparsınız. Oysa kepenek Amerika'dan veya Avrupa'dan moda olarak gelseydi o zaman baş köşede yerini alırdı.

Gün Doğmadan, Ahmet Aytaç (Sayfa 67)Gün Doğmadan, Ahmet Aytaç (Sayfa 67)
Alperen Tekin, bir alıntı ekledi.
04 Mar 17:29 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Güzel ile Faydalı
Ben arıya arı demem
Arının balı olmalı
Ben güzele güzel demem
Güzel faydalı olmalı
Güzel dediğin işe yaramalı
Kadın mı? Hamur yoğurmalı
Çocuk doğurmalı
Ağaç mı? Meyve vermeli
Çiçek mi?
Kokmalı
Bayramdan bayrama neyleyeyim güzeli
Güzel dediğin her Allah’ın günü
Yanıbaşımızda olmalı
Yağmur misali hem gözümüze, hem gönlümüze
Hem toprağımıza yağmalı.
Güzel dediğin yağmur misali hepimizin olmalı.

Böyle olmasına böyledir ama güzel alıp başını bir yana gitmiş, faydalı bir başka yana, ha Ferhad ile Şirin, ha Kerem ile Aslı, ha da güzel ile faydalı. Aslını ararsan Ferhad Şirin’in, Kerem Aslı’nın, güzel de faydalının olmalı ana araya öyle dağlar, öyle bağırlar girmiş ki güzel ile faydalının hikayesi hepsini bastırmış: Bir yanda faydalı olabilmek için çırpınan güzel, öte yanda güzelleşebilmek için yanıp tükenen faydalı. Her halde bir çaresini bulmalı, eninde sonunda güzel faydalıya kavuşmalı. Bir güzel kadın tasarlayın ki hiçbir işe yaramıyor, ne hamur yoğuruyor, ne de çocuk doğuruyor, öyle put gibi duruyor. Bir ağaç tasarlayın ki ne meyve veriyor, ne gölge veriyor... Bu iki misali pek iyi seçemedim. Kadının güzeli hiçbir işe yaramasa, gider bir mecmuaya kapak olur. Ağacın kötüsü odun olur, kömür olur... Şöyle hiç işe yaramayan bir şeyler bulmak lazımdı, ama bunu bulmak ne de güçmüş... İyi ki bahsimizin konusu bu değildi. Biz işe yarayan güzelin peşindeyiz.
Faydalı güzele İstanbul çeşmelerini örnek olarak vermeyi düşündüm. Alıcı gözü ile çeşmeleri dolaşayım dedim. İstanbul’un çeşmelerinin başlarına gelenleri görünce evvela çileden, sonra da nesirden çıktım.

İstanbul’un çeşmeleri
Genç yaşta sütü kurumuş analar gibi
Şahdamarları burulmuş
Kimi yıllardır su demiş yorulmuş
Bırakmış kendini sırtüstü güneşe
Çöp tenekesi olmuş.
Kiminin ocağına incir dikilmiş
Kiminin diri diri diller sökülmüş
Kiminin yerlerinde yeller eser
Taşıyla mermeriyle harman savrulmuş
Hele bir tane var Kabataş iskelesinde
Tam rıhtımın üstüne kurulmuş
Gemicilerin güneşten, tuzdan çatlamış dudaklarına
Serin serin tatlı tatlı su getirirmiş
Birden gözümün önüne Barbaros’un yiğitleri geldi
Yorgun argın seferden dönmüşler
İlk işleri çeşmeye koşmak olmuş
Ne gezer... Kurumuş
İnsan hali
Nasılsa bir tane unutmuşuz Tophane’de
Damızlık misali...
Tophane çeşmesi, kapı komşumuz
Sık sık buluşup dertleşiriz
Yanında bir sıra kavak ağacı
Önünde tramvaylar durur
Çeşme dediğin böyle olur
Gürül gürül akar durur
Akar sebil sebil deyu
Tophane çeşmesini taştan
Yapanlar yılmamış işten
Tiftiğini sökmüşler mermerin
Avuç içi kadar boş yer komamışlar
Kabarmış karış karış her bir yanı gül gül
Saksıdan, meyvadan, nakıştan.

İşte güzel bir eser ki iş görüyor. İşte nefis bir memer kabartma ki göbeğinden gürül gürül su fışkırıyor. Bu kabartmalar bizim dede yadigârı taş işçiliğimizin en güzel örneklerindendir. İnsanı şaşırtan bazan da mermeri yoran bir cömertlikle iki katlı bir ev boyundaki çeşmeyi baştanbaşa donatmışlardır. Ana nakış: Acaip bir saksıda yetişen çeşitli meyvelerden ibarettir. Öyle fidanlar ki kiminden elmalar sarkar, kiminden armut, kiminden de püsküllü mısır...
Resimde, nakışta mantık arayanların kulakları çınlasın. İşte size hiçbir çeşit taklit mantığına düşmeyen mermer meyveler. Koparabilirsen kopar, ısırabilirsen ısır...
Tophane çeşmesini bazı nakışlarının yorucu olmasına rağmen faydalı güzele örnek vermeyi düşünürken çeşme başında acaip bir tahta testi peyda oldu ve kafamı altüst etti. Hani şu bizim orman civarı köylerde çam kütüğünden yontulan testilerden.
Fakat ben bu kadar güzelini hiç görmemiştim. En ufak bir biçim zevki olan kimse bu testinin yanından elini kolunu sallayarak geçemezdi. İnsan muhakkak ona sokulmak, onu okşamak istiyordu. Güzel heykellerin en belli hususiyetlerinden birisi de bu değil miydi? Yalnız gözlere deği.l avuçlara da okşama arzusu veren heykellere ne mutlu!.. Testisini yorgun argın bir kenara koyan kadın büyük bir muhabbetle mermer kabartmaları seyre aldı. Kabartmalara gelince, hepsinin gözü tahta testide. İnceden, beyazdan bir mermer fısıltısıdır başlamıştı. Kulak verdim: Bütün kabartmalar tahta testinin haliskan bir heykel olduğunu tekrarlıyorlardı. İçlerinden birisi dayanamadı, testinin adını sordu. Testinin adı çamçak’mış. Kastamonu köylerinden birinde yontulmuş. Kütüğün üstünde keskin çeliğin iştihali ve muhkem dudakları hâlâ geziniyor. Çamçak her haliyle:

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım kırdılar
Keskin baltayla yonttular

diyor.

Tahta testiye hayran mermer kabartmalardan biri tombul bir sesle:
-Çamçak kardeş, seni yontan Allah için çok güzel yontmuş, ne yazık ki ne sen bu kadar güzel olduğunun farkındasın, ne de seni yontan kişi. Böyle olmasaydı sen kendini bu kadar suflî işlerde helak etmez, bizim gibi, geçip başköşeye kurulurdun. Seni yontan köylü de yaptığı işin değerini bilse çoktan Akademi’ye hoca olurdu. Sanat eseri her şeyden önce kendi değerini bilmeli. Kendini ağır satmalı. Bak biz hiç etliye sütlüye dokunuyor muyuz. Mermer sarayımızda yan gelir, keyfimize bakarız. Meraklısı ayağımıza kadar gelir, bizi inceler, okşari şımartır... Ben senin yerinde olsam taş çatlasa suya gitmez, ya bir müzeye kapağı atar, yahut bir zenginin yaldızlı raflarına bağdaş kuyrup keyfime bakardım, dedi.
Tombul mermer kabartmanın sözlerini dikkatle dinleyen tahta testi gülmeye başladı ve:
-Boşver mermer kardeş, dedi. Su testisi su yolunda kırılır.
Sonra benim büyük bir muhabbetle kendisine baktığımı görünce bana dönerek kabartmaları işaret etti ve:
-Güzel şeyler doğrusu, fakat haspalar amma da kendilerini beğenmişler ha... Bir de beni çamçak yontan ellerin değerini bilmemekle suçlandırıyor. Hiç de öyle değil. Beni alelâde bir çam kütüğü olmaktan kurtaran ellerin himmetini nasıl unuturum. Ona serin ve çam kokulu bir yudum su verdiğim zaman dünyanın en büyük sevincini duydum... Beni yontan eller nasırlı köylü elleriydi ama bu eller hem saban sürmesini, hem saz çalmasını bilirdi. Ben suya gidip gelirken o elleri kaç defa öptüm. Hem suya gidip gelmek, susamış yorgun insanlara su taşımak niçin suflî bir iş olsun. Şu mermer kabartmalar, o kadar kendilerini beğenmişler ki sanki hepimiz buraya kadar onların elâ gözleri için gelmişiz. Beni asıl güldürten bu değil de, başköşeye geçip oturmamı tavsiye etmeleri oldu. Biz ayrı çam kütüğünden yontulmuş üç kardeştik. Kardeşlerimden bir tanesi evde memişhanede çalışır, halinden şikâyetçi değildir. Öteki sizlere ömür. Onu hatırladım da ondan güldüm. Bizi yontan köylünün boş vaktine gelmiş, oturmuş onun üstüne sıra sıra nakışlar oymuş. Birlikte suya gidip gelirken bizimkinin nakışları meşhur oldu. Üstüne bir de türkü yaktılar. Sen misin, bizim çamçak kardeşte bir kurum, bir azamet. Artık suya giderken ahlayıp vahlamaya başladı. Meğer gözüne ocak başında bir yer kestirmiş. Nihayet istediği oldu. Bir paşa gibi başköşeye kuruldu. Fakat ocağın ateşi bir yandan, susuzluk bir yandan, bizim sıra sıra nakışlı kardeş, günlerden bir gün kırk yerinden çatlayıverdiler. Dedim ya, su testisi su yolunda...

Dol Karabakır Dol, Bedri Rahmi EyüboğluDol Karabakır Dol, Bedri Rahmi Eyüboğlu