• Sanırım sosyal medyayı en çok kullanan ülkelerin başında geliyoruz. Kitap okuma konusunda en gerilerde takip eden ülkemizin, sosyal medyayı bunca etkin kullanması çok manidar.
  • Merhaba Değerli Kitap Dostları 


    Bugün sizlerle duyulmamış ama fazlaca kıymetli bir eserin yorumuyla beraberim


    #cemilesümeyra #derindalış #kitapyorumu #tavsiyekitap #kitaptavsiyesi @suleyayinlari


    Kitabımıza geçmeden önce yazarımızı anmak istiyorum öncelikle. Geçen yıl nisan ayında henüz 40 yaşındayken hayata veda etmiş olan yazarımızı saygıyla anıyorum. Mekanı cennet olsun İnşAllah. Yazarımız edebiyat fakültesi mezunu ve bir Türkçe öğretmeni. Üniversite yıllarındayken intihar ederek yaşamına son veren yazarlar hakkında derin araştırmalar yapmış ve bu tezi daha sonra düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Yorumlamaya niyet ettiğim kitap ise yazarın ilk ve tek öykü kitabı. 


    Kitabımıza dönecek olursam. Beni çok derinden etkiledi. Anlatımı duru ve saf. Okuduğum en samimi kitaplardan biri olduğunu söylebilirim. Kısa kısa öykülerle hergün birçoğumuzun hatırlamadığı ölüm gerçeğini hatırlattığı ve hafızalarımıza kazımayı başarabildiği için minnettarım. Öykülerinde bazen kalemi çocuklarının ellerine vermesi, bazen yaşadığı bir anılarından bahsetmesi, bazen bizi derinlere daldıracak ifadeler kullanması ve vurucu bir sonla kitabını noktalaması Cemile Sümeyra'yı ölümsüz bir yazar yapıyor. Yazarımız yazan bir aileden gelmiş ve yazan bir insan olmuş. Yazan bir eş nasip olmuş. Kitabı en başta yazar adayları olmak üzere, tüm öğretmenlere ve fani olduğunu unutan tüm değerli fani kitap dostlarına tavsiye ediyorum. Klasik haneme yazdığım bu kitabı mutlaka okumalısınız. 


    Yepyeni gönderilerde görüşmek dileğiyle. 

    Huzurla, dostlukla, kitapla kalın  🤗



    Alt kısımdaki öyküyü kaçırmayın 



    Beklememek hafifliktir denildi. O da beklemeyi şiar edindi kendine. Hakikaten de hafiflik hissetti. Hafiflik, huzurun ta kendisiydi. Ama nedense yetmiyordu. Arayış hep devam ediyordu.



    Duru bir yürüyüş seçti; dupduru. Hafif bir yürüyüştü bu, huzurlu yani. Yürürken uçuyordu sanki. Uçmak büyüleyiciydi. Büyülendi kaldı kendi uçuşuyla.



    Yürüyordu. Yürümeyi önemsedi hep. Yürürken bir sonsuz mavilik ilişti gözüne. Uzaklarda... Sevindi. Ne de güzeldi bu mavilik. Mavide derinlik buldu, sudaysa bambaşka bitimsiz bir huzur. Önce kıyısında gezindi bu maviliğin, kolaçan etti dört bir yani, boylu boyunca ve enine boyuna. Dolandı durdu bu huzur diya- rında. Uzun uzun yürüyüşler yaptı. Çok ama çok uzun yürüyüşler... Tanımak istedi, bilmek, daha da sevmek. Böylece gitgide koptu kıyıdan. Oysa sağ kalabilmek yahut içinde yer eden korkudan kurtulabilmek için en azından bir ayağı kıyıda olmalıydı; işte bunu bilemedi. Kıyıdan uzaklaştıkça maviliğin koynunda buldu kendini. Anladı ve hissetti ki, deniz diyorlar bu derinliğin adına.



    Deniz... Ne güzel, ne ince, ne manidar, dedi içinden.


    Bir karış suda boğulan insan olma artık, dedi kendine. Artık dalgalara direnmeliydi. Yıkılmamalıydı. Denizde buldum kendimi, dedi bir gün. Denizsiz olmuyor ki... Bir duygunun etkisiyle daldı iyice derine. Meğer bu kıyılarda hiç deniz olmazmış. Laf arasında öyle görmeyi dileyenlerin söyledikleri küçük yalanlardan ibaretmiş her şey. Deniz derlermiş okyanusa. Olmadığını bile bile kandırırmış böylece insan kendini, yalanının etrafında dolanırken.



    Önce nefes alınmaz bir yerde olduğunu anladı... Düşündü bir an, dalmanın da bir usulü varmış, diye. Ne çıkabildi ne de durabildi, derinlerde düşünemez oldu.
  • Dithyrambos, eski Yunan'da tanrılar için söylenen ilahilere verilen isimdir.

    Eserin ismi neden Dionysos Dithyrambosları (İlahileri)? Nietzsche'nin Dionysos ile ne alakası var? Yazarın eserlerini, Özellikle Tragedyanın doğuşu adlı eserini okuyanlar bilecektir ki Nietzsche Batı felsefesinin ve medeniyetinin Antik Yunan filozoflarını ve düşünce tarzını kopyalayarak ilerleyişini, dini yorumlarda bile baz alınanın Antik Yunan felsefesi olmasını uzun uzun eleştirmiş, hatta bu meseleyi kişiselleştirirerek nefrete kadar ilerletmiş ve bu eleştirilerini antik Yunan’a aşık bir medeniyet olan Almanlara anlatmak için de Dionysos ve Apollon’u metaforlaştırıp yüzleştirmiştir.

    Dionysos, genel kültürde şarap tanrısı olarak bilinir fakat Nietzsche için Dionysos’un en dikkat çekici özelliği ıstırap çekmeye mahkum edilmiş olmasıdır. Üzümün şaraba dönüşme sürecinde yakıcı güneşte pişerek olgunlaşması ve akabinde insanlar tarafından ezilip parçalanılarak şıra haline getirilmesi gibi, Dionysos da Hera tarafından lanetlenerek her hasat döneminde paramparça edilir ve her sonbahar döneminde yeniden dirilerek sonsuza kadar acı çekmeye devam eder. Dionysos kendisine inananlara lezzet ve keyif bahşetse de, aynı zamanda vurucu bir delilik de verebilirdi. Zavallı Orpheus’u paramparça eden Dionysos müridi Maenadlar gibi delirebilir ya da neşe ve zevk içinde de yaşayabilirdi müridleri… Bir nevi şarap mecazı vardır burada. Az içen kişi rahatlar, gevşer ve gülerken; çok içen kişi kendisini kaybedip saldırgan bir tavır bürünebilir, kendisine bile zarar verebilir…

    Nietzsche felsefesinde Dionysos’un karşısında yer alan Apollon ise ışığın tanrısıdır. Doğrudan sapmaz, yalana kulak asmaz, kaos düşmanı, düzen dostu, güçlü, kuvvetli bir tanrıdır. Anlayacağınız üzere, Dionysos ile pek bir ortak yanı yoktur.

    Tahmin edebileceğiniz gibi, Dionysos duygularına zincir vurulmamış, kendisine sınırlar çizilmemiş, nispeten özgür iradeli ve aylak bir ruhu temsil ederken, Apollon daima kontrollü ve sınırların içinde yaşayan, düzene uymayan her şeyi düşman belleyen bir ruhu temsil eder.

    Nietzsche neredeyse her ihtimalde Dionysos’u savunur ve insanoğlunun evriminde bir sonraki aşamaya geçişinin düzendeki istikrarının korunmasında değil, Dionysos’un iniş ve çıkışlarında yattığını söyler. Sanırım Dionysos ve Apollon muhabbeti bu kadarlık yeter. Bu husus hakkında daha derin bilgi sahibi olmak isteyenler, yazarın ‘Tragedyanın Doğuşu’ kitabını okuyabilirler.

    Dionysos Dithyrambosları aslında baştan sona bir şiir metni gibi, felsefe-anlatımdan ziyade edebi estetik kaygılarıyla yazılmış gibi görünse de, eserin amacının hiç öyle olmadığını ilk 3 şiiri okuduktan sonra anlamanız işten bile değil. Nietzsche felsefesinin son ifadelerine şiir ile devam ediyor ve o saatten sonra Dionysos Dithyrambosları gibi bir eseri neden bunca muhteşem eser verdikten sonra yazdığını kendinize açıklamanız çok zor olmuyor. Başından beri felsefenin olabildiğince az kelime söyleyerek, basite indirgemeden ve uzun uzun anlatmadan yapılması gereken bir şey olduğunu, kelimeler çoğaldıkça anlatımın bozulduğunu, anlaşılanın da 'büküldüğünü' söyleyen, amaç-maksat-mana arayışının sanatın özünde yatan rastgeleliği öldürdüğünü düşünen bir adamın düşüncelerini sağlıklı olarak ifade edebildiği son yıllarında tuğla gibi kalın kitaplarla uzun cümleler yazmaktan ziyade bu şiirleri yazmayı seçmesi çok manidar değilse nedir?

    Benim yorumum odur ki: Nietzsche yazdığı binlerce satır, onlarca kitap, yüzlerce makaleden ve anlattığı onca hikayeden sonra bu yazılarının ve düşüncelerinin bir nevi indeksini barındıran kısa bir eser vererek, adeta şifreleyerek yeniden yorumlanmasını istercesine bir şey yapmak istemiş Dionysos Dithyrambosları ile.

    Bu sitede de yetmiş bin defa alıntılanan ve iletilerde paylaşılan "En ağır yükü arıyordun; sonunda buldun; kendini. Şimdi de kurtulamıyorsun kendinden..." dizeleri bile, yazarın daha önceki yazıları ile birlikte düşünüldüğünde, üzerine makaleler yazılabilecek kadar derin. İnsanın nihai arayışının merkezinde yer alan kendi kendini gerçekleştirmenin önünde duran en büyük engelin yine kendisi oluşundan yola çıkıp arkamızdan sessizce bize fısıldadığını anlattığı şeytanın tasvirine, en ağır yükü üstlenenin aslında kendisini taşıdığını bilmesi gerektiğini anlattığı Ecco Homo'ya, oradan Zerdüşt'e "Got is Tott" dedirttiği için ateist-nihilist ilan edilmesine sebep veren satırlarının arasında yatanları görenlerin bile, onu hiç anlamamışçasına kendisine ‘paganist’ demesini sağlayan Dionysos - Apollon savaşına, bu savaşın tabiatında yatan benlik ve üstinsan arayışına... Uzun lafın kısası, Nietzsche okuyan için aslında her yere gidebilecek üç cümle…

    Sanırım Nietzsche’yi bu kadar büyük ve önemli yapan da buydu.

    Oruç Auroba’nın çevirisi gerçekten çok iyi.

    Kronolojik olarak sonda yer alan, akıl sağlığını yitirmeden önce yazdığı son satırlardır bunlar. Dolayısıyla yazarın en son okunması gereken eseri de budur.
  • Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; kitap ekonomi kitabı falan değil, siyasi tarafı biraz ağır basıyor. ABD'nin ekonomiyi kullanarak diğer ülkeleri nasıl kendine bağımlı hale getirdiğinin resmini gösteriyor.

    Zaten dinlediğimiz ve az çok bildiğimiz şeyler fakat kitap bunun adım adım nasıl gerçekleştiğini ve detaylarını gösteriyor. Bilhassa ülkemizin bulunduğu durumdan dolayı bugünlerde okumam daha manidar oldu.

    Kendisini ekonomik tetikçi olarak tarif eden John Perkins'in itiraf olarak yazdığı bir kitap. Panama, Ekvador, Suudi Arabistan, Irak, Venezuela vs. gibi ülkeleri nasıl ödemeyecekleri bir borcun altına sokarak; daha da yoksullaştığı gösteriliyor. Ekonomik veriler kişi başı milli geliri artmış gözükürken aslında toplumun nasıl fakirleştiğinin resmini gösteriyor. Zenginler zenginleşiyor, yoksullar yoksullaşıyor. Orta kesimin çok büyük bir kısmı fakirler kısmına dahil oluyor ve makas sürekli açılıyor. Tanıdık geldi mi?

    Bir nebze daha bilinçli olmak, bazı şeylerin nispeten de olsa farkına varmak isteyen kişiler için tavsiye edilir.
  • Merhaba Sevgili dostlarım, hayatımda bu kitap kadar heyecan vermeyen, sıkıcı, hiç mi hiç merak uyandırmayan bir kitap görmedim ve içinde aşk bile yok inanabiliyor musunuz?

    Dememi bekliyorsanız gözlerini bu satırlara dikmiş, olumsuz anlam içeren cümleleri görür görmez belki ilgisini çekmiş, belki de ciddi olamazsın deyip şaşırmış olan sen sevgili okur çok yanılıyorsunuz. Zira tam aksine bu kitabı okudukça bıraktığı soru işaretlerini çözebilmek için merak uyandırıcı bir biçimde ilerlerken heyecan ve aşk dolu bir hikâyenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu kitabı çok sevgili dostlarım Hakan Arık ve Nausicaä'mla birlikte okumuş olmam şüphesiz ki kitabı benim için daha güzel hâle getirdi. O yüzden onlara çok teşekkür ediyorum ve bu incelemeyi de onlara ithafen yapıyorum :))

    SPOİLER'sız olmaz ki!
    Kitaba dönecek olursak adından başlamak istiyorum. "22/11/63" güzel bir tarih değil mi? Kitabı bu tarihte okusak belki daha manidar olabilirdi. Ama daha çok vardı ve bu kitap o kadar zaman bekletilmeyi hak etmiyor bence. :)
    Kitabımızın ana karakteri Jake Epping bir öğretmendir, gayet sıradan bir şekilde hayatına devam ederken bir gün çok önemli bir karar vermek zorunda kalıyor. Üstelik bu karar sadece onun hayatı için değil belki de tüm dünyayı etkileyecek kadar ehemmiyet arz ediyor. Bir hamburger dükkanının sahibi olan Al Templeton'un onu geçmişe açılan bir delikle tanıştırmasıyla hikâyemiz başlıyor. Al hastalanınca, Jake'den geçmişe gidip John Fitzgerald Kennedy'ye yapılan suikasti önlemesini istiyor. Tabi ki geçmişte yapılacak bu büyük değişikliğin iyi şeylere sebep olacağını düşünürek ama aynı zamanda bunun kötü şeylere de sebep olabileceğini aklından geçirmeyi unutuyor Al. Çünkü bir kelebek kanat çırpar ve bu koca bir dünyayı allak bullak da edebilir. Cennete de çevirebilir. Bilemeyiz değil mi? Bizim yaptığımız ufacık bir şey çok büyük bir şeye sebep oluyordur dünyanın başka bir yerinde ki buna kelebek etkisi denir.

    Hadi gelin kitaba kaldığımız yerden devam edelim dostlarım. Bugünün Jake Epping'i, geçmişin George Amberson'u oluverir. Geçmişte yaptığı değişikliğin gelecekte neye sebep olduğunu görmek için ilk olarak öğrencisi üzerinde deneme yapar. Harry Dunning adlı öğrencisi yazdığı kompozisyonda geçmişte babasının, annesini ve kardeşlerini nasıl öldürdüğünü ve kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu anlatmaktadır. Acaba Jake'miz (onu sahiplendim malum 17 gün boyunca benimleydi :)) bu duruma engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda neler değişecek? Değiştiğinde her şey daha mı güzel olacak ki yoksa... Unutmadan bir şey daha geçmiş inatçıdır ve değişmek istemez Jake için bu hiç kolay olmayacak zira. Geçmiş onun, kendisini değiştirmesine engel olabilecek mi? Jake, Lee Oswald'ı da durdurabilecek mi? Kennedy'i öldürmesine engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda dünya gerçekten daha güzel bir yer mi olacak yoksa.. Üzgünüm size söyleyemem cevaplar kitapta gizli :) Peki ya aşk? İşte Jake geçmişte güzeller güzeli Sadie'yle karşılaşır. Sakar Sadie'miz ama tatlı Sadie'mizle. Geçmiş artık Jake için Sadie'yle anlamlıdır. Peki Sadie'nin başına neler gelecek? Jake, Sadie'sini kurtarabilecek mi? Ona gelecekten geldiğini ve diğer tüm gerçekleri anlatacak mı? Sadie'yle kavuşabilecekler mi? Unutmadan söyleyeyim geçmişte yaptığı değişikliklerden sonra delikten geçen kişi tekrar geleceğe dönüp sonra yine delikten geçmişe gittiğinde her defasında aynı tarihe gidiyor yani yaptıkları sıfırlanıyor kısmen. Ve geleceğe döndüğünde ise sadece gittiği anın üzerinden 2 dk geçmiş oluyor. Peki Jake geçmişteki kötü şeyleri düzeltebilecek mi? Ya Sadie'si ne olacak, onunla olmamak pahasına belki, bunu göze alabilecek mi? Çok soru sordum biliyorum bunlar hep merak edip okuyun diye. "Geçmiş uyumu, benzerlikleri sever." Jake buna yankı demeyi tercih ediyor. Bugün tarihlerden 12/09/18! Kim bilir belki 12/09/... ve başka bir yılda başka bir okur arkadaşım bu kitabı inceler. Geçmiş işte benzerlikleri seviyor malum. Ve kitapta dendiği gibi "Tarih tekerrürden ibarettir."

    Kitapta Stephen King'in O kitabına epey gönderme yapılmış, bu kitabı okumasam da göndermeleri az buçuk anlayabilmem için Hakan filmini izlememi tavsiye etti, iyi de yaptı ona tekrar teşekkür ediyorum. O sayfaları okurken anlayabilmeniz adına siz de benim gibi O kitabını okumamışsanız en azından filmini izlemenizi tavsiye ediyorum. Sadece bu kitaba değil;

    Rüzgar Gibi Geçti

    Fareler ve İnsanlar ve

    Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabındaki bazı karakterlere de göndermeler vardı. Yani aslında düşünüyorum da bu kitapta daha ne yoktu ki? :)) Çok şey var yazılacak, sizi yormak istemiyorum daha fazla.

    Son olarak sevgili okurlar bizce de dans hayattır. Biz belki bir Bayan D, veya Bay A olmayabiliriz. Ama yine de dans edebiliriz :D
    Kitabı okuyup en sonda "Ne güzel dans ettik değil mi?" demek istemez misiniz?
    Şu an bu cümle sizin için bir anlam ifade etmiyor belki. Kitap bittiğinde benim kalbimi sızlattı :(

    Bu arada kitap içinde ara ara hoş olmayan sözcükler var. Ve müstehcen şeyler. O yüzden 1 puan kırmıştım. Ama sağolsun Hakan Arık ve Samet Hızır zorla 10 yaptırttılar, kıramadım. :)

    Dilerim ki tebessümle ve sevgiyle kalın..

    Siz daha burada mısınız yoksa bu kitabı hâlâ okuma listenize almadınız mı? O kadar anlattım ama hiç merak etmediniz mi? Ettiniz öyle hissediyorum, beni kıracak mısınız? Sanmıyorum...

    Görüşmek dileğiyle, Jimlaaaa! (Bu kelimenin ifade ettiği anlam yine kitapta saklı) Hoşçakalın dostlarım :)
  • Eveeett tam 40 günün sonunda 41. gün sabahında kitabı bitirmiş bulunmaktayım.. ZAMANLAMA MANİDAR :))

    Aslında çok uzuun inceleme yazılacak kitap Allah var. Ama şu an ki buruk haleti ruhiyemle sanırım bunu başaramayacağım.. Diğer okuyanlar neler hissetti bilmiyorum bitirince lakin bende bir burukluk hasıl oldu.. nedenini de az buçuk tahmin ediyorum ama anlatamayacağım.. çook uzuun cümleler kurup Sevgili https://1000kitap.com/Madame Hanım'ın da dediği gibi Bihter'in uzun cümle kurma rekorunu üç beş kez egale etmem lazım şimdi :) gerek yok.. burukluğumla sizlerin de canını sıkmadan eğlenceli kısımları anlatmaya çalışayım.. Bilenler bilir Spoiler vermeye bayılırım :) ve bunun gerekli olduğunu düşünürüm.. yani kitabın tamamını anlatmasa da bir inceleme kitap hakkında okunur mu okunmaz mı benlik mi değil mi diye az buçuk malumat vermeli... BEN CE TABİİ.. bu incelememde bunu çok aza indirgeyeceğim çünkü zaman ve saat konusunda çocukluğuma, ilk gençliğime ve şu an ki durumuma dair anılarımı anlatarak KENDİME DAİR SPOİLER vereceğim bu sefer..

    Sizleri bilmem lakin benim zamanla ve saatle bu aralar aram çok da iyi sayılmaz.. İçimde bir Hayri İrdal barındıranlardan mıyım acep diye çok sordum kendime kitabı okurken.. verdiğim cevap ise '' yok asla '' idi.. peki bir Halit Ayarcı mıydım?? el cevap '' kesinlikle hayır '' ..

    Peki neyim?? başlı başına ŞİMAL!!
    KUZEY değil de neden ŞİMAL!!

    'Kökleri mazide olan bir Ati yim' belki de ondan Şairin dediği gibi.. yani Hayri İrdal ile Halit Ayarcı arasında bir tip!!

    Ben emsaller yani yaklaşık ben yaşıtlar ( bakın kelimeler bile alaturka ve ben bunları kullanmaktan acaip zevk alıyorum birşeyler yazarken :) ve işyerimde tam bir Halit Ayarcı modunda çalışmam ..modern cümleler modern çağın aksanı!! ve iş temposu ) bilirler çocukluğumuzda TİPİTİP diye bir sakız vardı.. TİP İ TİP.. Yani tip bi adamdı pembe sakıza sarılı karikatürünü okumaya bayıldığım adam.. hem sakızı çiğner hem de güle güle okur biriktirirdim o minicik kağıda sığan TİP adamın maceralarını.. İşte kitapta bol miktarda TİPİTİP var .. her birinin hayatlarının her macerasını okuyorsunuz.. kendi gerçekleri içinde yaşayıp giden.. geri dönüp baktığınızda 'bu TİP ler anca romanlarda ya da filmlerde olur' derkene bir de bakmışsınız adamlar yanıbaşınızda.. işyerinde, otobüste, aynı apartmanda, köyde, kahvede, hastanede, okulda, kokteylde falan filan..
    SADECE SEYRETMENİZ LAZIM FARKETMEK İÇİN..

    Peki kitap boyunca okuduğumuz saat, zaman, ayar vs.. sizin hayatınızda nerde????

    İlk saatinizi hatırlıyor musunuz peki?? ve o saati nerde kaybettiğinizi??

    Sürekli geç kaldığınız oluyor mu peki işyerinize, sevgilinizle buluşmaya, en ufak randevulara bile..?? yani zamanla kavgalı mısınız benim gibi :) ??

    Ya da şöyle mi desek.. Zamanın bile dakikliğini kendi üzerinde kurulmuş bir baskı, özgürlüğe vurulmuş bir ket olarak hissedenlerden misiniz yoksa????

    Sorulaaar sorulaarrr....

    Sizleri bilmem ama ben koluna saat takamayanlardanım :)) sadece saat de değil aslında yüzük, bilezik, bileklik, kolye, küpe vs.. takılacak ne varsa takamayanlardan :) üç beş gün takar dener ve oynaya oynaya 'üüüüüf daral geldi' diye bi köşeye bırakırım güzeeelce :) TAKMAYACAKSIN TAK ATACAKSIN !! diye bişey vardı dimi bi zamanlar hah işte tam da ondan :))
    ha hiç saatim olmadı mı elbette oldu.. hatta ilk saatimi babam almıştı.. lisedeydim o zamanlar.. içinde 15-20 kadar ülkenin marşlarının fonik kaydı olan süper dijital bi saatti bu.. babam ne amaçla almıştı böyle bir şeyi bilmiyorum ama ben namaza yeni başladığım o yıllarda sabah namazına her gün farklı bir ülkenin marşıyla uyanırdım :))) Ezanın akabinde çalmaya başlayan Hollanda marşı :))) ertesi gün Fransız marşı :)) ertesi gün hooop İrlanda marşı :))))

    Kendime has bir sentez yapmıştım yani anlayacağınız :)))

    çok da mutluydum bu halimden ve bizimkiler de hiçbişey demezdi .. herhalde NAMAZ ADAMI YOLDA KOMAZ diye içlerinden sevinip bu kız bu hassasiyetle kesinlikle yolda kalmayacak diye düşünüyorlardı :) ve tabii ki Rahmetli babacığım da sürekli oynadığım saatimi ne kadar beğendiğimi gördüğü için extra seviniyordu kimbilir :) RUHU ŞAD OLSUN İNŞ.

    PEKİ ZAMANLA KAVGALI OLMAYA NE ZAMAN BAŞLADIM? diye merak ettiniz değil mi :)
    İşte bu benim üniversite yıllarıma dayanıyor bu incelemeyi buraya kadar okuyan sevgili okurlar :)

    unutmayın ki MEKANLA KAVGALIYSANIZ KESİNLİKLE ZAMANLA DA KAVGALISINIZ DEMEKTİR..

    siz bi düşünün bunu.. :)

    yani ZAMAN VE MEKAN bağlantısını..#31745233

    nitekim zaman izafi birşeydir.. mekan akar diye mi okumuştum bir yerde galiba öyleydi.. karışık kuantumsal kavramlar :)
    BAST-I ZAMAN VE TAYY-İ MEKAN kavramları..
    sırlar burda işte.. bu kavramları duyanlar da bi düşünsün :)
    Meslek itibariyle zaman ve mekanın insan yaşamındaki derin tesirleri adına kitabın sonlarında uzuuun uzuuun mimari bahisler de var okunası hoş... manidar..
    üniversite yıllarımı ve bu konudaki düşüncelerimi belki başka zamanlara başka incelemelere havale edip bu incelemeyi çok da uzatmiim :) efenim..

    Çok isterdim Hayri İrdal ve Halit Ayarcı nın karakterleri hayatları üzerinden beni burukluğa sevkeden diyalogları da anlatmayı ama dediğim gibi okuyun efendim siz de okuyun.. Hayriciğimin Halit Ayarcı ile tanışmadan önceki iç ve dış dünyasının KUNCULUS gibi üzerinize çöktüğü o ruh teslim ettiren ilk kısımların ağırlığına bakmadan okuyun..
    Pişman olmayacaksınız eminim..

    Başka bir incelemede görüşmek üzere Sevgiyle Aşkla Selametle kalın..

    Şahsınıza münhasır olan fizik ve metafizik ayarlarınız Her daim dosdoğru olsun efendim..
  • Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin on üç kısa öyküden ve dört tane de masalından oluşmaktadır.
    Hikayelerin hepsi birbirinden güzel, hepsinde farkli bir acıya tanık oluyoruz.Masallar, yetişkinlere yönelik, okuyanda hoş bir tat bırakıyor.Tabi masallarin didaktik olma özelliği bu masallarda zirveye ulaşmış.Herkesin alacağı bir ders muhakkak oluyor.
    Kitap, devlet ve toplum düzenini eleştirdiği için bir dönem yasaklanmış.Özellikle "Sırça Köşk" masali cok manidar.
    Kesinlikle okunması gereken bir eser, herkese tavsiye ederim.Keyifli okumalar