• Sevgili Sabahattin Ali, her bir kitabını okuduğumda, birgün tüm kitaplarını okuyacağım ve biticek diye bir kasvet basıyor beni. Sırça köşk darbe döneminde devlete başkaldırı niteliğinde yazıldığı için yasaklanmış 10 kitaptan biri, İçeriğindeki öykü ve masallar olarak çok basit görünsede içindeki uyarılar mesajlar yaşanmışlıklar çokça kıymetli. Anadolunun Niğde’sinden Batısındaki İzmir’inden yaşanmış olayların sanki içinde yer aldım. Bi Şirince’ye ( eski adıyla çirkince ) gittim geldim sanki  Yazar her zamanki gibi naif anlatımını bu kitabındada devam etmiş ama kitap oldukça tepkili...
    Bahtiyar Köpek öyküsünün sonundaki cümle de bir o kadar manidar ; Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun ben bir daha acı şeylerden söz açarmıyım. Ne güzel söylemiş. Ağzına yüreğine sağlık. Bu gibi bir çok kıymetli yazarımızın kitapları ders kitabı olması gerekirken yasaklansada bizler bir gün keşfedip okumaya devam ediyoruz, edeceğiz. Sevgiler.
  • Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi, Ermeni Sorunu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, İsrail Devleti'nin kuruluşu, Arap-İsrail savaşlarının anlatıldığı bu kitap, aslında bizlere insanlığın hırslarının pek çok yaşamı nasıl parçaladığını gösteriyor.

    İstanbul, Adana, Beyrut, Montpellier(Fransa) ve Hayfa şehirlerinde geçen bu dramatik öykünün baş karakteri manidar ismi ile İsyan Kitabdar, Osmanlı hanedanından gelmektedir. Müslüman İsyan ile Yahudi Clara'nın aşkları da savaşlardan nasibini alır.

    Amin Maalouf okumayan pişman kalır.

    "Her milletten insanın Doğu'nun limanlarında yan yana yaşadığı, dillerin birbirine karıştığı o çağ, eski zamanların bulanık bir anısı mıdır?"

    "Ama babam şuna inanıyordu. Bir Türk ile bir Ermeni'nin kardeş olabileceği, sepya rengi bir dünyaya."
  • Uzun süre çok satanlarda olduğundan iki ay önce alıp okumuştum. Herkes gibi bende diğer kişisel gelişim kitaplarından farklı olduğunu düşünüyorum.
    Yazar bazen yaşadığımız sıkıntılar da bizim de hatalarımızın olabileceğini çok güzel ifade etmiş... Aslında bunu hepimiz biliyoruz ama kabul etmekte sınıfta kalıyoruz bence.
    Hâlbuki sorunu çözmek ancak biz hatanın bir kısmının kendimizde olduğunu kabullendiğimizde başlıyor. Çünkü sorun ne olursa olsun (eğer kendimizle ve çevremizle ilgili yaşadığımız bir sorunsa) sorumluluğun büyük bir kısmı tabiiki bizde. Kabullenme aşamalarını anlatışı, aralarda kendi geçmişinde çuvallamasını ve bütün o batmışlıktan sorunları kabul ederek kurtulup bir yerlere geldiğini anlatıyor. Ve sonda ölümün bir gerçek olduğunu, hatta en büyük gerçek olduğunu anlatırken "ölüm var dünyada ölüm kırmayın birbirinizi iki günlük dünya için" şeklinde çok manidar mesajlar vermeye çalışmış.
    Aralarda argo kelimeler geçse de kitabın orijinalliği hatırına es geçtim diyebilirim...
  • Afrikalı adamın söylediği ne kadar manidar: önceleri böyle şimdiki gibi ölmezdik.barış içinde yaşardık. Hastalıktan sadece ölürdük. Bir köyde sadece bize ait bir silah olurdu .silahımız kimseyi öldürmezdi şimdi kaleşnikof var bizi yok eden kaleşnikoftur ve bu çok kötü..........
  • Kulin.. Kitaplarına kısa bir ara vermiştim.. Dönüşüm çok manidar bir kitapla oldu "Bir Varmış Bir Yokmuş".. Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda bazı şeylerin gerçekten de bir var olup bir de yok olduğunu görüyoruz.. Hiçbirşey ilk günkü gibi kalmıyor.. Eksiliyor zamanla eksiliyor bazı şeyler.. Eskiyen ama eksilmeyen çok az şey kaldı şu hayatta.. Velhasıl Kulin bu kitapta iki farklı dünyaya kapı aralamış bize.. Bir Varmış kısmında yaşanmış olayları bize hikayeleştirerek.. Sonra kitabı ters çeviriyoruz işte asıl olay burda başlıyor adeta filmi burda kopuyor. Kulin'in kalemiyle sırlı bir yolculuğa çıkıyoruz.. Nasıl ki birbirinden bağımsız halkalar bir araya gelerek zinciri oluşturuyorsa bu kısımdaki hikayeler birbirine bağlanarak büyük resmi gösteriyor bizlere. Hikayeler ayrı ayrı kurgulanmış bir bütünü oluşturuyor. Çoğu zaman acaba bu karaktere ne oldu derken kulin ustalıkla diğer hikayede karşımıza çıkarıyor. Adeta bak merak ettiklerin diyor. Aslında yaşanmışlıklar daha derin izler bırakır. Çünkü her acıda insan kendinden bir parça bulur... Bu kitapta kurgu kısmı belki de yaşanma ihtimali o umut ışığı bağlıyor.. Umut insana verilmiş en güzel armağan.. Kitap kokusuyla kalın dostlar..
    ️Sensiz geçecek gecenin,gündüzü olmayacak sanırım.️Ama ne demişti Napoleon, “ Şans avucumuzun içindeyken,bir bakarsınız,parmaklarımızın arasından kayıvermiş!”️Hayal ve gerçek hep sarmaş dolaştı yaşamımızda, iç içeydi. Zaman zaman hayallerimizi zorluyor, onları gerçek eyliyorduk, bazen de bir karabasan, rüyalardan kaçarak, yaşamın kabusuna dönüşüyor. ️Yıldızlar konuk kuşlarıdır gecelerin... #ayşekulin #birvarmışbiryokmuş #biryokmuşbirvarmış #kitapkurdu #kitspaşkı #okuyanbilir #okumaaşkı #kitapsever #kitapkokusu #kitaptavsiyesi #bookstagram #bookself #bookworm #bookish #booked #booking #bookpic #kitapkurdu #okudumbitti #mylibary #readingbooks #books #kitapdostluğu #kitapyorum #kitapönerisi #books #booklover #kitaplar
  • "Yaşamın kendisi şiirseldir. Keşke doğru insanlarla karşılaşsak, doğru amaçlar peşinde koştursak ve de doğru ya da yanlış yaşantılardan geçmekten korkmasak." H.Melville

    Moby Dick'in de yazarı olan Melville, yaşarken ses getiremedi, bunun ardında Amerikan edebiyatının da tipik amerika insanı gibi aylak olmasına bağlayabiliriz, ama belki de bağlamamalıyız.

    Katip Bartleby, Melville'in yarattığı en bilindik karakterlerinden biridir. Klasikler arasında yer almasının nedeni ise görünenin yani zahiri görüntünün ardındaki eleştiriden, insana getirdiği bakış açısından kaynaklanır.
    Her bürokratik ve 'katipli' hikayenin şu meşhur sihirli Palto'dan çıktığını bilen okur için Bartleby'e de bu paltoda yer var mıdır? sorusu akla gelir. Kitabın yazılış tarihi 1853, yani Palto'dan 11 yıl sonra. O dönem için bir etkilenim olacak kadar uzun bir süre değil tabi, yanılıyorsam düzeltin.
    Bu kısa hikayenin kahramanı Bartleby, her şeyden önce iradenin, özgürlüğün ve bilhassa pasif direnişin bir sembolüdür. Kitabın son sahnesi bize çok mühim bir şeyi sorgulatır; İnsan gerçekten özgür müdür? Kendi olarak kalma özgürlüğü için nasıl ve ne kadar bedel ödemesi gerekir? Bu bedeli ödemek zorunda olmak bizzat özgürlüğün tanımı üzerinde ne gibi bir etki yaratır? Bedel ödeyebilecek kadar 'zengin' miyim?
    "Thoreau 'vergi diye kestiğiniz benim paramla Meksikalıları katlediyorsunuz' diyerek vergi ödemeyi reddetmiş ve hapse atılmıştır. Dostu Emerson, Thoreau’yu ziyarete gittiğinde ona “Henry, içeride ne yapıyorsun?' demiş, ancak arkadaşından şu manidar yanıtı almıştır: 'Waldo, ya sen dışarıda ne yapıyorsun?'

    İnsan dışında her şey kendinde belirli, oluş-bozuluş ile tutarlı bir yasalılığı içerir, insanda ise bu yasalılık akıl olarak tecelli eder. Yani doğadaki kozmos, insandaki logosa bırakır yerini denebilir.
    Bizde uyandırdığı tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp bizde bıraktığı hislenimlere ve başta bahis konusu yaptığımız insana kattığı yeni bakış açısına dönelim.

    Her geçen gün 'gerçekte' yapmak zorunda olmadığı ama öyle olduğuna inandığı için hiç de görevi olmayan işleri yapan onlarca insan görüyoruz, kendimiz de dahil olmak üzere. İşte burada içimizdeki Katip Bartleby devreye giriyor ve yapma! diyor. Ama susturuyoruz onu; çünkü sivri biri olmak, birilerinin kendinde bu sivriliği hakaret olarak görmesine sebep oluyor. Patronlar hiçbir zaman görev tanımına dikkat etmiyor. Hükmetme duygusu insanoğlunun gözünü öyle bir kör ediyor ki eğer aynı çalışan 2 gün sonra kendisi patron konumuna geçse aynısını yapma hakkını kendinde görüyor, insanoğlunun en büyük güdüsü olduğu gibi en büyük zaafı da olan güç istencinin bir getirisi olsa gerek.

    Günümüz sıradan insanı her gün binlerce uyarana maruz kalıyor; her gün bir cinayet, tecavüz, sefillik, toplumsal eşitsizlik haberiyle yankılanıyor zihni. Öyle ki bunların etkisi birkaç saniye sürüyor ve hemen unutuluyor. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu düşünmeye vaktimiz yok, işimiz, ailemiz, kişisel alanımız derken bunca zaman içinde zamansızlık yaşamak kaçınılmaz oluyor.
    Bunun önündeki en büyük etken ise kitabın bence en çarpıcı değinisi.
    Anlatmaya uğraştığımız şey kitaptaki gibi bir salt eylemsizlik değil, ki halihazırda mümkün de görünmüyor. Neticede zavallı katibimiz çok uç bir örnektir, tabii ki 'güzel hikayeler abartılmayı hak eder.'
    Bazı şeylere "Yapmamayı tercih ederim" dememizin vakti geldi,geçiyor. Gerçekte 'kesinlikle' önemli olan şeylere ayıracağımız vakit için, yapmasak da olur dediğimiz şeyleri "yapmamayı tercih etmeyi" yaşama karşı takındığımız bir tavır haline getirmemiz gerekiyor. Doğru amaçlar peşinde koşarak hayatın şiirselliğini kaçırmamak.
    Şimdi başladığımız yere, en baştaki alıntıya döndüğümüze göre buraya dek okuyan herkese nitelikli okumalar dilerim.
  • İbn-i Haldunun insanlara yaklaşımı çok manidar;
    “Kıtlık çağlarında insanları öldüren açlık değil çok fazla alıştıkları tokluktur." der neye alıştığına dikkat etmeli insan.
    çok fena!