• YİTİK BİR İSTANBUL MASALI
    Çocuk ve masal zihnimizde benzer yerlerde oturmuş iki kavramdır. Masalsız bir çocuk, çocuksuz bir masal düşünmek mümkün değildir. Belki de bu yüzden çocuklukta dinlediğimiz ya da okuduğumuz masalları bir ömür boyu unutmayız. Anneannem çocuklukta öğrenilenin "mermer üstüne yazı kazmak", yaşlılıkta öğrenilenin ise "su üstüne yazı yazmak” olduğunu sık sık tekrar ederdi. Hakikaten çocuklukta yaşanan her şey tıpkı masal gibi zihinlerimize yerleşir ve büyüsüyle, kokusuyla, rengiyle bir ömür boyu ruhumuzun bir yerlerinde saklanır. İşte  Sevinç Çokum’un Hevenk-Kayıp İstanbul adlı kitabı da, yitirdiğimiz bir İstanbul’u ve o yitik İstanbul'un “güzel atlara binip giden güzel insanlarının” masalını anlatıyor. Yazar kitabın fotoğraf altına yazı yazma fikri sonucu ortaya çıktığını belirtiyor. Eserde yazar, tablo tablo sakladığı geçmişini fotoğraflardan hareketle okuyucuya sunuyor.  Sevinç Çokum, kitabı bir hatıra kitabı kabul etmiyor. Ona göre kitap, “Hatıra türüne, hikâyeye, denemeye yakın olmakla birlikte zaman sırası olmayan, ayrıntılardan oluşmuş daha farklı bir şey.” Kitabın iki isimli olması da manidar. Hevenk, “Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı.” anlamına geliyor. Yazar “Hevenk” başlığını taşıyan ilk yazısında eskiden meyveler ve sebzelerin iplere veya dallara dizilmiş olarak pazarlarda satıldığını bu işi yapmanın da yoğun bir emek istediğini belirtiyor.  İşte yazar da buradan hareketle kitapta; yarım asrı geçkin bir zaman oluşturduğu bir geçmiş zaman koleksiyonundan gönlünce bir hevenk oluşturuyor. Bu hevenk de tıpkı bir meyve hevengi veya bir çiçek tacı gibi rengârenk ve kokulu.
    Yazarın hikâyeci ve romancı bakışı kitabın her satırında hissedilmektedir. Sait Faik hakkında anlatılan bir anekdot hikâyecinin etrafına bakışını ifade etmesi bakımından Sevinç Çokum için de geçerli: Sait Faik bir akşamüstü iki yakın dostuyla boğazda bir çay bahçesinde oturur. Oradan ayrıldıklarında dostlarından biri hikâyeciye, boğazda en çok ilgisini çeken şeyin ne olduğunu sorar. Sait Faik, yanındaki iki arkadaşının dikkat etmedikleri ihtiyar bir adamdan bahseder. Bu anekdotu anlatan dostu o gece Sait Faik’in sürekli o ihtiyar adamdan bahsettiğini de nakleder. İşte Sevinç Çokum da tıpkı Sait Faik gibi  kitabını, bir hikayeci hassasiyetiyle seçtiği ve renklere şekillere büründürdüğü insan tipleriyle doldurmuştur. Kitap bu insanlarla yitik bir şehrin masalı olmaktan çıkıp yitik insanların masalına dönüşüverir.

    Behçet Necatigil de Sevinç Çokum’un evinin aşağısında Camgöz Sokakta oturmaktadır. Yazar ünlü şairi bir iki defa kaldırımda dalgın belki bir şiirin peşinde yürürken görür ve onun bu haliyle “solgun bir gül” şiirini bütünleştirir. Necatigil deyip de “Sevgilerde” şiirini hatırlamamak mümkün değildir: “Sevgileri yarınlara bıraktınız / Çekingen tutuk saygılı / Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı. / Bitmeyen işler yüzünden / (Siz böyle olsun istemezdiniz) / Kalbinizi dolduran duygular / Kalbinizde kaldı. / Siz geniş zamanlar umuyordunuz / Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek / Günlerin telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği / Aklınıza gelmezdi. / Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı. / Gecelerde ve yalnız. Vermeye az buldunuz / Yahut vakit olmadı.” Sokakta dalgın dalgın yürüyen bir Necatigil bende daima bu şiiri çağrıştırır. Zira bir yarım kalmışlık ve bir şeyleri zamanında yapamama duygusu zihnimde, sokaktaki dalgın adam resmiyle bütünleşiverir.

    Sevinç Çokum’un biyografisiyle eserleri arasındaki  bağa dair izler de kitapta verilmektedir. Yazar, Bir Eski Sokak Sesi adlı hikayesinde bitişik evdeki hasta kadının hikâyesini anlattığını belirtmiştir. Yine Hilal Görününce adlı romanını da annesinin kendisine aktardığı malzemeyi kullanarak oluşturduğunu anlatır. Ayrıca yazarın Bizim Diyar adlı romanında da akrabalarının hayat hikâyelerinden yararlandığı  bilinmektedir.

    Kitapta o dönemdeki dükkanların isimleri de zikredilmektedir. Bu isimler, bugünkü yabancılaşmanın kıyısından geçmemiş halis Türkçedir. Beşiktaş’ta yazarın kâğıt ve kalem aldığı “Çeşit Yuvası”, tuhafiye ve kumaş üzerine çalışan “Sabır” mağazası, “Süsler Berberi”, “Fadıl Pastanesi” özünü koruyan isimler taşıyan dükkanlardan sadece bir kaçıdır.

    Kitapta insan ilişkilerinin sıcaklığı anlatılırken esnaftan da bahsedilmektedir. Bakkal, dükkanında bir köşede kiralık kitap bulundurup boş vakitlerinde de bu kitapları okumaktadır. Nitekim yazar, dünya şaheserlerinden bir eserin özetini –Goriot Baba ya da Sefiller gibi- bir bakkalın ağzından dinlemenin olağan bir olay olduğunu da anlatmaktadır. Esnaf, İstanbul Türkçesini de iyi bilir; valide hanım, mahdum, kerime, hanımanne, efendi baba, birader sözcükleri ağızlarından eksik olmaz. Halk ile esnaf arasında dostane bir münasebet olduğu için alışverişe gelenlere güler yüzle muamele edilir; ayrıca hâl hatır sorulmadan, baki selam göndermeden müşteri yolcu edilmez.

    Yazar, kitabında sadece semtlerin isimlerini zikretmekle kalmaz; onların zihninde bıraktığı çağrışımları da okuyucusuyla paylaşır. Beykoz denilince Yuşa tepesini ve çok uzun boylu olduğu için tepeden denize eğilerek abdest aldığı efsane gibi dilden dile dolaşan Yuşa hazretlerini hatırlamamak olmaz. Kanlıca’da yoğurt, Sarıyer’de börek, Küçüksu’da mısır yenilir. Mecidiyeköy, dutlarıyla meşhurdur. Üsküdar’ı yazar; güvercinleri, tütsülü havası, serpintili ışıkları, gül lokumu tadı ve bayram renkleriyle hatırlar.  Kendine mahsus bir kokusu vardır Üsküdar’ın. Yazarın babasının tespihleri ve çakmakları “Üsküdar kokar”. Eyüp, yazarın zihninde üç renkten ibarettir: Beyaz, yeşil ve kiremit kırmızısı. Eyüp’ün mermer taşları, suları ve leylekleri beyazı; avlusundaki ulu çınarları yeşili; testileri de kiremit rengini oluşturur. Yazara göre; bu renkler öylesine el ele vermiş ve söz birliği etmiştir ki, bu üç renkten biri eksik olsa Eyüp Eyüp olmaktan çıkar.

    Kitapta anlatılan Perihan’ın hikâyesi oldukça hüzünlüdür. Perihan; uzun boylu, siyah uzun saçlı, beyaz yüzlü,  gamzeli, iyi eğitim almış güzeller güzeli bir kızdır. Burhanla birbirlerini sever ve nişanlanırlar. Ama düğününe bir gün kala bu güzeller güzeli kız bir apandisit krizi sonucu hayata gözlerini yumar. Tıpkı Edgar Allan Poe’nun “Anabel Lee” şiirindeki gibi: “Üşüdü bir gece bulutunun rüzgarından / Güzelim Annabel Lee.” Sonraları Perihan öldükten sonra  Burhan da evlenmez, her hafta onun kabrini ziyaret ederek oraya bir gül koyar. Belki de Burhan, bugün örneği kalmamış büyük ve eski aşkların sâdık âşıklarından biriydi. O, vefayı aşkın ve hayatın kuralı haline getirmiş bir güzel yürekti.

    Siyah beyaz fotoğraflardaki kadınlar neden hep güzeldir? Ben bu fotoğraflardaki geçmiş zaman güzellerini özlüyorum doğrusu. Belki de bu, siyah beyaz fotoğrafın bir oyunuydu. Yazar da “Güzel ablalar” başlığı altında, siyah beyaz fotoğraflardaki bu geçmiş zaman güzellerinden bahseder.  Estetiğin günümüzdeki kadar yaygın olmadığı, kozmetiğin bugünkü kadar gelişmediği o zamanlardaki güzeller gerçekten güzeldi. Günümüzde olduğu gibi insana tornadan çıkmış hissi vermiyorlardı. Kalkık kaşlar, hokka burunlar, şişirilmiş dudaklar, hepsi eşit boyda sırıtkan beyaz dişler, şekli ve rengi birbirinin aynı vücutlar yoktu. Her biri kendisine mahsus özelliklere sahip gerçek güzellerdi onlar. Ve hepsinin güzelliği belki güzelliğe yaraşır bir zarafet ve gururla süslenmiş, içlerinin güzellikleri yüzlerine yansımıştı. Ne yazık, şimdi güzellik anlayışıyla birlikte  güzeller de değişti.

    Kayıp İstanbul’u okudukça anlıyoruz ki  yitirdiklerimiz yanında elimizde kalanlar bir hiç mesabesinde. Zahmetle hazırlanan, lezzetle yenen yemekler, hayatımızın içinde bir arayış ve arınış sembolü olan yatırlar, bir kaç çam gölgesinde tablolaşan perili köşkler yok artık. N. Ablanın hüzünlü hikayesi gibi yarım kalmış bir hikâye bizimkisi... Aslında hayat da bir yerde kesilerek insanda yarım kalmışlık hissini pekiştirmiyor mu? Dalgalı bir denize benzeyen biyoloji öğretmeni Nadide Hanım da yok artık. Habersiz ayrılığı ile ufuktan güneşin silinip gitmesi gibi buruk bir tat bırakan Ayşe Hala da yok. Galiba yazarın da söylediği gibi bu eski resimleri sevmek, çoktan dağılıp gitmiş bir eski zaman bulutundan boşuna yağmur beklemeye benziyor. Galiba bizi asıl cezbeden de, bütün bunların bir daha tekrar edilemeyecek ve yaşanamayacak olması.

    Kayıp İstanbul’da anlatılan masal şehri İstanbul’a yetişememiş olmak insana hüzün veriyor. Ancak geçen yüzyıllar içinde yıpranmış, asil çehresini yitirmiş bu şehir hâlâ güzel. Görmek istedikten sonra, lâcivert bir deniz fonu önünde yeni çiçeklenmiş bir ağaca tırmanmış ışıl ışıl gözlü bir kedi yavrusu da çok şey anlatıyor insana. Ya da kıyıya hafif hafif vuran dalganın sesiyle hüzünlenip, lâcivert ufuklarda denizin içimizi ışıtan bir çift lacivert göze dönüşmesini görmek de yetiyor. Ve insan ister istemez içinden şu mısraları mırıldanıyor: “Ele geçmezse eğer sevdiğimiz / Ne çare eldekini sevmeliyiz.”



     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    [1] Sevinç Çokum, Kayıp İstanbul-Hevenk, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2003.

    [2] a.g.e. , s: 52-53.
  • Herkese merhaba, böyle güzel bir şiir kitabına şiir gibi bir giriş yapmalı aslında. Özdemir Asaf'cım adın bile kafiyeli bir şiirin mısralarına ait gibi sanki inan. Belki de seni en güzel şiirlerle özdeşleştirdiğim için şiirden farkın kalmamış gibi geliyor bana. Hepiniz tanıyorsunuzdur onu muhakkak. Şiirle pek ilgisi bulunmayan biri bile hiç sanmıyorum ki onun Lavinia'sını bilmesin. Hâlâ anımsayamadın mı yoksa? Benimse sayısını bilmediğim kadar defalarca okuduğumdan ezberimde oysa. Dur hatırlatayım bir kez daha sana.
    "Üşüyorsan ceketimi al
    Günün en güzel saatleri bunlar
    Yanımda kal"
    Eminim çoğunuz biliyorsunuz ve anımsamışsınızdır yine de şu dizelerini de söylemeden edemeyeceğim.
    "Sana gitme demeyeceğim
    Ama gitme Lavinia
    Adını gizleyeceğim
    Sen de bilme Lavinia"
    Yahu ne güzel bir şiir, bu mısraların aktığı kalp eminim ne sevgi dolu bir kalp... İşte bu yüzden Özdemir Asaf'la aşk başkadır. Onun şiirlerinde aşk daha bir başkadır. Aslında bu kitapta bu şiiri yok ama bunun dışında da bilinmeyi hak eden o kadar çok şiiri var ki.

    Kitabı okurken kimi şiirlerini daha önce çoğu kez okumama rağmen aynı heyecanla okudum. Daha önce okumadıklarımı okuyunca da ona bir kez daha hayran kaldım, sonra da niye bu kadar geç kaldım bu şiirleri okumak için diye düşündüm, gözlerimi ve yüreğimi sizden niye bu kadar uzun süre mahrum bıraktım sevgili mısralar deyip kendime de kızsam yeriydi. Bir kez daha anladım onun sayesinde sadece "sen" ve "ben" kelimeleri kullanılarak bile mısraların gülücük ve hüznü bir arada saçabileceğini. Bu iki kelimenin tekrar ve yinelemeleriyle muhteşem şiirler yazılabileceğini...
    "İnanırsam ben senden başkasına inanmam" derken mesela başkalarına inanmayacak olmasının verdiği hüznü de, sevdiği insana güvenme konusunda verdiği o tatlı değeri de hissettim adeta.
    Şiirlerini tekrar tekrar okudum ben anlamadığım zamanlarda. Bazen bazı satırlar çok anlamsızmış gibi gelebiliyor çünkü. Ama tekrar okumamla birlikte yanıldığımı anladım. Noktalama işaretlerine dikkat ederek okumaya özen göstersem bile, onların bulunmadığı yerlerde nasıl duraklasam da Sevgili Özdemir Asaf'ın hissettirmek istediği anlamı yakalasam diye düşündüm kimi zaman. Çünkü o anlarda sanki anlamsızlıkların içinde saklanan derin anlamı buldum da şaşırdım. Anlamıştım.

    Ayrıca kitabın adından da anlaşılacağı üzere yalnız'ı, yalnızlığı anlatmıştı Asaf kimi şiirlerinde; özellikle artmıştı sonlara doğru. O:
    "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz." demişti hani. Bense bu manidar satırlarına hak veriyordum onun lakin şu son ana kadar. Artık düşünüyorum da Sevgili Özdemir Asaf yalnızlık paylaşılır. İçinde geçen "yalnız"a rağmen paylaşılır hem de. Nasıl mı? Özdemir Asaf kalemini alıp bu dizeleri yazdığında herhangi bir kağıt parçasına yanında kimse yoktu belki içinde olan hislerinden başka. O içindeki yalnızlığı aktardı, şiirlere. Bir başına bıraktığı mısralara. Şimdi onun bu satırları yazdığından yıllar sonra ben açıp okudum her dizesini tek tek kimini sayısız kez, defalarca. İşte o an görmesek de birbirimizi ve hiç göremeyecek olsak da hislerini bana aktardı, onun kalbinden döktüklerini okuyup anlamaya çalışmamla. Paylaştı benimle paylaşılmaz sandığı "yalnızlığı" bile. Ve belki siz de taa derinden okursanız bu kitabı sizinle de paylaşır kesinlikle.

    Ne denli büyük bir aşktı ki onunkisi böyle güzel şiirler bırakmış bizlere. Bunu düşününce bile şiirlerine aşık oluyor insan. Yani demem o ki durmayın. Bir yerden başlayın Özdemir Asaf'ı tanımaya, şiirlerini okumaya. Mahrum kalmayın daha fazla sizi ısıtacağı muazzam mısralardan, esirgemeyin kendinizi iki kelimeye kocaman anlamlar sığdırdığı dizelerden...
    "Seni bulmaktan önce aramak isterim" diyen naif yüreği aramadan bulmaya kalkışmayın. "Seni sevmekten önce anlamak isterim" diyen güzel bir kalbi lütfen anlamadan sevmeyin. Beni kırmayın, onu hiç kırmayın. Onun tüm kitaplarını bitirmek değil de. Ona her şiirinde hep hep yeniden başlayın ;) Şiirle kalın ve en az şiir kadar güzel olan tebessümlerle :)
  • Gelin bugün sizlerle biraz hasbihâl edelim cancağızlarım.
    Ne kadar hızlı geçiverdi değil mi zaman, dille söyleyince çoook uzun gibi gelen vakitleri, yaşarken nasıl çabucak tüketiveriyoruz. .

    Bir garip hallerdeyiz değil mi. Farkedebiliyor musunuz farkedemediğimiz, ama fark etmemiz gereken hasletlerimizi. Bardağın dolu tarafı dururken, evvelâ boş tarafa yönelişimizi. Hayret! Gözlerimizdeki kusur dedektörleri nasıl da hızlı çalışıyor böyle.

    Bugün Bakışımıza bir perde indirmeye ne dersiniz.
    "Zekasını başkalarının yanlışlarını bulmaya yoğunlaştıran bir kişi, bir müddet sonra kendi doğrularını da kaybeder."
    Ne müthiş bir söz, sanırım buraya kadar bahsettiğimi anladınız, şimdi karşılıklı konuşabiliriz değil mi dostlar.

    Bizim buralarda "Kusur arıyorsan, tüm aynalar senin" derler. Hakikaten insan ne gafildir ki başkasında eksiklik diye gördüğü asıl ona kendi yansımasıdır da haberi olmaz. Biraz dikkatli baktığınızda sizde benim gibi farkedeceksiniz ki bir insanın en çok hangi hareketi sizi rahatsız ediyorsa ( diyelim ki gurur, kibir vs vs ) kendinizde de kat be katı vardır ki, o hal size böyle âşikâr görünüvermiştir.
    Mesnevîden bir bölüm okuyayım diye elimi kitaba uzattım, tefeyyül çekerek okumak istediğim yerde şu satırlar geçmekteydi;

    “Ey başkasının yüzünde çirkin bir ben gören; yazık ki o ben, senin yüzünden akseder.
    Mavi bir şişeden baktın. Bu sebeple baştan başa âlemi mavi renkte gördün.
    Bu mavi renk, senin eserinledir, kötülüğünü bil, başkalarını kötü görme.”

    Farkettiyseniz her devirde daima insanları eleştiren, onların kusurunu açmak için çabalayan, ve yalnız kendi sevilsin, herkes ondan geri planda kalsın isteyenleri Rabbim tepetaklak ediveriyor.
    Bizlerde insan olmamız hasebiyle benliğimizde böyle bir dürtü hissettiğimiz anda hemen dilce şöyle tekerrûr etmeliyiz ..

    “Ey nefsim, bu ne kendine güvendir böyle, Rabbinin gazabından kork “

    Hem biliyor musunuz hakarete hakaretle, öfkeye öfkeyle, yalana yalanla karşılık verirsek, bizimde bunları yapandan pek bir farkımız kalmaz. Kalır mı?
    Denilir ki, “neye nasıl bakarsanız, o da size öyle bakar” Bu sözüde aklımızın bir köşesine koyuverelim.


    Bir kitapta okumuştum,
    “Defosuz insan beklentisinin, sadece hayalperestlik değil, aynı zamanda haksızlık olduğunu erken anladım. Sevdiklerimi en ufak kusurda defterden silmenin, bir daha asla demenin, kimsenin masum olmadığı bir çağda, kasvetli bir yalnızlığa yelken açmak olduğunu fark ettim." Diyordu yazar. Ne manidâr sözlerdir bunlar.

    Sözün hûlâsı şudur dostlarım,
    Bizler bu dünyada yaşamaktayız ve artık yorulduk.
    Bu yorgunluk, kendisini saygısızlık , dikkatsizlik, hazımsızlık, düşmanlık, duymamak, dinlememek, görmemek, ciddiye almamak, emeğe hürmet etmemek vs. şekillerde gösteriyor.

    Gelin evvelâ şunu kabul edelim; kusurluyuz, belki de bu yüzden hep başkalarında kusur arıyoruz.

    Ne demiş Hazreti Mevlâna;

    "Kusur bulmak için bakma birine, bulmak için bakarsan bulursun. Kusuru örtmeyi marifet edin, işte o zaman kusursuz olursun."
  • İnternette karşılaştığım ve beni anlatan bir yazı: 👉👉👉"Okuduğum kitapta, güzel bir söz gördüm. İnternete paylaşayım dedim. Yazmaz olaydım. Takip etmediğim gündeme, denk gelmiş. Gerçi bugünlerde ne söylesen manidar olup, gündemin içine kaçıyor. Neyse, paylaştığım sözü herkes kendine yormuş, trollerde dökmüşler yangına benzini. İnsanlar birbirilerine girmişler. Biri yazdığım cümlenin eleştiri olduğunu sanıp saldırmış, diğeri desteklemiş. Öbürü de destekleyene saldırmış. Bazıları hakaret etmiş. Yani anlayacağınız, herkes kendince neci olduğumu keşfedip, tavrını da hemen yapıştırmış. Sözüm gündemin içine kaçmıştı ve kimse de onu oradan çıkaramazdı.
    “Ne olmuş bu insanlara böyle?” diye düşündüm.
    Bir süre sonra telefondan gelen yorum mesajlarından sıkıldım.
    Sildim sözü.
    Arkadaşımı aradım.
    Ona bahsettim okuduğum cümleyi. Anlamadı uzun uzun anlatmaya başladım. Ona anlatmak için, ikimizin ortak hafızasından bulduğum örnekler, beni daha da heyecanlandırdı. Arkadaşım bu coşkumdan sıkılmış olacak ki ortasında kesti, “kusura bakma anlayamıyorum” dedi. Devam etti “kafam gidik, bu gün bir ödeme bekliyorduk gelmedi” dedi. Ve işindeki sıkıntılarını anlatmaya koyuldu. Onu sonuna kadar dinleyip telefonu kapattım.
    Söz hala büyüleyici bir şekilde kafamda duruyordu.
    Babama söyledim sözü.
    “Sen iş bakmıyor musun?” Dedi.
    “Ne alakası var!” dedim.
    “Çalışsan, bu kadar çok kitap okuyup, kafanı bu tür şeylere yormazsın” dedi.
    Vazgeçtim.
    O sözü başka kimseye söylemedim.
    Tekrar okumaya döndüm. İnsan dünyada yalnız kaldığını anlayınca, kitaplara daha bir sıkı sarılıyor. Çünkü biliyorum artık su an arkadaşlarım ile oturup konuşmak gibi bir alternatife sahip değilim. Veya tanımadığım insanlar ile internetten seviyeli tartışmalar yapamam.
    Yapabileceğim, yapılabilecek olan tek şeyi yapıyorum şu an.
    Kitap okuyorum.
    Ha unutmadan sözü buraya da yazayım. Kimsenin anlayacağından umudum yok ama.
    Platon’un sözüydü;
    ' Herkes anlayabileceği kadar yaşar ve anlayamadığı şeyleri umursamadan ölüp gider.'"

    Bilal Malkocoglu
  • Tükenmişliği tarihsel çerçevesiyle alarak kitaba başlayan ve güzel bir literatür taraması yapan yazar tükenmişliği daha önce Maslach'ın ele aldığı gibi üç boyut şeklinde ele alıp neden, sonuç ve tedavileri üzerinde dururken müslümanca bir yaklaşım sergilemektedir.

    Özellikle tüketirken tükenen bir toplum vurgusu çok manidar.

    Yüksek lisans seminerimde faydalandığım eserler arasındaydı.
  • Genelde bizde okuyanlar, okumak için okur. Kitaba, kitap olduğu için perestiş ederler. Bulduklarını yüklerler hafızalarına, sindiremezler, hayatlarına katamazlar, kendi kendilerini zehirlerler. Bu 'edebi hastalığa' aydınlar daha çok tutulurlar. Düşünce ile doğrudan temas etmedikleri için daha ziyade kitaplarla beraber olmaktan ve onları tanımaktan hoşlanırlar. Kuru bilgileri aktarmak için okuyanlar, ahkâm kesmeyi ilim sananlar, kitaplardaki ile övünenler, kitap karşısında küçülen, ezilen ve basit kalanlardır. İyiye, güzele ilim adamları sayesinde ulaşılabildiği gibi, çirkinliğe de yine ilim adamları sayesinde ulaşılır. Bu gerçek merhum Nihad Sami Banarlı'nın dikkatini çekmiş ve şu manidar şiirini kaleme almıştır:

    Niçin okudum sizi?

    Siz ki, bana göstermediniz

    Bana saadetlerin

    Çalkandığı denizi…

    Niçin kitaplar, niçin?

    Hangi sahifenizi

    Muskalaştırmalıydım,

    Murada ermek için?..

    Murada ermek için…

    Ve bir gün görmek için…