• Yedi hikayeden oluşan bu kitapta en çok hangisini beğendim diye ayırt edemedim. Zweig'in eserlerini okurken hem bütün hikayelerin, romanların sanki birbiriyle bağlantısı varmış, hem de hiç alakası yokmuş gibi hissediyorum okurken. Karmaşık Duygular kitabında da birbirinden bağımsız hikayeleri okurken ister istemez aralarında bağlantı aradım bazen. Bunun sebebi belki de Zweig'in bütün eserlerinde dilinin aynı güzellikte, karakter analizlerinin aynı başarıda olmasıdır. Birkaç başka kitap okuyup arada Zweig kitapları okumak bu aralar huyum oldu. Tavsiye ederim.
  • Evet efendim. Dorotilia benden de yoksul. Zenci ve çok yoksul olduğu için öbür çocuklar onunla oynamayı sevmiyorlar. O da hep bir köşede oturuyor. Bana aldığınız böreği onunla paylaşıyorum. ( Bazı satırlar vardır bir kere okumak yetmez.)
  • Ve bir John Verdon kitabı daha biter.Gerçekten çok severek ve ilgiyle okuyorum bütün kitaplarını.İyi ki var ve iyi ki tüm kitaplarını sırası ile okuma şansını elde edebilmişim. Diğer kitaplarına oranla daha az kan ve cinayet vardı belki ama konusu oldukça ilgi çekici ve akıcıydı.Zaten kitabı elinize aldığınız anda meraktan bırakamayacaksınız.Sadece çok fazla karakter vardı sanki isimleri karıştırdığım anlar oldu çünkü.Ama katil konusunda yine ustalığını konuşturmuş çok iyi gizlemiş.Çok tahmin yürüttüm fakat tutturamadım:)Dedektif Gurney ve yeni maceralarını tekrar okumak ümidiyle.
  • Kitap kurgu olarak gerçekten özgün bir niteliğe sahip. Mitlerin ve tanrıların dönüşümü aslında bir insan yansıması. İnsan nasıl dönüşüyor ki şekil alan tanrıları da farklılaşıyor. Günümüz ile geçmişin mitleri arasındaki karşıtlık bu dönüşümü göstermek açısında çok iyi bir kurgu, düşünce. Bunun olay örgüsü bağlamında karşılıkları kitapta biraz sönük gibi. Bu fikir daha da bu dönüşüme vurgu yapılarak okuyucunun yüzüne vurulabilirdi. Diziyi izleyip sonra kitabı okumak da görsellik açısından direkt bir yöneltme halini alıyor. Dizinin bölüm başlarında verilen kesitler ayrı ayrı izlenmesi gereken alanlar ayrıca.
    Tanrılar için bkz: https://www.youtube.com/watch?v=Q01x10MPFGs
  • 90'lı yıllar. Ortaokula gidiyorum o dönem, sanırım şimdi 7. Sınıf diyorlar. Neyse efendim, bulunduğum ilin merkez kütüphanesine üyeyim, kart gibi bişey çıkarttırmıştım, onunla ödünç kitap alıyorum okuyorum. Bir gün eve taahhütlü falan bir posta geldi benim adıma. Zarftan çıkan belgeye göre: Aylar öncesinden okuyup iade ettiğim İnce Memed isimli eseri iade etmediğim, hakkımda yasal işlem yapılacağı ve belli bir miktar ceza ödemem gerektiği yazıyor. Tabi şaşırıyorum, canım da sıkılıyor bu duruma. Öbür gün otobüse atlayıp soluğu kütüphanenin idaresinde alıyorum. Göbekli ve mütemadiyyen çay höpürdeten adam -sanırım memur diyorlar kendisine- kitabı iade ettiğim konusunda şüphe ediyor. Ne yapmak lazım diyorum, kitabın kütüphane no'sunu bir kağıda yazıyor, bir de teslim defteri gibi bişey çıkarıyor; kitabı külliye gibi kütüphanede bulmam gerektiğini buyuruyor!

    Tabi o zaman çocuğum, bir şey diyemiyorum. Çayını höpürdeten adamın değme keyfini de kaçırmamak adına kütüphanede kitabı arıyorum. Bulamıyorum. Sonra teslim defterlerine bakmaya başlıyorum. Bu arada çay höpürteden adam da benimle ilgilenmiyor, habire çaylıyorlar arkadaşı, ben de onun işini yapıyorum... Neyse efendim, teslim defterlerinde kitabı iade ettiğim ve imza attığım kısmı şak diye buluyorum. İade ettiğim tarihin akabinde de kitabı başka bir kurban, pardon okur! almış görünüyor. Seviniyorum tabi. Kitabı iade ettiğimi, hırsız olmadığımı ispatlamış bulunuyorum. Defteri çay höpürdeten varlığa gösteriyorum. Hööö diyor :) Yanlışlık olmuşmuş. Neyse bu, yazı yazıyor falan. Tamam git! Diyor.
    Ben ise bir işimin daha olduğunu söylüyorum. Bir de kütüphane kartımı iptal ettireceğim! Ona da tamam diyor. Bir kaç işlem, sonra eve doğru yol alıyorum.

    Yaklaşık bir yıl kitap bulmakta zorluk yaşıyorum. Şimdiki gibi kitaplara ulaşım kolay değil. Kitapçı az, kitap daha da az. Malesef fiyatlar da el yakıyor, param zaten yok. Mecburen o dönem ailemden ve çevremdenden üniversite de sözel bölüm okuyanların, -o yaşıma göre ağır kaçan- kitaplarını alıp okuyorum. Freud falan, Arkeoloji, paleontropoloji bilmem ne :)

    Sonra güzel şeyler oluyor. Komşumuz olan bir hanımefendi, oğlunu yanına, bizim apartmana getirtiyor. Oğlu da üniversite de kütüphane müdürü :) Bak sen.

    Binaya taşınır taşınmaz, hemen Müdür Beyle dialoğa giriyorum. Her fırsatta gülümsemeler, afacanlıklar...
    Sonuç olarak; bize misafir oldukları bir gün, Müdürden ansızın gelen kitap okuyor musun sorusuna destan gibi cevap vermemin katkısı, şiddetli yalakalıklarım ve adamın da iyi birisi olması neticesinde; beklenen ve özlenen soru geliyor:
    "Bizim kütüphaneyi kullanmak ister misin?"
    Nikah masasında yeni evlenen çılgın damadın heyecanıyla: Evett! Demiyorum tabi.
    "Hı hı olur, iyi olur" diyoruz çocuk mahçupluğuyla. Zaten üniversitenin havuzunu da kullanıyodum, o da ayrı bir hikaye konusudur :)

    Neyse efendim, kütüphaneyi kullanmaya başlıyorum... Üniversite otobüsleriyle gidip geliyorum her gün. O zamanlar Tıp Fakültesine ait koca bir kat vardı -şimdi tüm kütüphane Tıp Bölümüne ait sanırım- oraya bile çıkıyorum. Uzun bir süre kütüphaneden ödünç kitap alamadım. Bu hak üniversite öğrencilerine hastı. Olsundu, kitaplarla haşır neşir olmak, kütüphane içerinde de olsa okumak güzeldi. Her gün sabah evden çıkar, çocuk halimle akşam geç saatlerde eve dönerdim. O zamanlar sokaklar çocuklar için tehlikeli değildi. İnsanlar birbirlerine güvenirdi...

    Bu kütüphane maceram da ben üniversite kazanana kadar devam etmiştir. Bugün artık her türlü kaynak internet sayesinde elimizin altında olsa da, eskisi gibi kitap bulmak zor olmasa da, o tozlu rafların arasında, kağıt kokusu içinde yaşadığım çocukluk günlerim, bugünkünden çok daha güzel gelir...

    Bu da böyle bir anımdır :)
    Zahmet edip okuyan herkese teşekkür ederim.
  • ...Ben’den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasından uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben’ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben’sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu. İsterse Siddhartha binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.

    ...
    Buddha’yı, kusursuz kişiyi geride bırakıp, dostu Govinda’yı geride bırakıp koruluktan ayrılan Siddhartha, o zamana kadarki kendi yaşamını da korulukta bıraktığını ve bu yaşamın kendisinden koptuğunu hissetti. İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı...

    ...
    Bir yandan ağır ağır yürüyüp bir yandan düşünen Siddhartha, kafasındaki bu düşüncenin ağma yakalamışken durdu birden. Ve bu düşünceden hemen bir başka düşünce uç verdi, şöyleydi bu yeni düşünce: “Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın...

    ...
    Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, “Ne sağır, ne körmüşüm,” diye geçirdi içinden. “Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğrunda işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.”...

    ...
    Artık kendi kendini yaşamaktı ona düşen; kendi özbeninin Atman olduğunu, Brahman gibi aynı sonsuz tözden yaratıldığını çoktan biliyordu. Ne var ki, bu özbeni gerçekten bulamamıştı bir türlü, çünkü onu düşüncelerin ağıyla yakalamaya çalışmıştı. Bedenin özben olmadığı, duyuların oyununun özben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de özben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da özben’in uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliği taşıyan Ben’ini öldürüp düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğindeki Ben’ini beslemek de hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı, yapılacak şey her ikisine kulak verip Ben’in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şeyde oyalanmayacaktı Siddhartha...

    ...
    Gotama ne riyazete, ne sungulara, ne kutsal yıkanmalara, ne dualara öncelik vermiş, ne yemeyi, ne içmeyi, ne uykuyu, ne düşleri başka şeylere yeğ tutmuştu, sesin sözünü dinlemişti yalnızca. Böyle bir söz dinleyiş, dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu, olan buydu, başka şey değil...

    ...
    Her zaman bir şeyler öğrenmişimdir ondan. Bir ırmak insana çok şey öğretebilir.”
    Karşıya geçince, “Teşekkür ederim bu iyiliğin için,” dedi Siddhartha. “Konukseverliğine karşı sana verecek bir şeyim yok, dostum, bir ücret de veremeyeceğim. Yersiz yurtsuz biriyim, bir Brahmanoğlu, bir Samanayım.”
    “Anlamıştım zaten,” diye cevapladı kayıkçı, “bir ücret beklediğim yoktu, seni konuk ettiğim için bir hediye de. Hediyeyi senden bir başka sefer alacağım.”
    “Sahi mi?” dedi Siddhartha şakayla.
    “Elbette. Bunu da ırmak öğretti bana; her şey dönüp gelir! Sen de, Samana, yine döneceksin buraya. Eh, güle güle git şimdi! Dostluğun, senden alacağım ücret olsun. Tanrılarına sungular sunduğunda beni de hatırla, olmaz mı!”...


    ...Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez...

    ...
    İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar....

    ...
    Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha’yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu, kayıkçının en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlenmesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva’nın nasıl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu.
    Ne var ki, Siddhartha anlatının sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çöküşten, kutsal Om’dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra ırmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttı, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinlemeye başladı...

    ...
    “Benim içimi okuyorsun,” dedi Siddhartha üzgün. “Sık sık düşündüm. Ama söyle, zaten katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup çıkmayacak mı bu dünyada? Haz ve güç uğrunda kendini harcamayacak mı? Babasının tüm hatalarını kendisi de tekrarlamayacak, belki büsbütün Sansara’ya dalıp mahvolmayacak mı?”
    Kayıkçı Vasudeva’nın gülümsemesi ışıl ışıl parıldadı; Siddhartha’nın kolunu hafifçe tutarak şöyle dedi: “Irmağa sor bunu, dostum! Onun nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara’ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı? Sevgili dostum, o öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu Siddhartha’nın öğretici öyküsünü? Bir zaman burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim Samana Siddhartha’yı Sansara’dan korudu, günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu onu? Babasının dindarlığı, öğretmenlerin uyarıları, kendi bilgisi, kendi arayışları koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir paçasını koparıp alamazsın ondan.”...

    Kör sadakatleri, o kör güçleri ve diretkenlikleri içinde sevilmeye ve hayran kalınmaya layıktı bu insanlar. Hiç eksikleri bulunmuyordu, bilgin ve düşünürlerde bir tek küçük şey vardı ki, ondan yoksundular yalnızca, bu da bilinçti, tüm yaşamın birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceydi. Ve Siddhartha bazı anlar bu bilgiye, bu düşünceye fazla değer vermenin doğruluğundan kuşku duyuyor, belki de bunun düşünce insanlarının, düşünce - çocuk insanlarının bir çocuksuluğu sayılacağını geçiriyordu aklından. Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgelerden geri kalır yanı yoktu; nasıl ki zorunlu...


    ...sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu...

    ...
    “Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?” diye cevap verdi Siddhartha. “Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?”
    “Nasıl yani?” diye sordu Govinda.
    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    ...
    Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez. Henüz bir delikanlıyken sezdiğim bir şeydi bu, beni öğretmenlerden uzaklaştıran şeydi...


    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    Siddhartha
    Hermann Hesse
  • “Bir meseleyi bilmek için gerçekten bu kadar çok kitap okumak gerekiyor mu?” diye sordu müşteri.

    “Hayır” dedi kitapçı, “bir meseleyi bilmediğini bilmek için gerekiyor aslında bunca kitap!..”