Stüdyo tek odalı bir daireydi. Köşelerden birinde beyaz, pırıl pırıl bir buzdolabı bir aile tanrısı gibi dikili duruyordu. Önünden geçerlerken neredeyse başlarını eğiyorlar, yemeklerini hazırladıkları sırada en az yirmi kere açıp kapıyorlardı. Videometre’lerini açıp da teknolojik putlarının çerçevesi içinde caka satarak filme alınmış antikalarını bana göstermeye ve bitmez tükenmez taklitçi müziklerini dinletmeye zorlayışları eğlenceli, hoş oluyordu. Gencin karısı kendisinden çok daha yürek parçalayıcı durumdaydı çünkü o iki kuvvet tarafından ezilmiş gibiydi. Bir taraftan onun beynini kendi toplumunun kültürel yapısının kendisini ezdiği iddiasıyla yıkamışlar, bir taraftan da şimdi sürdürdükleri yeni tüketici hayatın başa çıkılmaz istekleriyle karşı karşıya bırakmışlardı. Hoşnutsuzlukları pek bayağıydı, videometrelerinin onları özendirdiği ideal mükellef hayat umut kırıcıydı. Onlara yalnızca birkaç kilometre ötelerinde Evrenin Mihveri, Muhammed’in Nuru’nun görkem içre, yoksul ama hoşnut insanlarla çevrili olarak oturduğunu, bu insanların Allah’ın lütfettiği bilgiden başka hayattan başka bir şey beklemediklerini söylemek istedim.