Henüz küçük yaşlarımda fark ettim ben -hadi acımasızlık etmeyip ‘farklı’ diyelim- farklı biri olduğumu. Ötekinden daha iyi, daha genel bir isim bu. Toplumumuzun utanç verici diye nitelediği bazı davranışlarda bulundum. Ve hastalandım. Yaptıklarım değildi hastalanmamın nedeni, sanmıyorum. Daha çok toplumun o yüce ve ölümcül işaret parmağının beni göstermesiyle gelen histi… ve milyonlarca insanın ‘Utan. Utan. Utan’ diye haykıran yüce sesi. Toplumun farklı olanla baş etme yöntemi budur.
McMurphy ise kahkahalarla gülüyor. Sırtını kamara çıkıntısına vererek gülüyor, gülüyor, kahkahası denizlere yayılıyor… kıza gülüyor, adamlara gülüyor, George’a gülüyor, kanayan parmağını emen bana gülüyor, rıhtımda bakakalan kaptana gülüyor, bisikletli adama, benzinciye, beş bin eve, Büyük Hemşire’ye, her şeye gülüyor. Çünkü kendini dengede tutabilmek, hayatın seni zırdeliye çevirmesini önleyebilmek için canını yakan şeylere gülmen gerektiğini biliyor. Her şeyde acı bir yön olduğunu biliyor; benim parmağımın sızladığını, kız arkadaşının göğsünün morardığını, doktorun gözlüğünü kaybetmek üzere olduğunu biliyor ama mizahın acıyı silip yok etmesine izin vermediği gibi, acının da mizahı yok etmesine izin vermiyor.
“Lobotomi dediğin şeyde, beynin bir parçasını doğrayıp çıkarıyorlardı, değil mi?”
“Yine bildin. Jargonda ustalaşmaya başladın, ha. Evet, beyinden parça çıkarıyorlar. Ön lob kastrasyonu. Tahminimce bu kadın belden altını kesemezse, gözden yukarısını kesiyor.”