Havaalanında kendilerini koşuşturmaya kaptırmış o insanlar, yolda gelirken gördüğüm araçların içindeki telaşlı yolcular, üniversitedeki şişman kadınlar, dükkanlarda alışveriş yapanlar, hepsinin beni ilgilendiren ancak tek bir yönü olabilirdi: Her birinin yaşadığı kendi hikayeleri.
Her insanın bir hikâyesi, bizi kendi başımızdan geçen olaylar kadar ilgilenendirirdi. Yeter ki kendi gerçekliği içinde kavransın. Her hikaye sonuçta insan varoluşun bir hikayesi değil miydi? Ve akıp giden hayatın?
Elimdeki ses kayıt cihazına tekrar baktım. Kalkıp cihazın pilini değiştirmeli, sonra baştan sona dilemeliydim. Ve sonra bu hikayeyi anlatmalıydım; yazmalıydım. Ancak anlatmak için uğraşırken anlayabilirdim bu hikayeyi. Bire bir gerçekleri anlatmak şart değildi. Gerekirse profesörün anlattığından biraz farklı bir biçimde anlatmalıydım.
Bir insanın hikayesinin bütün insanların hikayesi olduğunu hissederek yapmalıydım bunu.