Bu resim yapma işi tuhaf bir yolculuktu. İnsan uzaklara doğru gidiyor, gidiyor, sonunda denizin üzerine uzanmış ince bir kalasın üzerinde yapayalnız duruyor gibi oluyordu.
Çünkü artık o an, şafağın titreştiği, gecenin durakladığı an, terazinin kefelerinden birine tek bir tüy konsa, o tarafın ağır basacağı an gelmişti. Tek bir tüy konsa, ev batacak, çökecek, düşerek dönüp alttaki karanlığın derinliklerine dalacaktı. O yıkık odada piknik yapanlar çaydanlıklarını kaynatacaklardı; çıplak döşemelerin üzerine uzanan aşıklar orada bir sığınak arayacaklardı; bir çoban, yemeğini Tuğlalar ın üstünde saklayacaktı ve bir evsiz, soğuktan korunmak için paltosunu üzerine çekerek orada yatacaktı. Sonra çatı çökecekti; dikenli çalılar ve baldıra notları yolumuzu, ayak izlerimizi ve pencereyi örtecekti; öyle büyüyeceklerdi ki, kimi uzun kimi kısa ama hepsi iştahla oradaki tümseği kapatacak, öyle ki yolunu kaybetmiş de oradan geçen biri orada bir zamanlar insanların yaşadığını, orada bir ev olduğunu ancak dikenlerin arasındaki fenerçiçeklerini veya baldıran otuna takılıp kalmış bir porselen parçasını görünce anlayacaktı.
Ama tek bir gece nedir ki? Kısacık bir zaman, özellikle de karanlık bu kadar çabuk dağılıyor, kuşlar bu kadar çabuk şakıyor, bir horoz ötüyor veya solmuş bir yeşil, renk değiştiren bir yaprak gibi dalgaların arasında bu kadar çabuk canlanıyorken. Ama geceler geceleri izler. Kış, onları deste halinde elinde tutar ve yorulmayan parmaklarıyla eşit olarak, tam sayıda dağıtır. Geceler uzar; geceler karanlıklaşır.
İnsan kişiliğinden kurtulunca, endişeden, aceleden, hareketten de kurtuluyordu ve bu huzurda, bu dinlenmede, bu sonsuzlukta her şey birleştiğinde, hep hayata karşı kazanılmış bir zafer nidası dilinin ucuna kadar geliyordu.