• #UçurtmalarKirlenmez
    #MeldaZirek
    #Okudumbitti

    Uzun bir aradan sonra selam herkese umarım herkes iyidir. Ne yazık ki bundan sonra zaman yetersizliğinden dolayı kitap yorumlarım birkaç cümle ile kısıtlı olacak. Fırsat buldukça aranıza katılmaya çalışacağım. Kitaba gelecek olursak dili sade anlatımı basit ve kolay anlaşılır. Konusu farklı bir kitap Sokaklardaki atık kağıt işçilerinin hayatlarını anlatıyor. Merak ediyorsanız okuyun derim, inanın okuduktan sonra hayata bakış açınız bile değişecek. Özellikle çocuk işçilerin verdiği mücadele takdir edilir türde. Mutlaka tavsiye ederim. Yazarımızın yüreğine, emeğine kalemine sağlık...
  • Bir kez Allah dise aşk ile lisan
    Dökülür cümle günah misl-i hazan

    Bir kez Allah dese aşk ile dil;
    Dökülür bütün günahlar sonbahar misali.
  • "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak. Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz kalacak bunu en baştan ifade edeyim.
    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!
    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum. “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan Demiryolu Hikayecileri Bir Rüya başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle burada olduğunu ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de burada olduğunu ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)
    Kitabın Sunuş bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.
    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." S. 18)
    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım.
    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay: "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)
    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.
    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.
    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.
    Oğuz Atay karısından ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.
    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada romana katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Roman, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.
    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • Kötülüğün kaynağı neydi? Ya bu kıyımın sebebi? İyinin karşısında kayıtsızlığı değerli kılan şey yaşam mıydı? Kasdan'ın aklına, Auschwitz'te bir gardiyanın, mahkûm Primo Levi'ye söylediği cümle geldi: "Burada, neden yoktur."
  • Kızın biri Almanca bir cümle öğrenmiş gitmiş herkese onu söylemiş, O cümle de seni seviyorum demekmiş.
  • Bir geyşa'nın anıları

    Burada anlatılanlar baştan aşağı kurgu olsada 1930-1940 yıllarının japonyasında bu ve benzeri geyşalardan çokça söz etmek mümkündür. Hatta iş belli bir yerde o noktaya geldi ki Geyşalığı sanat statüsünde görmeye başladılar. Ne var ki bu bir zamanların Amerikan hippi akımı gibi kısa ve parlak bir ışık etkisinde bir an yandı ve kayboldu. Zaten öyle de olmalıydı. Çünkü 2. dünya savaşından sonra hümanizm ön plana çıkarak "insan'a" tarihin en büyük değeri verildi. Dünya bu haldeyken japonya gibi savaş atlatmış ve kendini derhal toparlamaya çalışan bir ulusun da Geyşa gibi bir kavramla anılması düşünülemezdi.
    Gelelim Sayuri'nin dünyasına...
    Pek çok japonun adını duymadığı bir balıkçı kasabasında doğan sayuri ablası, anne ve babasıyla yaşamaktayken annesi ölümcül bir hastalığa yakalanır ve bu esnada bir tesasüf eseri bay tanakayla tanışır. Kısa sürede ablasıyla kyoto bölgesinde zengin iki aileye satılırlar. Abla genelev tarzı bir yerde çalıştırılırken Sayuri Geyşa olması için eğitilmektedir. Ablasını bulup beraber kaçma planı yapan iki kardeş Sayuri'nin evden kaçmak için çatıdan düşmesiyle gerçekleşemez. Abla kaçar fakat Sayuri hizmetçi yapılarak cezalandırılır. Bir gün yolda bir siparişi getirmek üzere giderken yaşı hayli geçkin olmasına rağmen çok yakılıklı olan biriyle karşılaşır. Bu bir elektrik şirketinin patronu ve başkanıdır. Başkan sayuri'ye bir mendil verir ve kızın hayatında köklü değişiklikler başlatan bu karşılaşma hikayenin sonunda açıklığa kavuşur.
    Sayuri'nin kalmak zorunda olduğu Okiyaya da Hatsumomo isminde henüz Geyşa olan birisi yaşamaktadır. Bu kişi zeki, kurnaz ve kafası gayet çalışan birisidir. Bir kaç defa sayuri'ye iftira atarak onun ağır şekilde borçlanmasını sağlamıştır. Hatsumomo'nun düşmanı olan mameha isminde başka bir geyşa sayuri'ye yardım etmek ve onun ablası olmak için anneden izin ister. Bir takım anlaşmalar sonucu mameha'nın isteği kabul görür. Ve sayuri bu günden itibaren gözde bir geyşa olmak için elinden geleni yapar. Tüm kalbur üstü kişilerle arasını yapar tanınıp sevilen ünlü bir isim olur. Savaş sırasında tüm etkinliklerini ve şaşaalarını kaybeden bu grup savaş sonu enteresan bir kyotayla karşı karşıyadırlar.
    Finalde ise Amerika'ya yerleşerek orada bir çay evi açan sayuri sonunda Başkana içinden geçenleri açabilmiş ve onun dannası olmayı başararak yıllar önce mendili aldığı günün tüm Gizemlerini çözebilmiştir. Bu sırada Anne ile başkan ölmüşlerdir...
    Hikayeyi kendi ağzından anlatan Geyşa sayuri, son satırlarını bay tanaka'yı anarak tamamlar. Mameha'nın Sayuri'ye söylediği şu hazin cümle kitabın ana temasıdır... "Mutlu hayatlarımız olsun diye geyşa olmuyoruz; başka seçeneğimiz olmadığı için geyşa oluyoruz."

    Gelelim bizdeki Geyşalığa...
    Bilirsiniz bizde bu kavramın tam karşılığı olamaz. Hele hele Osmanlı döneminde sözü anılamaz. Çünkü osmanlılarda kadının yeri ve konumu oldukça farklıdır. Osmanlı kadını rütbe ve payesi ne olursa olsun katiyen belli sınırlarda yaşamını sürdürmek zorunda kalmıştır. Bunun sebepleri başında İslam dinini yalan yanlış yerinden yaşamaya ve yaşatmaya çalışan güruh gelir. Bu kişiler öyle insanlardır ki içlerinden geçeni Kur'an ın emriymiş gibi anlatma alçaklığında bulunmuşlardır. Tamamı böyledir diyemeyiz elbette fakat büyük kısmı maalesef bu ve benzerini yaşatmış, halkı yanlış yönlendirmiştir. Son dönemde verilen fetvalar bunun en belirgin örnekleridir...
    Öte yandan Türk insanının inanç sistemi böylesi bir yaşantıyı karakteri gereği asla kabul etmeyeceltir.
    Son olarak naçizane bir fikrimi daha belirtmek isterim. Bu kitap öyle edebi yönden derin ve eğitici yada yönlendirici değil. Boş zaman değerlendirmekte birebir gibi geldi bana. Aksi düşünülerek okunmamalı bence. Şimdiden iyi okumalar...

    Vesselam...
  • Çizgili Pijamalı Çocuk

    İkinci dünya savaşının en çok etkilenen kitlesi yahudiler bunların içinde en çok etkilenen ise kuşkusuz çocuklardır. İnsanın mantığı almasa da tarihi boyunca yetişkin insanlar şu veya bu şekilde karar vermiş cezasını ise çocuklar çekmiştir. Oysa adı üstünde "ÇOCUK".
    Kitabın son paragrafında;
    "Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabii ki..." bu iki cümle geçmektedir. Ne kadar ironik değil mi? Özellille şu cümle "böyle bir şey bir daha asla olamaz"...
    Sizinde bildiğiniz gibi 2018'in yaşandığı şu anda da bunlar hatta daha ağır derecede olanları yaşanmakta ve yaşatılmaktadır. Ortadoğu, (özellikle, Filistin, suriye ve Irak), Myanmar ve afrikada...
    Ve kitabın son cümlesine inanmadığımı belirtmek istiyorum. Hatta diyorum ki; DÜNYA DÖNDÜKÇE BU ZULÜM DEVAM EDECEKTİR. ÇOCUKLAR YETİM KALACAK VE ÇOK KEZ DE ÇOCUKLARIN BİZZAT KENDİSİ ÖLECEKTİR. Bu ekoemparyel dünyada para ve onun köleleri olduğu sürece (ki hep olacaklar) üzülerek söylüyorum ki bunlar yaşanacaktır...
    Gelelim kitapta anlatılanlara.

    Bu nazi ideolojisinin ne boyutlara ulaştığının kısa bir gösterimidir. Gerçekte durum daha şiddetli daha korkunç daha fena olmuştur...
    Bruno, ablası gretel Annesi ve babası yaşadıkları şehir olan Berlin'den nazi kampı olan başka bir yere taşınmak zorunda kalırlar. Ailenin babası üst subay payesinde bir nazi komutanı ve kampın en üst amiridir. Bruno camdan bu kampı görür ve ablasına anlatır. Fikir yürütür ne olduğunu tam bilemezler. Bu dönem de ayrıca kardeşler yeni evlerinden sıkılmakta ve sık sık Berlin'i özleyerek oraya dönmek istemektedirler. Ancak babalarının kararı katidir. Orada kalınacak!
    Bir süre daha günler böyle geçer. Çocuklar oraya alışöaya başlarlar.

    Bir gün bruno kampı çevreleyen tel örgülere kadar gider. Orada gezinirken shmuel isminde kendisiyle aynı gün doğmuş olan bir çocukla karşılaşır. Bu çocukla dostluk kurarlar hemen hemen her gün beraber vakit geçirirler.

    Aradan 1 yıl geçmiştir. Bir gün bruno'nun annesiyle babası şiddetli bir tartışma yaşarlar. Anne oradan gitmek, Berlin'e dönmek istemektedir. Sonunda general razı olur. Hazırlıklar başlar.
    Bu esnada Yahudi çocuk symuel'in babası kaybolmuş ve symuel bu durumu Bruno'ya anlatmıştır. Bruno babasını bulma konusunda arkadaşına söz vermiş ve tel örgünün diğer tarafına geçmek için arkadaşından çizgili pijama istemiştir. Ertesi gün yağmur dindiğinde Bruno sözleştikleri gibi arkadaşının yanına gitmiş ve çocuğun getirdiği çizgili pijamayı giyerek çitin öte yanına geçmiştir.
    O günden sonra Bruno'dan haber alınamamış, çocuğa ne olduğu öğrenilememiştir...

    Nazi Almanyasını ve dönemin şartlarını iyi betimlemiş güzel bir eser....

    Okunmalı.

    Vesselam.