Ölümü, eceli, mezarı ve ahireti; dostlarıma, sevdiklerime ve ebedî rahata, huzura kavuşmak için bir menzil, bir vesile, bir bilet olarak görüyorum. İnsanı, en sevdiği dostuyla buluşturacak ölümden kaçılır mı?
Bu bir anlamda, kulluktan kaçıştı. Yani Allah'a ve ahirete inanmamak ölmeye mani imiş gibi geliyordu. Halbuki inanmamanın ölmeye değil, Cennete girmeye engel olduğunu neden sonra anladım.
Âlemlerin Rabbi kendisine el açıp yürekten, içten ve bütün duygularıyla yalvaran, feryat ve figan içinde gözyaşları döken bir kulunu hiç yalnız bırakır mıydı? Ona rahmet kapılarını kapatır mıydı? Onun elinden tutmaz mıydı? Ona sahip çıkmaz mıydı?
Problemli bir gence, bir öğrenciye verilmesi gereken en önemli eğitim, insanın yaratılış gayesini anlatmak, ne için yaşadığını öğretmek, bir hesabın olduğunu kavratmaktı. Eğer bu yapılırsa gençliğin ve toplumun birçok sıkıntısı kendiliğinden hallolacaktı. Çünkü inançsız, ne için yaşadığını bilmeyen ve bir hesabın varlığına inanmayan bir insanın, kötülük yapması ve zarar vermemesi için bir neden yoktu. Kimden korkup, kimden çekinip kendisine bir düzen verecekti? Yani insanın içindeki oto kontrol sistemi nasıl harekete geçecekti? Niçin ve kim için? Bunu Allah korkusu ve yaptıklarının hesabını vereceğine inanmaktan başka, ne temin edebilirdi?