Sabah mıydı, yoksa akşam mı; cuma mıydı, yoksa pazar mı, ne fark ederdi ki? Bir an olsun dinmeyen bu ağrılar, umutsuzca süren ama yine de sönmeyen bu yaşama isteği… Tek gerçek olan, gittikçe yaklaşan korkunç, iğrenç ölüm olayı ve çevresindeki yalanlar zinciriydi. Bu durumda haftanın, günün, saatin ne değeri olabilirdi ki?
İvan İlyiç her an daha çok ölüme yaklaştığını hissediyor, perişanlık içinde çırpınıyordu; ölmekte olduğunu çok iyi bildiği hâlde buna alışmak bir yana, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak da istemiyordu.
Hiçbir şey önemli değil; ölüm… ölüm içeridekilerin hiçbiri bilmiyor, bilmek de istemiyor, acımıyorlar, keyif içindeler. Dışarıdan, uzaktan şen şakrak kahkahalar, şarkı sesleri geliyordu. Dünya umurlarında değil. Fakat bir gün onlar da ölecekler; bugün ben, yarın onlar. Ölümden kaçış yok, eğlensinler bakalım. Hayvanlar öfkesi onu boğacak gibiydi; bu üzüntüye, acılara dayanamıyordu. Bu korku, herkesin bu korkuyu duyması… olacak şey değil, diye söylendi ve yatağından kalktı.