Hikayenin merkezindeki o devasa boşluk ve ilk kırılma noktası, Nergis’in o dinmek bilmeyen gitme-kalma bocalasıyla başlar. Nergis için gitmek, sıradan bir mekan değişikliği ya da coğrafi bir kaçış değildir geçmişin, o anne kokusundan mahrum kalmış çocukluğunun ve içindeki derin aidiyetsizliğin yarattığı ağır yükten kurtulma çabasıdır. Karnında büyüyen o yeni hayatla birlikte, kendi içindeki tekinsiz sulara batar. Kalmak o tanıdık evde, bildik rutinde ve evlilikte yavaş yavaş eksilmek, görünmez olmak demektir gitmek ise her şeyi göze alıp kendi uçurumundan aşağı atlamak, bir nevi kendi varoluşunu sıfırdan kurmaya çalışmaktır.
Ancak Melisa Kesmez bize o son derece zarif ve hüzünlü dille gösterir ki: İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, bavulunda her zaman en çok kaçtığı şeyi, yani kendisini ve geçmişini taşır. Nergis’in o hırpalayıcı ömür boyu sürecek bir içsel sürgünün, hiçbir yere tam olarak kök salamayışın ve geride bıraktığı o küçük kız çocuğuna karşı duyacağı ömürlük suçluluk duygusunun ilk tohumudur. O, gitmeyi seçerek kendi trajedisini yaratırken, geride kalanların hayatına da yön verecek o büyük rüzgarı başlatır.
Nergis’in açtığı o derin ve karanlık uçurumun kenarına ilk yerleşen, sevgisini büyük cümlelerle değil, bir liman sessizliğiyle sadece "orada durarak" gösteren Mehmet olur. Edebiyatta terk edilen karakterlerin öfkesine, hırçınlığına ya da intikam duygusuna çok sık rastlarız ancak Mehmet’te öfke değil derin bir kabulleniş, sessiz bir melankoli ve her şeyden önemlisi muazzam bir koruma güdüsü vardır.
Mehmet, giden bir kadının bıraktığı o darmadağınık enkazı ve evdeki eşyaların üzerine çöken o ağır dilsizliği tek başına göğüsler kızı Elif bu yokluğu, bu köksüzlüğü en derininde hissetmesin diye kendi gövdesini hayatın sert rüzgarlarına siper eder o eski evin