Ben…
Bir zamanlar Marsilya limanında rüzgarı yüzünde hisseden genç bir denizciydim.
Dünyaya güvenen, insanlara inanan, sevmenin saf olduğunu sanan bir genç.
Babamın oğluydum.
Mercedes’in nişanlısıydım.
Geleceğim önümde, sonsuz bir deniz gibi uzanıyordu.
Ama bir gün…
İnsanların kıskançlığı, korkusu ve hırsı kaderimi yazdı.
Bir ihbar kağıdıyla karanlığa gömüldüm.
Hiç işlemediğim bir suçun gölgesiyle, If Şatosu’nun taş duvarları arasına kapatıldım.
Orada gençliğim öldü.
Umutlarım çürüdü.
Adım unutuldu.
Ve ben…
Bir zamanlar gömdüğünüz o bahtsızın hayaletine dönüştüm.
Zindanın sessizliğinde bir rahip bana bilgelik verdi.
Bir ada bana servet verdi.
Acı bana sabrı öğretti.
Tanrı, mezarından çıkan bu hayalete bir maske taktı.
Elmaslarla ve altınlarla süslenmiş bir maske.
İşte o yüzden bugün beni tanımakta zorlanıyorsunuz.
Çünkü ben…
Sattığınız, ele verdiğiniz, üzerine leke sürdüğünüz adamım.
Servetinizi büyütmek için üzerinden geçtiğiniz adamım.
Babası açlıktan ölürken duvarların arkasında çürümeye terk ettiğiniz adamım.
Nişanlısını kaderinden kopardığınız adamım.
Ama aynı zamanda…
Bağışlamayı da öğrenmiş adamım.
Ben, If Şatosu’nun zindanlarında ölen o saf denizci değilim artık.
Ben, haksızlığa uğramış bir kalbin sabrıyım.