Beyinlerimizin hayata karşı 'önce güvenlik' yaklaşımı takınacak
şekilde evrildiğini hatırlarsınız. Bozkırın daha evvel hiç
gitmediğimiz bir kısmını keşfediyorsak, olası tehlikelere karşı tetikte
olmamız gerekiyordu. Ancak bölgeyi tekrar tekrar haritalandırıp
hiçbir tehditle karşılaşmadığımızda tamamen rahatlayabiliyorduk.
Modern 'konfor alanı' nosyonu da buradan geliyor. Tanıdık ve
güvenli bir yerdeysek, kendimizi güvende ve rahat hissediyoruz.
Konfor alanı, rahat ettiğimiz fiziksel bir mekan (evimiz gibi), iyi
olduğumuzu bildiğimiz bir aktivite (mesela en sevdiğimiz sporu
yapmak ya da favori müzik aletimizi çalmak) ve hatta alıştığımız
zihinsel bir alan (mesela benim için, alışkanlık değişimi üzerine
verdiğim seminerler en etkin olduğum alan ama matematik... Pek
sayılmaz) bile olabilir.
Konfor alanımızın dışına çıktığımızda, hayatta kalmaya odaklı
beyinlerimiz bizi bilinmeyen bir bölgeye girdiğimiz konusunda
uyarmaya başlıyor, çünkü bu alanda bir tehditle karşılaşabiliriz.
Dünyayı ya güvenli ya da tehlikeli bir ortam olarak gördüğümüzde,
elimizde sadece iki seçenek kalıyor: Konfor ya da tehdit. Kendimizi
ya konfor alanımızda ya da tehlikeli bölgede (hastalarımın çoğu
konfor alanlarının dışında kalan bölgeyi panik alanı olarak
adlandırıyor, çünkü kendilerini o kadar rahatsız hissediyorlar ki
paniklemeye başlıyorlar) hissediyoruz. Dave bana durumunu şöyle
açıklamıştı: Kaygı duymama hali onu kaygılandırıyordu, çünkü
böyle hissetmeye alışık değildi. Diğer bir deyişle, yeni bir zihin
alanında bulunmanın yarattığı rahatsızlık hissi, bu alan huzurun
bahçesi gibi bir yer bile olsa, hayatta kalmaya odaklı beynini
tehditlere karşı tetikte olmaya itiyordu. Kimbilir, belki sakinliğin
içinde de bir tehdit olabilirdi.
Yine de aslında başka bir seçeneğimiz de var. Bir kez daha