• Ne yapsam öleceğim.
    - Yanlış bu.
    - Neden yanlış? Ölmeyecek miyim yani?
    - Ne yapsan değil, ne yapmasan da öleceksin.
    - İnsanlara kızsam.
    - Bu öyle kolay ki. Değer mi. Ulu orta bağır, küfür et, ayıp
    sözler söyle. Kaç para eder.
    - Bütün insanları sevsem.
    - Bu öyle kolay ki. Böyleleri de çok geldi geçti. Tembelle çalışkanı ayırmadan. Pisi ile temizini aramadan tüm sevgi. Yaşlı ile
    yaşamışı seçmeden mi?
    - Onlar için ağlasam.
    - Onlar için ağlama. Onları öyle yapan şeyleri bul. Onları yanlış güdenleri, onları engelleyenleri, öyle bırakanları sil.
    - Onlara inanmayayım.
    - İstersen inan. Elin kolun bağlı, bir kenarda inanmamakla bir bu.
    - Öyleyse kendimi seçeyim. Keyfime bakayım.
    -O zaman çok rahat edersin. Aynı şekilde öyle çok rahat edenler var. Onların resimleri var. Onları topla, karşına al bak.
    İçin açılır. Rahatlarsın. Sırt sırta ver onlarla.
    - Yok istemem. Nasılsa bir gün öleceğim. Değer mi, karalanmak.
    - Yanlış söylüyorsun, bir gün ölemezsin. Bir anda öleceksin. Ölüm bir günü dolduracak kadar büyük değildir. Yaşamaya
    bakmalı.
    - Yaşamak nedir?
    - Yaşamak mı. Boru gibi olmamak. Kapıları olmak, yolları olmaktır. Tembelle çalışkanı ayırmak ne demek bilmektir. Dayak atılacak aptal çalışkanı tekmelemek, akıllı, küskün tembelin tembelliğini anlamak onu ayırmaktır. Yaşlanmış ile yaşamışdan
    hangisinin elini öpeceğini bilmektir. Evet evet demeden Hayırlarınla evetlerini belirtmektir. Palavrasız kahramanlıktır. Parayı götürülecek zannetmemek. Herkesi evi içinde görmek. İki apartmanı olana malları iki misli fiyatına satmak. Beş apartmanı olana bir okul yaptırtmak. İki hanı olana bir hastane yaptırtmaktır.
  • DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN BU MÜMKÜNSE TABİİ
    Bolu’da imam nikahıyla evlendirilen 11 yaşındaki kız çocuğunun sekiz aylık hamile olduğu ortaya çıktı.Samsun’da otomobil çarptı diye koma halinde hastaneye getirilen 14 yaşındaki kız çocuğunun, imam nikahlı eşi tarafından odunla dövüldüğü, sonra da kazasüsü vermek için motosikletle üzerinden geçildiği anlaşıldı.Ordu’da 13 yaşındayken para karşılığında evlendirilen kız çocuğu, sürekli dayak yediği 40 yaşındaki herifin evi terketmesi üzerine, kendi ailesi tarafından kabul edilmedi, henüz 17 yaşındayken üç çocuğuyla ortada kaldı.Gaziantep’te özel hastanede 18 yaşında birinin kimliğiyle doğum yaptırılan kız çocuğunun, aslında 12 yaşında olduğu tespit edildi. Adana’da 13 yaşındaki kızçocuğuna düğün yapıldı. Sakarya’da kuzeniyle evlendirilen 15 yaşındaki kız çocuğu, evden kaçıp polise sığındı.Tekirdağ’da bir noterin, 14 yaşındaki kızlarını evlendirmek isteyen ana-babaya muvafakatname verdiği belirlendi. Tokat’ta evlendirilen 12 yaşındaki kız çocuğunun dört aylık hamile olduğu anlaşıldı.Ağrı’da 16 yaşında evlendirilen kız çocuğu, işkence yapılmış, tuvalette eli kolu bağlanmış halde bulundu.İzmir’de 12 yaşında evlendirilen kız çocuğu, sezaryenledoğum yaptı.Adana’da imam nikahıyla evlendirilen 16 yaşındaki kız çocuğu, trenin önüne atladı.Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu’nda konuşan Gümüşhane Üniversitesi öğretim üyesi, bizzatyaşadığı hadiseyi anlattı, “yol kenarında bir kız çocuğunu kucağında bebeğiyle ağlarken gördüm, 16 yaşındayken evlendirilmiş, anne olmuş, bebeğinin eli yanmış, ne yapacağını bilmiyor, bebeğiyle birlikte ağlıyordu, aslında orada bir anne ağlamıyordu, iki çocuk ağlıyordu” dedi.Kayseri’de para karşılığında evlendirildiği herif tarafından sokağa atılan, kamyonet kasasında yaşayan 15 yaşındaki kız çocuğu, av tüfeğiyle canına kıydı.Konya’da 16 yaşındayken evlendirilen kız çocuğu, inşaatın yedinci katından atladı.Siirt’te dünyaya geldi, ismi Kader’di, 12 yaşında evlendirildi, 13 yaşında anne oldu, 14 yaşında canına kıydı, adı üstünde kaderi böyleymiş denildi, geçildi. 12 yaşındayken iki bilezik karşılığında 40 yaşındaki evli herife kuma verildiği ortaya çıkan kız çocuğu “yanına yatmaya korkardım, bana oyuncak almayınca ağlardım” dedi. 11 yaşındayken 40 yaşındaki herifle evlendirilen kız çocuğu “çocuk doğuramıyor diye dövüldüğünü, üç dört sene kaynanasının koynunda yattığını” söyledi. 30 yaşında biriyle evlendirilen 13 yaşındaki kız çocuğu, seneler sonra gazete röportajında anlattı: “İlk gece beni tek başıma odaya soktular, korkudan bayıldım, kolonya verdiler, evlendirildiğimkişi odaya geldi, ‘hadi gel seninle evcilikoyunu oynayalım’ dedi, bu cümleyi hayatım boyunca unutmayacağım…”12 yaşındayken okulundan alınıp, başlık parası karşılığında 50 yaşındaki herifin koynuna sokulduğu anlaşılan kız çocuğu “derslerim çok iyiydi, rüyamda sürekli mezun olduğumu, diploma aldığımı görüyorum” dedi. Henüz 14 yaşındayken 10 bin lira karşılığında, beş çocuk, dokuz torun sahibi 70 yaşındaki herife verilen kız çocuğu, seneler sonra bu konuda araştırma yapan üniversite ekibine anlattı, “annemi asla affetmeyeceğim,hayatımı değiştirme imkanım olsaydı, en önce babamı değiştirirdim” dedi. Ve bu işler… Sadece ahlaksız babalar, utanmaz dünürler, sapık damatlarla yapılmıyor. İmamlarla yapılıyor. İmamlar nikah kıyıyor. İmamlar onaylıyor. Babalar istedikleri kadar ahlaksız olsun, dünürler istedikleri kadar utanmaz olsun… İmamlar rıza göstermese, bu insanlık suçu işlenebilir mi? İmamlar, nikahını kıy diye kendilerine getirilen kız çocuklarını polise, jandarmaya, savcıya bildirse, bu talihsiz kız çocukları, babaları hatta dedeleri yaşındaki sapıkların yatağına sokulabilir mi? İmamlar, bu işlerin olmazsa olmazıdır.
    (Alıntıdır)
  • Nikita , bu dünyada düzeni her şeyden çok seven ve bundan ötürü de dayak atma gerekliliğine inanan saf , iyi niyetli , işine bağlı , kıt görüşlü insanlardandır. Yüze , göğse , sırta , nereye denk gelirse oraya vurur ve bunu yapmazsa burada düzenin sağlamayacağına inanır.
    Anton Çehov
    Sayfa 2 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası;düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası.
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür?
    Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman,yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983
  • Çocukluklarımızın tanışmasını isterdim.En sevdiğim oyuncağımı paylaşırdım seninle sebebsizce.Islemediğim suçları üstlenir dayak yerdim.Mahallenin en yaramazı bilinirdim bir sen bilirdin gerçeği.Döktüğüm gözyaşının anlamına erişen tek sen olurdun.Karşısına geçip hayaller kurduğumuz gökyüzünde uçurtmalar uçurur,sırf elini kesmesin diye ben çekerdim koştururdum ucundan.Ilk okumayı ögrendiğim kelime ismin olurdu mesela.Ilk  evciliği seninle oynardım ki baba hep  ben olayım.Sevmeyi öğrendiğim küçük kıza kola şişelerini toplar satardım bakkal amcaya.O mahalle benim evim sen de küçük beyin evindeki küçük hanım olurdun.Isterdim yani önce çocukluklarımız tanışsın sonra biz.Öyle de  güzel severdim ki o zaman seni.Geçmişe özlem,geleceğe umut duymadan, çocukluğundan öper devam ederdik yolumuza.El ele,kol kola birlikte büyürdük hep yan yana iki gözüm.
  • --İslamlıkla sosyalizmi nasıl bağdaştırıyorsunuz?
    --İslam dini her şeyden önce kardeşliğe ve eşitliğe dayanır. Fakat birçok imtiyaz sahibi bu vakıayı dışlamak istemiştir. İslamlığın yalnız dogmatik yanına güç vermişler, fıkıh ve tefsir uydurmuşlar. Peygamber'in sözlerini Buhari gibi insanlar peygamberin ölümünden 200 yıl sonra tespite çalışmışlardır. Artık bu Hadis-i Şerif'lerin teşvik edilmesi imkansızdı. Bunları nakil suretiyle tespit etmeye kalktılar.
    Örneğin İslam'da El Kasibi Habibullah diye bir ayet vardır. Bu "Kazanan Allah'ın sevgilisidir." anlamına gelir Bunu "Ticaret yapmak, para kazanmak, bize Allah'ın sevgisini kazandırır." diye alıyorlar. Gerçekte bu ayet "İlimde kazanç yapan, iyilik yapan Allah'ın sevgili kuludur." anlamına gelir.
    "İlmi isteyiniz, öğreniniz, beşikten mezara kadar" diye de bir ayet vardır. Fakat İslam'ı inhiraf ettiren adamlar, petrol milyarderleri, onlardan önce birtakım halifeler, hükümdarlar, din adamları İslam'ı saptırmışlardır.
    Ebubekir'den Hz. Ömer'e kadar iki devir iyi bir Müslüman devridir. Hz. Ömer hiçbir yolsuzluğa imkan vermezdi. Onun zamanında meşhur valilerden biri bir adamı kırbaçla dövmüş, o da gelip Hz. Ömer'e şikayet etmiş. Hz. Ömer valiyi getirtmiş ve dayak yiyen adamın eline bir kırbaç vererek, "Vur şimdi bu valiye," demiş. Vali, "Ama nasıl olur, ben valiyim, dayak mı yiyeceğim?" diye feryat etmiş. Hz. Ömer, İslam'da herkes kardeştir, hiç kimsenin imtiyazı olamaz," demiş.
    Bu olay da İslamiyet'in nasıl bir eşitliğe dayandığını göstermektedir.
    Çeşitli tarikatlar ortaya çıkmış ve İslam'ın canına okumuştur. İslam'ın gerçek anlamı ve prensipleri kaybolmuş ve iş laklakiyata kalmıştır. İslam'ın sosyal bünyesi ayak altına alınmıştır.
    İslam'da Hz Ömer ve Hz Ebubekir zamanında hiçbir fakir yoktu. Her şey dağıtılır ve bölüşülürdü. Bu bakımdan İslamlık ilk iştirakçiliği, insani sosyalizmi kuran dindir. Karnı aç olan bir insan ne sosyalizm düşünür ne de kapitalizm.
  • Saatlerce dayak yemiş
    bir sanığın çözülmesi içindeyim....