“;bu akraba meselesi içinden çıkılmaz bir şeydir. Bazen için kopar dışın bağlı kalır mesela, bazen de için bağlı kalır ama dışın kopar. Ekseriyetle insanı muallâkta bırakan bir acayip haldir yani. Ayrıca. hiç kuşkusuz, bir insanın ne kadar çok akrabası varsa o kadar çok ölüm görecek ve o kadar çok acı çekecek demektir. Bazı akrabalara da yokluğunda kavuşulur ne yazık ki. Evet hayatın oynadığı oyunlar yüzünden bazen öyle olur. Ya da, insanı ihmalkar kılan hayatın gürültüsü yüzünden.”
“Biliyor musun, bunu hiç aklım havsalam almadı benim; dört yıl boyunca aynı yastığa baş koyan iki insandan biri ötekine nasıl böyle bir şey yapabilir, şu yeryüzünde göz göze gelmenin bile bir hatırı yok mudur, dokunmanın bir hatırı yok mudur, öpüşmenin bir hatırı yok mudur diye kendi kendime söylendim durdum ve söylendikçe ona daha çok kızdım.”
Biliyor musun onlarla birlikte ölemedim diye ben derin bir mahcubiyet duydum sonraki yıllarda. Hatta zaman zaman onların yaşayamadığı yılları da yaşıyormuşum gibi utandım. Bu utancın bu mahcubiyetin ve çektiğim acının etkisi ile birkaç yıl sonra hayata karşı inanılmaz bir öfke beslediğim, bazen şaşılacak derecede hırslandığım,hatta bu öfkenin ve hırsın rüzgârına kapılarak bir süre meyhanelere dadanmak, masa komşularımla canciğer arkadaş olmak, bazı geceler hiç bilmediğim evlerde hiç bilmediğim kişiler arasında geçirmek ve oralarda kendimi tamamen etrafındakilerin iradesine bırakmak gibi bazı şeyler yaptığımda oldu oldu ama tez vakitte bunların hepsi geçti. Sabun köpüğü gibi kabarık sönen o kahkahaların ortalığı zangır zangır titreten şarkıların, tütsülerin, loş ışıkların ve birbirlerine ancak bedenen yakın olabilen o her şeye boş vermiş insanların arasında acımı ziyan ettiğimi düşündüm çünkü.
“Bilirsin, zihnimizde karanlık bir ezber odası vardır ve şartlar oluştuğunda orada uyuyan ezberler dilimizden yahut hareketlerimizden dökülür de biz hiç hissetmeyiz onların böyle dökülüverdiğini… “