• Burası ne güzel ikili olmuş...
    Duygulandım.Ağlamak geldi içerimden...
    Ben de şemsiye kullanmayı sevmem.Çok iyi hatırlarım 7.sınıfa gidiyordum..Bir gün kar yağıyordu...Berbat bir kıştı.Öyle hoş bir kar vardı ki...İnsanlar nasıl değerini bilmezler hâla anlamam...Edebiyat hocam benim o sırılsıklam hâlimi görünce şemsiyesini vermişti.Tebessüm ederek..Siz bana şemsiye vermeyin ben size kar veriyim demiştim..
    Muhabbetinize daldım af ola...
    Bu kadar benzerliği görünce dayanamadım Cânlar...
  • Kitaptaki kültürel değişim bölümünde insanların bir genellemeyle gruplara ayrılması ve bazı sosyal durumların gözardı edilmesi (Örneğin 2002' ye kadar hor görülen aşağılanan yazarın esnaf dediği kesim, yazarın üslubuyla en az üç kuşaktır büyük şehirlerde yaşayan kent soyluların oluşturduğu hukukta, kültürel eylem alanında, eğitimde çeşitli zorluklarla karşılaştı. Evet kendilerinde "aitlik" olgusu oluşmadı; Bunun sebepleri arasında bana göre en başta kent soylu gibi görünen ancak düşünce özgürlüğü ve adaleti sadece kendi grupların hakkı olarak gören insanların da etkisi var.
    Garip ama şimdi de tam tersi olarak karşımıza çıkıyor bu olay)
    Tabi ki yazar bir ekonomist olduğundan ve ekonomi hakkındaki söylemleri son derece yerinde.
    Endüstri 4.0'a değinilmesi gerçekten çok etkili oldu.
    Birçok siyasinin ekonomi alanındaki argümanları çok net bir şekilde çürütülmüş. Tabi ki siyasetle ilişiği olmadan ve ekonomik analiz yaparken tablolardan genel çıkarımlar yaparak bunu bize gösteriyor veyahut düşünmemizi sağlıyor.
    Yazarın kullandığı bir cümle var: Türkiye iki kez treni kaçırdı.
    Bende bu cümleye bu kitabı okuduktan sonra ufak bir şey eklemek isterim;
    Artık o tren gelmeyecek gibi; bizim yapacağımız değişimlerle bir şekilde o treni yakalamamız ve reformlarla o trene binmemiz gerekiyor.
    Özetle; Kitaplığınızın bir köşesine atılmayacak kadar değerli görüşler içeriyor. Ben kitaba başlarken bir yandan da notlar almaya başlamıştım ve gerçekten tekrar edilmesi gereken bilgiler ortaya çıktı.
    Mahfi hocama; bu değerli eser için teşekkürü bir borç bilirim.
  • “aslında bütün insanları sevebilirdim,
    sevmeye senden başlamasaydım...” der | can yücel

    bugün kitaplarımın arasında” kürk mantolu madonna”yı buldum.
    arka kapağına her kitabıma yazdığım gibi okundu diye not düşmüşüm
    “ nisan 2011 “

    ben bir hazine bulmuşçasına sevinirim altını çizdiğim çümleleri yeniden okuyunca .

    kitap öyle kudsi, öyle dokunulmaz, öyle uzak olmamalı...!

    kokusu okurken ellerinize sinmeli ,
    eğer bir kitaba dokunmuşsanız şayet ,sizin bir iziniz de mutlaka onda kalmalı .
    çizmeden okuduğum hiçbir kitaptan birşeyler bana kalmadı .

    üç beş dosttan fazla dost biriktirmem,
    amma kitaplara gelince sırf bir sözünü begeneceğim ve altını çizemeyeceğim korkusuyla“ kütüphanelerden kitap alamama “ fobim vardır.
    yahut çantamda bir kalem ve not defteri olmadan dışarı dahi çıkamam .

    istediğim kitabı muhakkak er yada geç elde etmek için çabalar dururum .

    bu da benim dünyanın diğer işlerinden el çekmemi ve kafamı acılarla ,
    olumsuzluklarla meşgul etmememi sağlar.
    daha ne olsun ki a dostlar ,
    bu zamanda kitaptan iyi dost mu var ...?

    gelin başta dediğim” kürk mantolu madonna”m da çizdiğim bir satırı okuyup geceyi noktalayalım .

    “ tesadüf seni önüme çıkarmasaydı,
    gene aynı şekilde,
    fakat her şeyden habersiz,
    yaşayıp gidecektim.
    Sen bana
    dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu,
    benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.”
  • Aşk bile kıskanırdı seni, böyle sevilmeyi kim kıskanmaz ki! Ne gidişin, ne de sevmiyorum deyişin bitirdi bendeki seni....
  • Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

    Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

    Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır. Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu kitapta yazan bir bölümle bakmak gerekirse:

    “Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder.”

    Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığınıbelirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

    Gerçek bir yaşam öyküsünden alınıp, Fakir Baykurt'un parmaklarından harmanlanıp ustaca çıkan bu roman, kitap sevgisini anlamak, öğrenmek için okunulmalıdır, okutulmalıdır.

    Keyifli okumalar...
  • Ve akıllılık nedir, delilik ve çılgınlık nedir bilmek için yanıp tutuştum; anladım ki bu bile ruh tedirginliği... Çünkü çok bilenin çok derdi olur ve bilgisini artıranın üzüntüsü de artar.
  • İnsan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız,sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır,içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir.
    Rauda Jamis
    Sayfa 103 - Everest