Yusuf Ziya GÜN, bir alıntı ekledi.
3 dk. · Kitabı okuyor

Insan ve ötesi
Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız.Bilge der ki;göklerin altındaki her şey,aynı yasanın ve aynı yazgının buyruğundadır.

Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 46 - Cem yayınevi)Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 46 - Cem yayınevi)

Biri Necip Fazıl' ın sözünü paylaşmış. Güya Necip Fazıl'a sormuşlar; "bu toplum nasıl düzelebilir?" O da " cuma namazına gelenler ne zaman sabah namazına da gelirse" demiş.

Özellikle muhafazakar camiada bu söz çok paylaşılır ve dile getirilir. Doğrusunu söylemek gerekirse kulağa da hoş geliyor aklın sularına bulaşmadığı takdirde. Ve itiraf etmeliyim ki bir zamanlar bu sözü ben de tutardım. Ama ne zaman aklımın sularında bu sözü sorgulamaya başladım o zaman bu sözün ne kadar saçma ve gerçeklerden uzak olduğunu anladım.

Yeryüzünde yaşayan hicbir insanın inancına dinini yaşama şekline asla karışmam. Bir müslüman veya hristiyan gece gündüz dini mabedlerinde ibadet edebilir asla bunu sorgulamam. Ama, bir toplumun gelişmesi veya düzelmesi asla buna bağlı değil.

Bütün dünyadaki insanlar 5 vakit namazı camide kılsa ne değişecek. Toplumun bilgisi kültürü mu artacak. Bütün dünya insanları gece gündüz ibadet etse kişilikleri mi düzelecek. Edebiyat felsefe sanat duyguları mı gelişecek. Bilimde teknolojide cağ mı atlayacaklar. Sosyal siyasal çatışmalar son mu bulacak. Ekonomi mi düzelecek. Açlıktan ölen insanlar mı azalacak. Ne olacak? Japonya halkı yüzde 70 ateist ve agnostik. Namaz kılan neredeyse hiç yok. Ama her alanda müslüman veya ibadet eden insanlardan daha iyiler. Demek ki sorun başkadır necip bey!

Pluto, Görünmez Canavarlar'ı inceledi.
 21 dk. · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

BANA TOPLUMA DAYATILAN GÜZELLİK ANLAYIŞLARINA KARŞI ÇIKAN BİR KİTAP VER!
FLAŞ!

Bir arabada olduğunuzu hayal edin.
Düz yol. Yaklaşık 200 km hızla gidiyorsunuz. Her şey normal ilerlerken ani bir dönüşle cama yapışıyorsunuz. Neler olduğunu anlamaya çalışırken araba yine toparlanıyor ve aynı hızla, aynı güzergahta devam ediyor. Düzgün bir pozisyon alıp yolculuğa devam ediyorsunuz. Oturduğunuz yerden şoförü görmek zor. Ve bam! Bir dönüş daha. En beklenmedik anlarda şoför arabayı bir sağa, bir sola kırıyor. Ordan oraya savruluyorsunuz. Sağ, sol, sağ, sol. Tam 'hah! Sonunda düz yol.' derken bir ani dönüşle daha sarsılıyorsunuz. Yolculuğun sonuna kadar devam ediyor bu.

İşte bu kitapta sizi tam olarak böyle bir yolculuk bekliyor. Kurguyu anladım derken yeni bir sürprizle karşınıza çıkıyor Palahniuk.

Kurgusu mükemmel işlenmiş. Hele bir de o can alıcı cümleler yok mu! Her okuduğumda kafamın içinde çın çın çınlayacak o cümleler, paragraflar. Hani bazen bazı kitapları okuyup bitirmenize rağmen arada özleyip, sayfalarını karıştırarak altını çizdiğiniz yerleri okuyup özlem giderirsiniz ya. İşte bu kitabı çok özleyeceğim. Ve sanırım ne zaman vasat bir kitap okusam kendimi bu kitabın dibinde sayfalarını kurcalarken bulacağım.

Kitapta oldukça fazla flashback var. Ve kitaba harika bir hava kattığını söylemeliyim. Kitabın sondan başlayıp, kitap boyunca olayları sindirterek tekrardan başladığı yere, yani sona gitmesi de iyi düşünülmüş.
Ne diyebilirim ki daha. Palahniuk'tan kötü bir eser beklemek saçmalık olurdu benim için. Tam bir yeraltı klasiği. Modern güzellik anlayışlarını elinde kocaman bir baltayla yıkan bir kitap, bir yazar.

Ölmeden önce okuyacaklar listesi yaparsanız eğer, mutlaka bu kitabı da eklemelisiniz.

Lafımı yavaştan bitirirken bunu da buraya bırakıp gitmek isterim. Özellikle kitabın son kısmıyla çok güzel gidiyor.
Keyifli okumalar. Yeraltı edebiyatı ile kalın :)

https://youtu.be/hgtnjknRHGg

Yusuf Ziya GÜN, bir alıntı ekledi.
21 dk. · Kitabı okuyor

Hayat ve Felsefe
Platon der ki,çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil,kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir.

Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 39 - Cem yayınevi)Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 39 - Cem yayınevi)
Ömer mi Sefa Aslan, Aylak Adam'ı inceledi.
23 dk. · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Aylak olmak da zor iş!"
Çok zor sayın C, çook!

Bir yazar düşünün ki üniversite hocaları; Reşit Rahmedi Arat, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Fahir İz gibi mükemmel kalemler olsun. Onların etkisinde kalsın, onlardan ilham alsın... Karşınızda Yusuf Atılgan! 1921 Manisa doğumlu, edebiyat bahçemizin apayrı bir çiçeği. Küçüklükten gelen bir edebiyat aşkı, hayranlığı ve merakı ile hikâyeler yazan yazar; "Evdeki" adlı öyküsüyle, Tercüman gazetesinin yaptığı yarışmayı birinci olarak kazanmış. Kazanmış kazanmasına da, ödül falan da almamış çünkü hikâyeleri okunsun yetermiş Atılgan'a göre. Böyle başlamış yazarlığa...

Aylak Adam kitabının karakterleri aslında hepimiz... Bir Aylak var, ismi C. Atılgan "C" demiş ona, devamına lüzum görmemiş. Bu C abi hayatını miras kalan para ile rahat mı rahat sürdürüyor... İş derdi yok, çalışmayı sevmiyor, para derdi yok, yani abimizin hiçbir sıkıntısı yok(tam istediğim hayat). Biz kıskanırız bu C abiyi, ama aslında göründüğü gibi de değil hani. Maddi sıkıntısı olmayabilir de manevî sıkıntısı olmayacak değil ya. Yalnız kalmış, farklı, yapmacık olmayan; samimî ve biraz da huysuz olduğu için değişik bir adam bu C. Hayatını değiştirecek, ona bir yaşama anlamı kazandıracak kadını arıyor... Ama dedik ya, Aylak işte. Nasıl bulsun?

Aylak Adam, 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'ne katılmanın son saati başvurulmuş bir roman. Jüri; Halide Edip Adıvar, Sabahaddin Eyüpoğlu, Azra Erhat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vala Nureddin, Haldun Taner ve Cevad Fehmi Başkut'tan oluşuyor. Roman ikincilik ödülünü alsa da Yusuf Atılgan için ayrı bir yeri vardır. Çünkü bundan sonra hayatını devam ettireceği kişi ile tanışır; Ankara Devlet Konservatuarı öğrencisi ve henüz 17 yaşındaki Serpil Gence, roman kahramanlarından “B”yi kendine oldukça yakın bulur. Mektup yazar Atılgan'a ve sonrası görüşmeler başlar. 14 yıllık bir ilişkiden sonra evlenirler ve mutlu son. Bu evlilikten olan çocuğuna pek düşkün olan Atılgan, onun geleceğini düşündüğü için bazı yayınlarda çevirmenlik ve redaktörlük yapar. Yazdığı birçok eser bulunur ve hepsinin de özel, apayrı bir hikâyesi-mazisi vardır. Yalnız, Atılgan; önce “İşkence” adını koyduğu “Canistan” adlı romanını tamamlayamamıştır. Tamamlanmasa da bu roman da baskıya çıkmıştır. Yazarımız ise 1989'da, Türk Edebiyatı'na birçok katkı sağlamış, toplumu farklı şekillerde ele alarak yansıtmış olarak dünyaya gözlerini yumar...

Aylak Adam ve diğer romanları Atılgan'ın farklı bir yazar olduğunu zaten belli etse de ben yine söyleyeyim. Yusuf Atılgan çok farklı bir kalemimiz! Bu kalemden mahrum kalmayın, siz de okuyun Aylak Adam'ı...
Keyifli okumalar.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
33 dk. · Kitabı okumayı düşünüyor

Osman
Sıcak boğucu...
Yel esmiyor, ufacık bir fisilti bile yok.
Atın üstünde Osmanın bacakları ağrıdı.
Tutmaz oldu. Neredeyse düşecek...
Gözü dört bir yanı görmüyor.
Osman atı sürmüyor, at kendisi gidip geliyor.

Derken öğle paydosu. Sıcağın altında yemek...
Kan gibi ılık su. Zeynebin tüm yalvarıp yakarmalarına
karşın Osman ağzına bir lokma ekmek bile koymadı.
Boyuna su içti...

Zeynep akıl etti de başına bir kova su döktü.
Çocuk ondan sonra artık kendisine gelebildi.

İşe kalkarlarken Zeynep : "Osmanım," dedi,
"sen git otur gayrı. Atı başkası götürsün."

Osman: "Olmaz, Zeynep teyze," dedi, "ben götürürüm. Hiç yorulmadım."

Atı elinden alınca Osman oturup hüngür hüngür ağlamaya,
"Ben yorulmadım. Vallahi yorulmadım," demeye başladı.

Bir kocakarı:
"Bindirin ata şunu...
Düşsün de atın ayağının altında parçalansın it eniği!" dedi.

Osman:

"Vallahi düşmem, billahi düşmem. Ben yorulmadım ki!"
Bindirdiler. Bindirdiler ya, Osmanın üç dönüşten sonra
başı dönmeye başladı. Kendini sıkıyor.
Bir an geldi, atın üstüne boylu boyunca uzanıp yelesine ellerini doladı.
Zeynep işin farkına varıp atın üstünden Osmanı aldı.
Osman kendinde değildi. Götürüp bir destenin üstüne yatırdı.
"Yavru," dedi, "yavru. Ne de inatçı..."

Sonra Zeynep gene su getirip başına döktü.
Güneşe karşı durup gölge etti.
Osman neden sonra ayıldı.
Akşama, iş paydos edilinceye kadar, Zeynebin koyduğu
destenin üstünde, bomboş gözlerle, bir topak olup çalışanlara baktı.
Utancından başını yerden kaldıramıyordu.

Paydosta Zeynep Osmanın elinden tutup arabaya bindirdi.
Çocuk yumuşacık bir külçe gibiydi.
"Osmanım," dedi, "bugün sen çok iyi çalıştın.
Mustafa Ağa hakkını fazlasıyla verecek..."

Osman şaşırarak: "Verir mi ki?" diye sordu.

"Sen çok çalıştın."

Osman canlanır gibi oldu.
Tüm aile toplanmış, dışarda, kapının önünde yemek yiyor.
Ötede araba, arabaya bağlı atlar.
Atlar başlarını taze ota sokmuş, hışırtıyla, sanki otu sömürüyorlar.
Ortalığı taze bir ot kokusu almış...

Karanlık perde perde iniyor. Atların az ilerisinde de Osman.
Tarladan geldiğinden beri dikilmiş duruyor.
Sabırsız, gözü yemek yiyenlerde.
Yemek yiyenler Osmanın farkında değiller.

Osman bekliyor. En sonunda sabrı tükenip öksürüyor.
Osman dört dönüyor. Yerden bir çubuk alıp gürültüyle kırıyor.
Yemek yiyenler oralı değil. Sonra Osman kırdığı çubukla
tozlara daireler, çizgiler çiziyor. Çubuğu olanca gücüyle toprağa sürtüyor.
Çubuğun toprağa sertçe sürtülmesinden çıkan sesler...
Osman muradına eremi-yor. Yemek yiyenler konuşup gülüşüyorlar.
Osman sinirleniyor. Ha-bire çubuğu toprağa sürtüyor.
Yaptığı çizgileri ayaklarıyla geri kapatıyor.
Çubuğun ucu toprakta...
Osman koşa koşa çubuğun etrafında dönüyor.
Sonra yemek yiyenleri unutup kendini salt oyununa kaptırıyor...
Çiziyor, çiziyor, kapatıyor.

Birden bir ses... Çubuk elinden düştü.
Donakaldı. Bırakıp kaçacak, kaçamıyor.
Mustafa Ağanın karısı hayretle:

"Aman," dedi, "Osman! Osman bu... Gel Osman!"

Osman yerinden kımıldamıyor.

"Gel Osmanım, otur da yemek ye!"

Osman aldırmıyor, susuyor.

"Seni anan mı gönderdi?"

Osmanın başı yerde. Kaldırmıyor.

"Sen tarladan gelince eve gitmedin mi yoksa deli oğlan?
Anan seni şimdi arar, merak eder.

Kocasına eğilip bir şeyler söyledi.
Sofradakiler gülüştü.

Osmanın içinden boyuna kaçmak geçiyor.
Geçiyor ya, yerine mıhlanmış gibi.

Mustafa Ağa:
"Bakın hele şu bana, Osmanın hakkını vermeyi unutmuşum..." dedi,

kesesini çıkarıp Osmana bir yirmi beşlik uzattı.
Osman kaşla göz arası parayı kaptı.

Bir "Aloooş..." çekip, fırladı.

Koşa koşa eve gelip soluk soluğa anasının boynuna atıldı.
"Al!.." dedi.

Ana, yirmi beşliği üç kez başında döndürüp dudağına götürdü.

Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)
Yusuf Ziya GÜN, bir alıntı ekledi.
35 dk. · Kitabı okuyor

Yalnız kendimle uğraşıyorum,delilik ediyorsam,bundan zarar görecek başkası değil,benim;
çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,hiçbir kötülüğe yol açmıyor.

Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 30 - Cem yayınevi)Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 30 - Cem yayınevi)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
39 dk. · Kitabı okumayı düşünüyor

"Bir çocuğun çalışmasından ne olur?"
Ana hışımla, "uyandırmam" dedi.
"Uyandırmam. Acımızdan öleceksek de ölelim.
Bir çocuğun çalışmasından ne olur?"

Gözleri incecik kolda.
Şimdiye kadar, çocuğun bunca zayıf olduğunun
farkına neden varmadığına şaşıp kalıyor.
"Acımızdan öleceksek de ölelim."
Uzun, örgülü saçını ağzına alıp hırsla çiğnedi.

Aşağıdan kocası bağırdı :
"Gene uyanmadı mı?"
Kadın, okşar, yalvarır bir sesle:
"Ne istersin çocuktan?" dedi.
"Daha parmak kadar. Kemikleri kırılacak, öyle ince işte..."

Koca huysuzlandı :
"Bugün mutlak uyanmalı. Uyanmalı diyorum sana!
Çalışsın, alışmasın tembel. Çocuklukta pişmeli."

Kadın, mırıltı halinde, korka korka:
"Kolu öyle ince ki..." dedi.
Çocuğun başına varıp durdu.
Gönlü bu tüy gibi hafif çocuğu uyandırıp, bu çatır çatır
sıcakta, işe göndermeye razı olmuyordu.

Aşağıdaki huysuz ses : "Uyandır onu," dedi.
"At tokadı. Söz verdik Mustafa Ağalara.
Bu gece yarısı nereden çocuk bulurlar sonra?"

Kadın: "Herif," dedi, "hiç yüreğim götürmüyor.
Bir ince ki... Onun çalışması bizi zengin mi edecek?"

Erkek: "Şimdiden çalışmaya alışmazsa..." dedi.
Kadın çocuğun saçlarını okşadı. Usuldan:
"Osmanım," dedi, "Osmanım, kalk. Yavru kalk. Gün ışıdı Osmanım."

Çocuk inledi. Yavaşça bir yandan bir yana döndü.
Osmanım, yavrum! Gün işiyor..."
Çocuğu omuzlarından tutup kaldırdı.
Öylesine yavaş tutuyordu ki...
Sanki kırılıp dökülecek... Yatağına geri yatırdı.
"Uyanmıyor işte, uyanmıyor. Öldürüyüm mü?"

Hızla çardaktan aşağı indi.
Çardak beşik gibi sallandı.
Erkek köpürdü:

"Allah senin de belanı versin, onun da... Uyanmıyormuş!"

"Uyanmıyor işte napayım!"

Erkek sertçe merdivenlere atladı.
Çardağa çıktı, hınçla çocuğun iki kolundan tutup kaldırdı.
Çocuk, bir tavşan yavrusu gibi, elinde asılı kaldı.
Uyku sersemi çırpınıyor, "ana ana" diye bağırıyordu.
Adam çocuğu çardaktan aşağı indirip kadının önüne atıverdi.
Çocuk avlunun tozları içine serildi.
Kadın çocuğuna baktı baktı:

"Allah kimsenin yavrusunu, kimsenin eline koymasın," dedi.
Çocuğu yerden hızla kapıp bağrına bastı.
Çocuğun gözleri kocaman kocaman açılmış, şaşkınlıkla bakıyordu.
Götürüp soğuk suyla yüzünü yıkadı.
Kendine gelen çocuk: "Ana!" dedi.

"Can!"

"Ağzıma kırmızıbiber mi koydun?"

Bu sırada Mustafa Ağanın arabası gelip evlerinin önünde durdu.

"Osman..."

Osman koşa koşa gidip, arabaya atladı.
Sevinçten taşıyor, türküler söylüyordu.
Ana, Mustafa Ağalara gündeliğe giden Zeynebi bir kenara çekip:
"Kurban olayım Zeynep, Osmanı kolla, çocuk... Bir deri bir kemik..." dedi.

Zeynep:

"Korkma bacı, Osmanı incitir miyim hiç?"

Tarlaya geldiler. Daha gün doğmamış...
Orak makinesinin düzgün sıraladığı desteler çiyli...
Ot ve ıslak ekin kokusu...
Kızağa atı koşup, desteleri yüklemeye başladılar.
Kızakta çift yerine tek at koşulu...
Atın başını Osman çekiyor, kızak dolar dolmaz,
kuş gibi, harmana götürüp getiriyor...

Kızağı yükleyenler arada Osmana takılıyorlar.

"Nasıl, Osman?"

"Yaşa, Osman!"

Osman seviniyor...

Derken, kıpkırmızı bir ateş yuvarlağını andıran güneş karşı dağların ardından çıktı...

Osman, harmanla desteciler arasında mekik dokuyor.
Osman canlı, dipdiri.

Zeynep, ikide bir:
"Ha Osmanım. Aslan Osmanım..." diye Osmanı okşuyor.

Osman kararmış, yüzü biraz daha incelmiş, kocaman gözleri kısılmış...
Gömleğinden de ter fışkırmış...
Sabahki canlılık!.. Şimdi Osman yürürken ayakları birbirine dolaşıyor.
Neredeyse düşüp atın ayakları altında kalacak...
Osman tutuyor kendisini.

Toprak da kızgın demir gibi.
Osman her ayağını basışta bir sıçrıyor.
Bu yüzden yürüyüşü bir acayip.

Kızak gelinceye kadar, desteci kadınlar, ağızları yukarı,
destelerin üstüne, güneşin alnına yatıp yorgunluklarını çıkarıyorlar.
Osman boyuna gökyüzüne bakıyor...
Bir parça bulut...
Bazen bir ak bulut gölgesi, üstlerinde bir an kalıp geçiyor...
Gözler bulut gölgesinin arkasında...

Gün tepede...
Ekin sapları çatırdıyor.
Yarılmış, kızgın toprak, Osmanın ayaklarının altında...
Osmanı habire hoplatıyor.

Canını dişine takmış Osman.
Alttan yanıyor, tepeden yanıyor.
Ciğerine kızgın bir demiri sokuyorlar gibi...
Sıcak... Dünya kamaş kamaş...
Göz açıp on metre ileriye bakılmıyor.

Zeynep deste yüklerken Osmana dönüp baktı.
Baktı ki Osmanın bacakları zangır zangır titriyor.
"Osman," dedi.
"Osman... Osmanım, böyle yaya gidip gelme.
Seni atın üstüne bindireyim."

Kaldırdı atın üstüne koydu. Osman atı sürdü.
Daha bacaklarının titremesi durmamıştı.
At üstünde gitti geldi.
Zeynep uzaklarda deste yapıyordu.
Attan atlayıp Zeynebe doğru yürüdü.
Zeynep:

"Neden atı bıraktın Osman? Ya kaçarsa?"

Osman yanına yaklaşıp elini tuttu:

"Bak," dedi,
"Zeynep teyze, ben büyürsem var ya, sana altın küpe alacağım."

Koşa koşa atın başına döndü.

Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)
Ümit aksu, bir alıntı ekledi.
40 dk.

Berlin'de yalnızsınız değil mi? dedi.
Ne gibi?
Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... Öyle bir haliniz var ki..
Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri..
"Ben de yalnızım..." dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: "Boğulacak kadar yalnızım..." diye devam etti, "hasta bir köpek kadar yalnız ..

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin AliKürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

Uzun bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Otobüsün en arka koltuğunda,kafamı cama yaslayıp,kulağımda bir türküyle..
Heybemde hüzün,benliğim de yer edinmiş hayalinle.
Yolculuk boyunca hayalinle sohbet etmek istiyorum,
Merak edeceksin şimdi nereye bu yolculuk diye.
İnan bende bilmiyorum.
Hayaline hüznümden bahsetmek istiyorum. Senden olan ve sana bağlayan hüznümden. Diyeceksin bana hüzün insanı insana bağlar mı diye. Nice aşıklar var; kavuşamamayı seven,beklemeyi seven.. Ben ise hüznü seviyorum. Kavuşamamak,beklemek bunlarda bir hüzün doğurur ama oraya girmeyelim orası ayrı bir konu. Bağlanmak demiştik değil mi? Evet hüznünle sana bağlıyım,senden geldiği için.
Bugünlerde daha da hüzünlüyüm,sonbaharın kasvetli havasından mı yoksa senden mi bilemiyorum.
Gün içinde nedensiz yere mutlu oluyorum sonra neden mutlu olduğumu sorgulayıp mutsuzluğa kapılıyorum.
Sanırım ben mutsuz olmayı seviyorum.
Mutsuzluk mutluluktan daha güzel bence. Mutsuz olunca insan şiirlere sarılıyor bir türkü tutturup diline saatlerce onu mırıldanıyor ve en güzeli de mutsuzluğu derecesinde bol demli bir çay içiyor...
Şimdi yine diyeceksin " be adam nedir bu karamsarlık insan bunları mutlu iken de yapabilir. " haklısında bunlar mutluyken de yapılabilir ama mutsuzlukla beraber bunlar yapılınca daha da anlamlı oluyor..
Çoğu kitapta,yazı da rastladım " sevmeyi sevin " sözüne. Ben ise diyorum ki " mutsuzluğu sevin " eğer mutsuzsanız bir hayatın var olduğunu anlıyorsunuz.