Av. Dr. Tolga Ersoy

Av. Dr. Tolga Ersoy
@de_legibus
"Zorluklar aşılmak için vardır." Feldmareşal H. von Moltke
Avukat, İstanbul Barosu. Dr. Öğretim Görevlisi, Yeditepe Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Tarih Bölümü
Doktor (MSGSÜ SBE Ortaçağ Tarihi)
İstanbul
İstanbul
15 kütüphaneci puanı
679 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
"Manasız kitap okunmaz. Müslüman terbiyesine aykırıdır. Allah'ın bize verdiği sınırlı ömrü heder etmek olur."
Sayfa 210 - İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2. Basım, 2023.·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
3 Mayıs 1944 tarihinde yaşanan gelişmeler, kamuoyunda Irkçılık-Turancılık Davası olarak bilinen sürecin başlangıcını teşkil eder. Aralarında Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun gibi devrin yüksek tahsilli, ilim sahibi aydınlarının bulunduğu bir kadro, siyâsî atmosferin baskısı altında adil olmayan bir şekilde yargılanmıştır. Dava sürecinde sanıklar yalnızca asılsız hukuki isnatlarla değil, aynı zamanda ağır tecrit, kötü muamele ve işkencelere de maruz kalmıştır. Ancak nihayetinde Askerî Yargıtay nezdinde verilen beraat kararları ile bu sürecin hukukî temelden yoksun olduğu ispatlanmıştır. Bu yönüyle 3 Mayıs, Türkçüler için yalnızca bir mağduriyetin değil, aynı zamanda dik bir duruşla, vakar ile yürütülen bir mücadelenin ve millî mefkûreye bağlılığın sembolü hâline gelmiştir. Türkçü aydınların maruz kaldığı haksızlıkları hatırlamak kadar, onların temsil ettiği fikrî mirası, ahlâkî seciyeyi ve ilmî esaslara müstenit Türkçülük telakkisini derinlikli bir idrakle kavramak da bu günün hakikî mânâsını teşkil etmektedir.
Nejdet Sançar’ın 1942 tarihli Tarihte Türk-İtalyan Savaşları adlı yapıtı, konuyla ilgili yazılmış yetkin bir incelemedir. Ancak bu çalışma, yalnızca tarihî bir inceleme olmanın ötesinde, II. Dünya Savaşı’nın siyâsî atmosferinde Mihver yayılmacılığına karşı kaleme alınmış açık bir fikrî ikazdır. Bu çerçevede, Sançar'ın ağabeyi Hüseyin Nihâl Atsız’ın “Davetiye” adlı şiirinde Mussolini’ye yönelttiği sert ve alenî tenkit, faşizm tehdidi karşısında Türk edebiyatında dile getirilmiş en ağır eleştirilerden biridir. Buna rağmen, tarihî bir tezad olarak, Türkçüler 1944 yılında, sonradan tamamı beraatle sonuçlanacak Irkçılık-Turancılık davasında yargılanmış; haksız şekilde Mihver destekçisi olmakla itham edilmiş, ağır işkencelere maruz kalmış ve ciddi bedeller ödemişlerdir. Daha da dikkat çekici olan husus, o dönemde Mihver’e açıkça destek veren bazı basın organlarının —bilhassa dönemin Cumhuriyet gazetesinin— Türkçüler aleyhine kamuoyu teşkil eden mesnetsiz neşriyatla bu sürece katkıda bulunmuş olmasıdır. Nejdet Sançar, tıpkı ağabeyi Hüseyin Nihâl Atsız gibi hayatı boyunca dik durmuş, bedel ödemiş ama tavizsiz yaşamıştır. Bu itibarla 3 Mayıs, Türkçüler için fikrî bağımsızlığın, haksızlığa mukavemetin ve nihayetinde tarih önünde tescil edilmiş bir beraatin sembolü olarak anlam kazanmaktadır. Not: Sançar'ın bu yapıtı, 1942 yılındaki neşri akabinde tam 78 sene sonra Serkan Akgöz editörlüğünde Bozkurt Yayınları'ndan ikinci baskısını yapmıştır. Sançar'ın diğer çalışmalarının da bu yayınevince neşredilmesi, büyük bir vefâdır. Çünkü bu eserler kâr amacı güdülerek basılmaz, zira hitap ettiği okur kitlesi ne yazık ki sınırlıdır. Bu çabalar, bir mefkûreyi yaşatmak için yapılır ve bu nedenle anlamlıdır.
II. Uluslararası Türk-İslam Araştırmaları Sempozyumu: "Türk-İslam Tarihinde Düşünce", Bildiri Özleri Kitabı'nda neşredilen "Nizâmülmülk’ün Siyasetnâmesi’nde Sâsânî Devlet Geleneği: Selçuklu İdarî Sisteminin Kurumsallaşması, Bozkır Mirası Ve Köprülü’nün Selçuklu-Osmanlı Sürekliliği Tahlilleri" konulu bildiri özetim (s. 119-120).
İstanbul Medeniyet Üniversitesi'nde düzenlenen "Türk-İslam Tarihinde Düşünce" temalı II. Uluslararası Türk-İslam Araştırmaları Sempozyumu katılım belgem. Sempozyum klasik anlamda yalnızca fikir tarihini değil; aynı zamanda hukuk, siyaset, tasavvuf, edebiyat, dil, tarih yazımı ve modern düşünce tartışmalarını kapsayan geniş bir epistemik alanı içermektedir. Bildiri konuları incelendiğinde, İbn Sînâ’dan Mevlânâ’ya, Nizâmülmülk’ten Tanpınar’a, hatta çağdaş meselelere kadar uzanan bir yelpaze söz konusudur. Sempozyum bildirileri metodolojik açıdan tetkik edildiğinde, genel olarak karşılaştırmalı ve disiplinlerarası bir yaklaşımın benimsendiği; İslam düşüncesinin farklı coğrafya ve geleneklerle ilişki içinde ele alındığı görülmektedir. Çalışmalar büyük ölçüde metin merkezli olmakla birlikte, bu metinler tarihsel, toplumsal ve siyâsî bağlamlarıyla birlikte değerlendirilerek salt filolojik incelemenin ötesine geçilmektedir. Ayrıca dikkat çeken bir diğer husus, Türk-İslam düşüncesinin kopuşlardan ziyade süreklilik ve sentez ekseninde yorumlanması; farklı hukukî, felsefî ve kültürel unsurların uyumlaştırıldığı bir düşünce geleneği olarak kavranmasıdır. Sempozyumun güçlü yönleri, her şeyden önce Orta Asya bozkırlarından Cumhuriyet dönemi düşüncesine kadar uzanan geniş bir sahada kronolojik süreklilik kurabilmesinde ortaya çıkmaktadır. Bu tarihsel derinlik, tarih, felsefe, hukuk, sosyoloji ve edebiyat gibi farklı disiplinlerin birlikte ele alınmasıyla daha da zenginleşmiş; böylece Türk-İslâm düşüncesi çok boyutlu bir perspektifle değerlendirilmiştir. Ayrıca birçok bildirinin yalnızca betimleyici düzeyde kalmayıp “medeniyet tasavvuru” gibi üst düzey teorik çerçeveler geliştirme çabası, çalışmalara kavramsal bir derinlik kazandırmaktadır. Nihayet, yapay zekâ ve epistemik