O yanımda olunca, yalnızlık denen o somut duyguyu bir süreliğine unutabiliyordum. O benim bulunduğum dünyanın sınırlarını genişletiyor, derin derin nefes almamı sağlıyordu. Bunu yapabilen tek kişi Sumire'ydi.
Ancak ne zaman kendimden söz etmeye başlasam aklım karışır: "Ben kimim?" varoluşsal sorusuyla kaçınılmaz şekilde klasik paradoksun ayaklandığını hissederim. Diğer bir deyişle, sade bir bilgi birikimi üzerinden söylersem, benim hakkımda benden daha fazlasını anlatabilecek birisi bu dünyanın hiçbir yerinde yok. Ancak ben kendimi anlatırken, anlatılan benin bazı özellikleri kaçınılmaz olarak anlatıcı ben tarafından -değer yargısı, algı derecesi, gözlem yeteneği, çeşitli gerçekçi çıkarımlar açısından seçilip ayıklanacak. Öyle olunca da, anlatılan "ben" aslında ne kadar nesnel gerçekliği yansıtacak acaba? Buna çok takılıyorum. Aslında çok eskiden beri aklımı kurcalıyor da diyebilirim.