ara ara her imkan bulduğumda fuzûlî divanından tefeül nev'inden beyitler okurum;en son okuduğumda dikkatimi çeken şu oldu: yüzyıllar geçse de insanın iç sızısı yerinden kımıldamıyor. dil değişiyor, çağ değişiyor ama kalbin yarası aynı noktada duruyor. fuzûlî acıyı başa gelen bir arıza gibi değil , insanı özüne yaklaştıran bir imtihan olarak kuruyor; ıstırap onun dünyasında yok oluş değil, varoluşun en sahici eşiği. hüzün, insanı ezen bir yük olmaktan çıkıp kibri törpüleyen, ruhu arıtan bir rahmete dönüşüyor. hayatın karmaşasında bunaldığımız anlarda bir beyti çıkıp geliyor ve derdi inkâr etmeden derman oluyor: “değül bîhûde ger yağsa felekden başuma daşlar / binâsın tîşe-yi âhumla vîrân itdüğümdendür.” yani başa yağan taşlar boşuna değil; içten kopan ahlar, feleğin kurulu düzenini sarsacak kadar güçlü olduğu içindir. fuzûlî burada insanı mağlubiyet fikrinden çekip alıyor: hayat üstüne geliyorsa, bil ki içindeki sabır ve samimiyet sahte dengeleri yıkacak bir kuvvete ulaşmıştır. çekilen her sıkıntı, iç kalenin inşasına düşen bir taş ; yıkılan her yapı, daha sahih bir temel içindir. onu okudukça hissiyatim şu şekilde anlam buluyor:sabır beklemek değil, dağılmamayı öğrenmektir; umut ise karanlığın ortasında bile anlamdan vazgeçmemektir.
insan kendine bir anlam bulmalı..