Lütfi Özaydın'ın "Söyleyen Bilmez Bilenler Söylemez" adlı kitabı, Türkçe Mülahazalar serisinin 1. eseridir. Eser TİYO yayıncılıktan neşrolunmuştur. 【1】
Türkçe'de kullandığımız en temel fiil ve isimler dahil birçok kelimenin, yaşantısında İslâm'a uyan ecdadımızın lîsanında da Kur'ânî kavram ve kelime bilgisine ittibaı neticesinde, yine Kur'ânî bir anlayışla teşekkül ettiğini savunmaktadır.
Bu güçlü söylemi eser boyunca; Türkçe'de istimal edilen kelimelerin Kur'ân diliyle ilişki, sarf-nahif-emsile-bina gibi kavramların Arapça'daki yeri ve Türkçe'ye olan katkıları ve Türkçe'nin hem ilmî hem de itikadî açıdan taşıdığı İslâm karakteristiğini geçerli sebeplerle ispatlamaktadır.
Eserde savunulan düşünce yalnız bir söylem ve slogan olarak bırakılmamış olup, Kur'ân-ı Kerîm'deki kelime ve köklerinin Türkçe'de nasıl yaygın biçimde kullanıldığı mevzuu Ayetlerdeki kelimeler incelenerek ve derinlikli bir lügât olan el-Okyânûs'tan yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur. Yazar burada Türkçe'nin kaynağının Arapça olduğunu savunmaz, bilakis Türkçe'nin kaynağını manâsı yanı sıra sentaksına da varıncaya dek İslâm olarak delilleriyle tespit etmiştir. Kitabın sonunda, araştırmalara kaynaklık edecek nitelikteki bu çalışmalardan kolay faydalanılması ve kitapta bahsi geçen kelimelerin kolay bulunması için bir Fihrist bulunmaktadır.
Yazar Hakkında
Hakkında biyografik veriler kısıtlı olmakla beraber; Merhum Lütfi Özaydın, Tokat'ta dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta, babası ve dedesinin de teşvikiyle, Kur'ân-ı Kerîm öğrenmiştir ve Arapça bilmektedir. Eserde anlatılan ana konuyla ilgili olarak kendi hayatından verdiği örneklere göre mesleğinin öğretmenlik olduğu anlaşılmaktadır. Hayatında bir dönem, İstiklâl Marşı Derneği'nde Genel Kurul Üyesi olmakla hizmet üstlenmiştir. "Söyleyen Bilmez
İlkin "Çevre" başlığıyla açılan söz, numaralandırılmış alt başlıklarla Anadolu'nun o dönemdeki (7. Hicrî, 13. miladî yüzyıl) tarihsel alt yapısını sunmakta.
Bu kısımda; ilkin batıdan gelen haçlı saldırılarına, sonra doğudan gelen Moğol akınlarına maruz kalan Anadolu'nun fikrî ve manevî ahenginin bozuluşundan, bu dış taarruzların akabindeyse bir iç düzensizliğin ve savaşın başlamasından bahsedilmiştir.
Selçuklu devletinin Anadolu'daki mimarisi ve hizmetlerinin bu savaş ortamına rağmen camiler, çeşmeler, medreseler ve kervansaraylar ile vatanı örmeye halâ devam ettiğinden bahseden Üstad Sezai Karakoç, diğer yandan Selçuklu'nun eleştirisini de yapar: "Anadolu hep savaşa şartlı iken o hep sulha ve sükûna şartlanmıştı. Sulha ve sükûna, Anadolu bakımından gereğinden fazla şartlanmıştı".
Bu yargıyı tarihin anlamlı hadiseleri arasından, basit bir "daha fazla savaşılmaşıydı" yüzeyselliğiyle okumaz elbette Üstad. Zira bu tespit tarih sahnesi boyunca gördüğümüz ve günümüzde, halen devam eden Filistin soykırımı vesilesiyle kaçınılmaz olarak bizi de içine alacak olan, -hatta içinde bulunmamız hak olan- savaş açısından yine hazır olmamız gerektiği gibi, Anadolu coğrafyasının cenk meydanı oluşuyla da alakalı haklı bir okumadır.
Anadolu bir cenk meydanı olmuştur hep, bunun sebebi, herkesin istediği ama nihayetinde müslüman Türk'lere vatan olmuş olan, tarihsel açıdan da öncesinin olduğu bir değere sahip olmasındandır. Bu sebeple Üstâd Sezai Karakoç Selçuklu'yu "Selçuk, daha çok "en küçük şehzade" aksiyonuydu. Halbuki, Anadolu'nun kaderi, büyük hükümdar aksyonu olmuştu" sözleriyle açıklar.
Başlangıçta toplumun yaşadığı bu imtihan ve sonuçların bahse konu olması da tesadüf değildir zira nasıl ki sanatçı toplumun aynası ise, bir toplumun hangi devirde ve şartlarda o sanatçıyı
Çekilen ve çekilmekte olan bütün kutsal acılarla, göğsümüzün kıymetli eşlikçisi Nedamet, bir mücerredin kaçınılmaz dönüşümü oldu müşahhasına. Bir mutasyon değildir bu mezkur dönüşüm, bir inkılab dersek isabetli olur adına.
Geçtiğimiz sene, "görmediğimiz ne kaldı" denilip geçilen 21. yüzyılın seyr-ü sülûkuyla öyle bir silkindi ki dünya, Cemil Meriç'in "Tarafsızlık namussuzluktur" direncini bir daha anladık. İnsan, önce kendisine sorup da cevaplayamadığı bir soruyu, dışarıya, başkasına da yanıtlayamaz. Geçtiğimiz sene şahit olduğumuz Aksa Tufanı'nın başlangıcıyla hepimiz ya tazelenmeye niyet ettik mevcut duruşumuzda daha dinç olmak için yahut esrik izahlarla oyalandık. Bir önceki matbu eseri olan Vefâ isimli seçkisinin son sözünde Direnişe Selâm etmişti Nedamet'imiz. Şimdiyse bir yoklama hassasiyetiyle "Hangi Taraf?" sorusunu kazıdı 1. sayısında alnının çatına. Elbette bu, tecahül-i ârifâne bir tavırla yapıldı.
Takdim kısmından sonra okuru ilk olarak hâfî'nin küçük mesnevî türündeki "Mâhî ile hâfî" başlıklı şiiri karşılıyor. Şiirin hemen yanında yer alan ve aynı imzayı taşıyan görsel ise hâfî'nin kendi el çizimiyle şiire özel tasarladığı görsel bir kompozisyon. Önceki Vefâ sayısında eserlere ve okur için istifadeye pek faydası olmayan hazır görseller, isabetli bir kararla bu sayıda tamamen çıkarılmış, şiire eşlik eden ve bir başka eser niteliğinde olan bu el çizimi ise müstesna. 41 beyitten oluşan mesnevî türündeki şiirde "münacaat, naat" gibi ayrı bölümler açılmak yerine, baştan 7 beyit bu usûle göre terkib edilmeye çalışılmış ve devamında da hikayesi anlatılmakta. Eserin 41 beyit olması, "Gül yaprağının taşırmadığı su bardağı"nı akla getiriyor.
Bu karşılamanın ardından yine bir şiirle devam ediyor söz. Münhasır'ın ( Oğuzhan Âsım Güneş ) Tedavülden Kalkmayı Beklemek
Bir saat kulesinin işaret parmağındaki istikamet hepimizi gösterirken, balkonuma düşen ve bana ait olmayan kırık bir mandal gibi okumadım bunları. Acele etmedim, kendimi erteler gibi erteledim seni ve aslında altıyüz seksenyedi günde okumadım bunları. Aranacak kadar vardın kaybolduğunda, bulunmayacak kadar yoktun. Sana şiirler yazıldı, ben yokluğunu beklemedim bunun için. Ama okumak için beklemişim demek yokluğunu. Bir şey değse de HAKK katında makbul, kayda değer bir şiir olsa içimizdeki mevcudiyet. Yürüyelim boşver, içinde saklamaz insan yalnızca unuttuğunu.
Millet Seneca'dan Ahlak Mektupları okuyordu hep bu ara. Demek ki Henâ'daki mektuplarla aradım o sırada bir şeyi. Muttasıl arıyoruz. Sıradan ama hangi sıradan, gibi...
Esere gelince,
Yazıldığına değen bir derleyişi olmuş senelerin. Bir nevî Filibeli Ahmet Hillmi Efendi'nin Âmâk-ı Hayal'inin izinden giden, sadece yapış yapış duygusal bir bataklık olan sözlerden sıyrılıp, Henâ'dan da sıyrılıp bir yolculuk geçiren bir yolcu. Yolda seninle geldim haberin olsun. Her mektup sadece mektup değildi, her olay bağlamını sımsıkı tutuyordu ve anlatıcı bunları güzel de izah etti. Birbiri ardına eklenen, tıpkı bir ömür gibi ve her yerinde bir bir başka ders veren; belki de bu yüzden mektup değildi bir öykü kadar sürükleyici, bir düşünce eseri kadar tefekkür ihtiva eden bu terakkî. Demişti ki hâfî Gölge Kız'da "Noktalar da bir yolu zaten ayaklanmanın", bunu gördüm. Demişti ki Gölge Oyununda,
"Yırtılıp akar, yırtıp akıtır sevgililer,
Azad eder sevgin,
Güzel gözlü yaratıktan."
Demişti ki Birinci Harf'te bunların ardından,
"Biz bir itminan peşindeyiz,
Farklı ölçülerde eksiğiz ve gri."
Okurken gördüm bunları da...
Bir mektup kadar hassas, bir düşünce eseri kadar verimli ve bir şiir kadar derin. Aynı zamanda sosyolojik bir
A'mâk-ı Hayâl, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi tarafından kaleme alınan mânâlı eser.Her ne kadar türü kurgu olarak anılabilse de ifade ettiği mânâ ve bahsi geçen hususlar açısından gerçeklerden bahseden bir eser. Dili kullanımı ve teknik diğer sebepler haricinde belki de bu yüzden okuyucuya yakın gelmekte ve sevilmekte. Bir ufuk açan, okunulduğuna değen türden bir eser hissi ve tadı vermekte...
Eserde Râci isimli ana karakterimiz ve Aynalı Baba arasında geçen bir çeşit Mürşid-Mürid ilişkisi ile Râci'nin âdeta seyri sülûku anlatılıyor. En başında Râci'nin içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi sâde ama etkili biçimde etraflandıran yazarımız, değindiği noktalarla bizim de olaya tanıklık etmemizi, hayata dair düşüncelerimiz ve yaşadıklarımızı bizimle birlikte soruyor gibi iliyor ve Râci karakteri üzerinden okuyucuya hem insanın varlık muhasebelerini hem de arayışını gösteriyor, bir mesaj veriyor.
Râcî varlık muhasebelerinde kendini ve hayatı sorguya muhatap bir hâlde arayışını sürerken bir gün Aynalı Baba'yla tanışır, mezarlıkta. Sohbet ilerledikçe, muhabbet derinleştikçe işler de derinleşir. Aynalı Baba Râci'ye kahve pişirir, ney üfler. Râci uykuya dalar ve rüyasında sıradışı şeyler görür, aslında bu gördükleri onun sorularına cevap gibidir. Yani bir mesaj. Tasavvufu da ihtiva eden bu eserde Vahdet-i Vücûd meselesi de kendini belli eder. Lâkin biz diyelim ki uyarmadı denilmesin. Bir şeyi bilmenin farklı seviyeleri olduğu ehlince bilinir. İlmel Yakîn, Aynel Yakîn, Hakkel Yakîn diye ayrılan bu meseleye şöyle misal verilir: Bir sinek ateş diye bir şey olduğunu duyar, öğrenir ve der ki " Ateş diye bir şey var" işte bu İlmel Yakîn. Bir sinek ateşi görür, işte bu Aynel Yakîn. Bir sinek ateşi görür ve yaklaştıkça yaklaşır, en sonunda ateşe girer, yanar. İşte bu da Hakkel