1000Kitap Logosu
Henâ
Henâ
Henâ

Henâ

OKUYACAKLARIMA EKLE
9.2
11 Kişi
20
Okunma
23
Beğeni
271
Gösterim
160 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 4 sa. 32 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) · 9 Ağustos 2021 · 9786254123276
"Bir ânı beklemek, bir ânı düşlemek... İçinde zorun olduğu bu güzelliğin en anlamlı yanı hissedebilmek seni, düşleyebilmek… Ve şimdi sen zaman diyorsun. Söylesene Henâ, müebbet yemiş bir mahpus kolunda taşır mı saati? Bakar mı takvime yerli yersiz? Ama sen zaman diyorsun. Çürümek diliyorsun bilmeden."
9.2
10 üzerinden
11 Puan · 6 İnceleme
160 syf.
Sevgili Kardeşim Oğuzhan;
İlk kitap, ilk cesaret ve ilklerin ölümsüz tazeliği... Evvela, eşime ve bana ayrı ayrı kaleme aldığın o zarif notlar için tekrar teşekkür ediyoruz. Çok mutlu ettin bizi... :) Sanırım sana ilk mektubu ben yazıyorum ve şu an bir sürprizi bozmuş bile olabilirim, gönlü kalem tutan o güzel dostlara selam olsun :) Henâ'larımız... Gözümüzü hayata açtığımız ilk an öğrenmeye başladığımız; seslenmenin acılarının, çoğu kez asıl konuyu bastırdığıydı... Öyle de oldu... Annemize seslendik temizlik yapıyordu, babamıza seslendik maç izliyordu, ablamıza seslendik yabancı dizi izliyordu, öğretmenimize seslendik bizi azarlıyordu, arkadaşımıza seslendik kendisini duymaktan sağır olmuştu, kitaplara seslendik... Hayret o bizi duyuyordu... Hattâ o da nesi, duymakla kalmıyor halimize hüngür hüngür ağlıyordu... :) Sonra sadede gelmeyi öğrendik, maksadın içinde kaybolan cümleler kurmayı, daha sade bir uslupla susmayı öğrendik... Çoğu zaman haberci kuşun kanadına tutuşturduğumuz kağıtta hiçbir şey yazmıyordu. Çünkü seslenmenin kanatları, daha uçmadan yorulmuştu... Ama Henâ, ilk anın coşkusuyla konuşmayı sürdürüyor... Ki biz Henâ 'yı konuşmuştuk seninle, şöyle söyleyeyim o zamandan bu yana eserin dokusu öylesine serpilmiş ki, inanamadım bu yükselişe... Demek ki zamanın izafi oluşu, heybesindeki sonsuzluk nakışından... "Suskunluk ilmi..." "Heyecanıma sıtma tutar." "Aşkın bendeki zamanı geçer." Çok başarılı, kendi duruşunu kazanmış, cümleler, temiz iş çıkarmışsın derler ya hani :) Bazı cümleler okuyucu da zengin bir dil, derin bir muhteva izlenimi bıraksa da, kelimelerin ağırlığı, akıp giden hissiyatı sekteye uğratabiliyor. Okurken genelde altını çizmek istediğim cümleyi, unutmamak için hemen alıntılarım, neredeyse her cümleyi refleks olarak alıntılamak istedim. :) Henâ'yı, İlyada' da bir metafora dahil etmen, hele bunu bir metro istasyonunda kurgulamış olman çok ilgi çekiciydi. "Kim bilir belki de aklımızdan geçen bu necis düşüncenin duyulmaması için 'EVET' derken bağırır olduk." Bu sadece bir öngörü değildi, sosyal bir çözümlemeydi ve süreci yeniden gözden geçirmek adına sağlam dokunmuş bir urgan gibiydi. Mektuplarda özellikle gözüme çarpan şu oldu, imge kullanımı sözü yormuyor, çok ince bir çizgidir bu, bir anda yoğun bir anlatımdan bir uğultuya geçebilirsin ve ruhun duymaz. Bu şiraze çok güzel korunmuş, bu şunu işaret ediyor; yazar aslında artistlik yapmaya çalışmıyor, doğal bir uslup bu, farklılık yaratmak gibi bir derdi yok, lirizmi yakalamak için özel bir çaba sarfetmiyor... Öncelikle hayatın soluğunu her mektupta müşahede etmek mümkün, gündelik yaşamdan kopmayan yazılar hiç bir zaman sürekliliğini yitirmez. Nefes alan yazılardır bunlar, bir korna sesi, bir çay kaşığı şakırtısı, bir toprak kokusu, sürekli arandığı yerde bulunması gereken öğelerdir. Yoklukları kasvettir, aşırı varlıkları da kaostur. Bazı mısralar vardır, sana o kadar başka bir âlemden seslenir ki, onu senin parmaklarının yazdığına inanamazsın. Göğsün fıtratını, indirilenin imlâsını asıl biz kendi zihnimizle bozarız. Okuyucunun da bir takım istekleri var senden elbette :) Sakaryadaki cennet yuvanın, huzurlu bir ikindi saatinde diyanet takviminin yanına asılmış saatin tiktaklarını biz de duymak isterdik mesela... Ali Paşa Camii'nin avlusundaki, o bilge rüzgarı zekamızla bilmek, aklımızla sevmek, ruhumuzla büyütmek isterdik bir zaman... Cam silen bey amcanın evine dalıp, yemeğini yapıp, evini temizleyip, dönüşte de dedenin elini öpmeye müsait misiniz diye sormak isterdik, 'gençler' olarak :) Va aynı gençlerle o münazaranın son alkışına şöyle eşlik etmek isterdik ; "Kamburum benim biricik özgürlüğüm..." İşte bizleri günlerce peşinden sürükleyecek nefis bir tespit; "Alternatifler daima gayreti azaltan hokkabazlardı." diyorsun. Hepimiz düşünürlerin bilgelikle dolu öğretilerine az çok aşinayız, insanı kuvvetle yakalayan şey, gündelik hayatın içinden yükselen, yaşanmış ve 'görülmüştür' damgasıyla keskinleşmiş cümlelerdir... Şimdi elimizin altında onlarca kitap var, deli gibi tatmak istiyoruz, elimizdekini bir yana bırakıyoruz. Evet bitiriyoruz ama bir yana bırakıyoruz, bu şuna benziyor, çocuk günlerce para biriktirir bir oyuncak almak için, oyuncağı alır ama bir yana bırakır, yeni bir oyuncak için para biriktirmeye başlar. Oyuncak kıymet bulmuyor çünkü daha çok para ile alınabilen alternatifleri var... Sabretmeyi seçmiyoruz çünkü bizi hedefe ulaştırmayacak ama oyalayacak sayısız yol var... Korkaklık diye anılanın aslında şiddetle bastırılan gölgemiz olduğunu ve her gölgenin altında onu omuzlarında hırsla taşıyan korkunç gölgelerin varolduğunu öyle güçlü bir öyküyle anlattın ki Henâ 'ya, bu kez çocukluğunun ürkek bakışlarından kıvılcımlar düştü payına... Ben bir yazarın ilk eserini okumadım, bir okurun, kendine sunulan bütün eserleri nasıl okuduğuna şahit oldum. Bizlere söyledikleri tepkiseldi, bir mânayı ilk kez görür gibi değil, bir görmeye ilk kez mâna verir gibi... Kendi cümlelerini bulmak zordur kardeşim, bunun için tek bir fısıltı kalmayıncaya dek, içinden yükselen sesi kısmalısın demiştim. Anımsar mısın bilmiyorum. Ne güzel bahsetmişsin çocukluğundan, hiç senaryo yazmak istedin mi bilmiyorum ama bence denemelisin. Mekanın ve buhurun nabzını tutan bir kadrajı var zihninin. Bir senarist için bulunmaz kaftan. Bir küçük eleştiri, mektuptan kopuşlarla ilgili, bazen okuduğumuz şeyin bir mektup olduğunu unutturuyor bize, yazının akışı ve lezzeti. Yani ara ara Henâ 'ya dönmeli, içsel konuşmalarla orada olduğunu okura hissettirmeli. "Sevgili Henâ, bugün ilk kitabımı okuyorum." derken okura ne çok şey söyledin Oğuzhan... Hep saatçileri sahaflarla eşleştirmişimdir. Sanki her ikisi de bilgeliğe eşit uzaklıktadır, birisi sararmış saifelerle, diğeri eski saatlerle söyleşerek... Tefekkür yaşamın sadeliğini ve eşyanın hakikatini uyandırmaksa... Bunun için paha biçilmez parçalar var ellerinde... Christian Morgenstern diyor ya hani ; "Kalbin vuruşunu duymak. İçte huzur, dışta huzur. Yeniden nefes almayı öğrenmek, işte budur..." Tam olarak buydu bu öykünün hissesi... Ne güzel tasvir etmişsin sendeki Ahmet Haşimi, hayran oldum. Ayrıca mektup-deneme türünün bana en çok hitap eden yanı kitaplar ve yazarlarla ilgili malumat içermesidir. Çanakkale savaşı ile ilgili mektup, can yakan bir muhasebeydi. 'şuur katliamları' daha iyi ifade bulamazdı sanıyorum. Henâ, Zarifoğlu'nun cümlelerinin izahı gibiydi... "Bizim ihtiyaç hissettiğimiz olgu, entelektüellik değil, basirettir." Bakırcı ustasının veciz cümleleri bana değil eşyanın, sözün hakikatini dahi yitirdiğimizi öğretti... İnsan sevdiğinin sözleriyle konuşmak ister, onun kelimelere sürdüğü kokuyu, her harfin kalp çarpıntısını duymak ister...O, kuluna Zatının kelimeleriyle secde etme, rukuya varma, kıyamda durma hakkı tanımıştır... Namazda sureleri okurken bunun heyecanını duyuyor muyuz? Bu davete karşı, bu tarifsiz ihsana karşı kayıtsızlığımızın ateşinde kavrulduğumuz olmuyor mu hiç?.. Hani bazen dünyada bir yabancı gibi hissedersin kendini, gördüğün, tattığın, şahit olduğun her şey sana yabancıdır, gurbet üstü bir gurbet... Bazı yolculuklar bunda sebatı ölçüyor sanırım, bu yabancılaşmanın yüküyle yürümenin performansı belirliyor her şeyi... "Teri soğuk olur çiçek güveren bahçıvanların Ve bir nalbant nasıl izliyorsa Küheylanın alaca yelesini İşte öyle armağan ediyorum sana Zamanın zamana kast eden işleyişini." Hakikaten her şehir çehresinde, toprağının ilhamını taşıyor... Şehir şehir gezerken, şehirlerin ruhuna adım attığı ve oraya sırlı dizeler bıraktığı muhakkak... Bundan sonra ki kitap neşide kitabı olacak besbelli :) Şiirli mektuplar o kadar tarifsiz bir lezzet verdi ki, bütün kitap böyle olsaydı dedim, her şiirin öyküsünü kısacık da olsa iliştirmelisin kitabına bence. Henâ'yı ararken, Hüda'nın engin ummanında bir katrenin rızkına ortak olmak... ilk ve son pusulanın ruh benzerliği çok tesirliydi. Sevgili Kardeşim Oğuzhan ; Selahattin şiir yazmaya başlasın artık :) Rabbim bismillah dediğin bu yolda, rızasını nasip eylesin, yoluna kendi kelamının nurunu indirsin...
Henâ
9.2/10
· 20 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
16
100
160 syf.
·
1 günde
·
10/10 puan
mektupların ışığında
/ Güzel bir eser okumanın en zorlu yanı, ona layık bir inceleme yazmaya kalkışmaktır. İncelememiz eseri övmeye kâfi gelmemiştir, affola.../ Henâ, mektubun hasret ile kol kola girerek sırra kadem bastığı bu çağda, günümüz iletişim araçlarından hiçbirinin asırlar geçse de bir kez daha mektubun yerini dolduramayacağının yeniden zuhur etmiş, şüphe getirmeyecek denli en muhkem hâli... Hem aşk mektubu okuyup hem de aynı zamanda beni geliştirip değiştirecek şeyler de okumak istiyorum diyenler için de harika bir tercih. Henâ, Bekleyiş, Arayış ve Gayb Oluş diye üç ana babdan oluşuyor. Her mektupta tahtında kurulu yerini başkalarına devretmeyen aşk'ın yanında bir çok duygu, erdemler, acılar, sürgünler, unutulmaz anılar, pişmanlıklar ve de ilahi aşk bahis oluyor. Yazar bu işleyiş hakkında diyor ki: "Bulduğum ve heybeme koyduğum her şeyi seninle bölüştüm. Çünkü aşk sana dönüktü." Aynı zamanda bir şair olan yazarımız, yer yer duyguları perçinleyecek, okuyucuyu bitab-ü mest valih-ü hayran edecek güzide şiirlerine de yer vermiş. Ve böyle yaparak bizlere ne büyük iyilik etmiş! Zira çağımızda, şiir denilen o ulvi ahenk, o ruhi meze, bir takım mülevves şahıslar tarafından kirletilmiş, okuyucuyu sermest ettirip, derunundan nice gizi uyandıracak olan duygulardan da mahrum bırakmıştır. Münhasır mahlaslı şair olan zülcenaheyn yazarımız, bize, Türkiye'de şiirin kalesinin düşmediğini eserinde bize sunduğu bir kaç şiirle dahi kâfi gelecek şekilde kanıtlamıştır. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Yolu açık, bahtı güzel, kalemi her daim istikametini korusun, inşallah... -haydi şimdi hep beraber, bölümlerde derinlemesine bir incelemede bulunalım.- Birinci babda (Bekleyiş'te) mektuplar vasıtasıyla hüzne duçar olmuş bir aşığın hasretinden bizler de pay alıyoruz. Aşık çetin bir sınav vermekte, daldığı aşk deryasının gülleri diken olmuş kalbini kanatmaktadır. Muharririn size sunduğu fevkalâde üslup ve dil zevkinin meyiyle şarhoş olmuşken, maşukun beklenilişinden duyulan haz, bir arifin hakikatte Mecnun'un Leyla'ya değil aşka aşık olduğu sırrını terennüm etmişçesine sürüklüyor bizi.. İkinci Bab (Arayış'ta) saklı bir çok erdemle karşılaşıyorsunuz, yazar Henâ'ya anlatırken yaşamak derdini, okuyucusuna da "durun ey kalabalıklar" ihtarına kulak kabartmanın ne büyük bir öneme haiz olduğunu gösteriyor. Bu bab Leyla'dan Mevla'ya yönelmenin idrakine varıldığı, Leyla (Henâ) aranırken bir çok köhnemiş değere, değerini yitirmiş erdemlere, fevkalade bir evlilik rehberine, merhametin paha biçilmez bir insanlık değeri olduğuna, eşyaların diline, Baki olanın yalnızca Allah olduğuna, el Vedud esmasının sırrına tevafuk ediyorsunuz. Tüm bunlar Henâ muhattap alınarak, kah bir seyahetle, kah masalsı bir anlatılışla, kah bir anıyla veyahut bir kıssa şeklinde okuyucusuna sunulmuş. Üstelik mektuplar ise kısa tutulmuş, hız ve haz insanını sıkmayacak derecede ölçülü tutulmuş bir mahdut.. İkinci bölümün sonunda, Mantıku't-Tayr'ın bir özeti ve benzerine tevafuk etmediğiniz bir yorumuyla duçar olunmuş hâlin izahı. Bakışlar yeniden Henâ'ya çevriliyor. İmtihandan nasıl geçileceğinin çetin sorusu soruluyor ve "Lakin beşeri aşkta ısrar edenin İlahî aşktan nasibi yoktur." ihtarıyla yanıt bulunuyor. Üçüncü bölüm yani (Gayb Oluş) kaybolmak değildir bu, gayb olmaktır, hakiki sevgilide fena bulmaya doğru yol almaktır, hakiki sevgilide kaybolmaktır. Mektupla çıkılıyor yolculuğa, nedamet hırkası giyilip, sevgide ölçü nedir öğreniliyor ve şairlerin tekamül zirvesi olan Naat vücuda geliyor. Müslümanlık için ise ölçü şudur: Yaptığın işin ehli olacaksın ve alanının bir numarası olacaksın. O yüzdendir ki yazar bizi şaşırtmıyor, Naat'ıyla derin bir ah çektirmeyi başarıyor gâfil gönlümüze... Güzelliklere iltifatlar dizip durdum, lakin yok muydu bir kusuru diye sorarsanız, evet vardı derim. Kusuru şu; eserin reklamının yapılmayışı ve "cırtlak sesli nice esere maruz kalmış olan okuyucular ya böylesi bir eserin zevkine varamayacak derecede köhnemiş bir zihine tutulmuşlarsa?" sualini yanıtsız bıraktıracak azabı bana çektirmesidir derim. Velev ki bu eserin okuma sayısı az olursa, Türkiye'de kaliteli bir edebiyat camiasının olmayışına, nüfuzlu yazarların yetim oluşuna şahitlik edeceğim. Umuyorum böyle bir şey olmaz ve bu eser Amak'ı Hayal gibi uzun yıllar sonra tevafuken rastladığım büyük bir cevher olarak sırlı kayaların ardına gizlenmez. Henâ, hangi cümlesini alıntılayacağıma karar vermekte zorlandığım, her cümlenin bana "berceste olan cümle benim!" diye nazenin bir edayla seslendiği altın cümleler hazinesi olan bir eser. Gözlerinizi kapatıp rastgele bir cümle seçtiğiniz dahi, o cümlenin ne kadar şık bir cümle olduğuna tevafuk edeceksiniz, titizlikle yazılmış bu kıymetli eserde, okuyucusuna değer verdiğini hissettiren yazara yeniden teşekkürler.. Okuyucusunun bol bir eser olması için Allah-u Zül Celal Hazretlerine niyazda bulunuyor ve sizi binbir güzelliğin mürekkep olduğu bu değerli eserle baş başa bırakıyorum... Aşk'la kalınız...
Henâ
9.2/10
· 20 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
11
90
Hatice
Henâ'i inceledi.
160 syf.
·
10 günde
·
10/10 puan
“Hüznün eşiğine bağdaş kurup oturuyorum. En nadide efkârı dileniyorum elimdeki kaleme kefaret olarak. Dert değil, keder değil, efkâr dileniyorum. Zira tesiri mutlak olan en kadim dizeler, efkâr saatinin armağanı olurdu hep.” diyerek başlıyor 2. Mektup. Kıymetli Henâ; muharririn sözünü dinleyerek efkârlı bir saatte başlıyorum incelemeyi yazmaya. Dimağımdaki tesirin sürerken bir topluluğa hitap edemiyorum, mektupları tekrar okuyunca bu mümkün olmuyor. Kıymetli Henâ hepsinden özür diliyorum. Ve elimde olmadan bir kitaba hitap ediyorum. Çağın ucuz, vasıfsız ve kıytırık, anlam dünyamda bir karşılık bulmayan his kalabalığına, -aşkın pak adını kirleterek- “aşk” denirken; bir aşkı edep esvabıyla karşımda dikiliyor gördüm satırlarında. Muharririn seslenişi ayrı, eşine “Zümrüdü Anka’m” diyen amcayla tanıştığıma da çok müteşekkirim bu konuda. Mektuplar devam ederken “aşktan geçmek” kavramı ilişti gözümüze. Diyor ki; “Aşk varsa geçmek de vardır.” Bir olan için her şeyden geçmek.. Buraya da bir, ‘ah..’ bıraktım kıymetli Henâ; unutma, unutma, unutma olsun adı. Aşkla başlıyor satırlar ama efkârın nikabı tek katlı değil. Bir çağın kanayan yaraları, yanan gençliği, birbirine sırtı dönük insanları, bozuk akrabalık bağları, sokaksız çocukluğu buğuladı bu sefer gözlerimizi. Mazlum coğrafyalar eklendi peşi sıra, Urumçili bir çocuk yapıştı yakamıza. Muğla kıyılarında uzanan kırmızı tişörtlü melek ne çabuk unutuyorsunuz diyordu. Biz de yapışıyorduk bir lerze rüya olan insanlığın yakasına: Neredesin, nerede? Nerede kaybettiyseniz oradayım diyordu. “Begonya sulanan satırlardan, kardelen devşiriyorduk.” Sabırla sıkıyorduk yumruklarımızı. Şehirlerin nefeslerini hissettiğimiz mektuplardan bahsetmezsek yarım kalırdı inceleme. Muharririn anılarıyla, muhasebeleriyle kaleme aldığı her şehir ayrı ayrı çok kıymetliydi. Benimse sürûrum memleketimi ve âşık olduğum şehri okurken daha da katlandı. Bakır ustasıyla olan muhabbetten çıkamıyorum meselâ. Bir de 18. Mektup var ki; hüznü katık etti heybemize. Bir şiirden nasipdâr olduk. “Nasıl kurtulabilirdi insan böylesi hakikat yüklü bin bir düşünceden? Yahut ister miydi kurtulmayı?” Derdin güzelinden kurtulmayı düşünür mü insan? En Güzel için söylenmiş şu satırı gerektiriyor bunca söylenenler; “Bir derdim var bin dermana değişmem.” Kıymetli Henâ; anlatılmayan şehirler varmış, onları da okumak istiyoruz yakın zamanda. Bir de unutmadan “Gayb oluş” ta kayboldum bunu da ekleyelim buraya. Söylemeden geçemeyeceğim bir şikayetim bir de kasıp kavuran düşüncem var. Sebebini biliyor olsam da mektuplarına tarih düşülmeliydi. O güne götürmeliydi bizi ama olsun, bu da nazar boncuğu olarak kalsın burada. Kasıp kavuran düşünceme gelince; Leylâ ile, Monna Rosa ile, Rüveyda ile, Mihriban ile baş edemezken bir de Henâ çıktı başımıza. Yine de Henâlara selam olsun:) Yazım dünyasında yeni bir soluk, kuvvetli bir kalem görmek umutlarımızı tazeledi. Çünkü okurken kabiliyeti de gördük yüreği de. Duamızdır; Rabbim devamını göstersin, yazılan her eseri rahmet olsun, bereket olsun okuyucuya. Notumuzu da düşelim: Tavsiyemizdir efenim okuyun:)
Henâ
9.2/10
· 20 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
79
Elif
Henâ'i inceledi.
160 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
Selamunaleyküm Henüz kitabı elime alır almaz kapaktaki şu cümleye vuruldum. " Sancılı bir zihnin en verimli hasadı oluyor kelimeler." Sonrasında Bismillahirrahmânirrahim deyip başladım kitabı okumaya ve daha birinci mektubun sonunda, mektuba karşılık vermek için bir çoşku uyandı içimde. Çok hoşuma gitti. Asırlar geçse de mektup yazmanın o müthiş hazzını hissettirdi ve isteğini uyandırdı içimde bu değerli satırlar... Beni en çok etkileyen mektuplardan birisi olan yedinci mektuptan kısacık bahsedeyim. Yazar konuk olduğu evde yaşadıklarını ve hissettiklerini ifade ederken bu satırlarda, bir bakmışım ki ben de kendimi o hanenin huzur dolu duvarları içerisinde onları dinlerken bulmuşum. Ve iddia ediyorum ki okuyan çoğu kişi aynı duyguyu hissedecektir. Her mektupta ayrı deryalarda kürek salladım. Her kürek vuruşunda bir hisle karşılaştım. Kâh sevindim, Kâh üzüldüm, Kâh huzur buldum. Her mektuba bir keşke ile birlikte bir kalp bıraktım. Öylesi derinden etkilendim. Bazı değerlerin anlamlarını yitirdiği ve en basite indirgendiği bu çağda ; yazar, o kadar güzel bu değerlerimize nokta atışı yapmış ki... Gezip muhabbetine nail olduğu dostlarıyla ettiği sohbetlerden örnekler vererek, bu değerlerin önemini çok güzel anlatmıştır. Yazarın bulunduğu bir sohbet ortamında, bir dostunun " O eskide kaldı diyerek kaç güzel şeyi eskiye gömdüğümüzün farkında mıyız?" sözü kaybettiğimiz değerlere içten bir 'ah' çekmeme sebep oluyor. Ne güzel ifade etmiş... Ve okuduğum 16 mektubun etkisiyle boğuşurken ; on yedinci mektupta hislerimin doruğa ulaşmasına vesile olan şu cümleler bir ok gibi saplanıyor kalbimin tam orta yerine. " Ben Henâ, bir cümle saklıyorum cebimde. Bekleyen bir zihin arıyorum anaç duygularımın ayyuka çıktığı herhangi bir anda. Ağzımın ucuna geldiği oluyor kimi zaman ve yutkunuyorum hemen. Aman ha, yere düşmesin ve çamurdan daha kirli bir yüreğin kapısında yitirmesin anlamını. Saklıyorum onu gümüş yaldızlı mahfazamda." Tam bu cümlelerin ehemniyetini hazmediyorken, birkaç satır sonra sitemkâr şu cümle " Ne ucuza satıyoruz söylemesi zor olan cümleleri? " Çağımızdaki çoğu 'aşkların' bayağılığını çarpıyor suratıma. İrkiliyorum. Ve o son mektup! Ben o son mektubu anlatacak cümleleri lügatımda bulamıyorum. Bildiğim tek şey iliklerimin her zerresine kadar hissetmiş olmam... Bazen bazı şeyler anlatılmaz, okuyanlar beni anlayacaktır. :) Bu güzel kitabın en güzel yanlarından birisi de mektupların arasına serpiştirilen birbirinden güzel ve ruhun gıdası şiirlerdi. Okumaya doyamadım. Samimiyetin, içtenliğin olduğu her şeyin güzel olduğuna inanan birisi olarak bu kitabı beğenmemiş olmam mümkün değildi. Kalem ehlinin eline geçince, böyle nahif ve nitelikli işler çıkıyor meydana. Son söz olarak bir alıntı bırakmak istiyorum buraya ; vicdanınızın en mihenk taşına dokunması temennisi ile... Allah'a emanet olun. #138984547
Henâ
9.2/10
· 20 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
160