Bir saat kulesinin işaret parmağındaki istikamet hepimizi gösterirken, balkonuma düşen ve bana ait olmayan kırık bir mandal gibi okumadım bunları. Acele etmedim, kendimi erteler gibi erteledim seni ve aslında altıyüz seksenyedi günde okumadım bunları. Aranacak kadar vardın kaybolduğunda, bulunmayacak kadar yoktun. Sana şiirler yazıldı, ben yokluğunu beklemedim bunun için. Ama okumak için beklemişim demek yokluğunu. Bir şey değse de HAKK katında makbul, kayda değer bir şiir olsa içimizdeki mevcudiyet. Yürüyelim boşver, içinde saklamaz insan yalnızca unuttuğunu.
Millet Seneca'dan Ahlak Mektupları okuyordu hep bu ara. Demek ki Henâ'daki mektuplarla aradım o sırada bir şeyi. Muttasıl arıyoruz. Sıradan ama hangi sıradan, gibi...
Esere gelince,
Yazıldığına değen bir derleyişi olmuş senelerin. Bir nevî Filibeli Ahmet Hillmi Efendi'nin Âmâk-ı Hayal'inin izinden giden, sadece yapış yapış duygusal bir bataklık olan sözlerden sıyrılıp, Henâ'dan da sıyrılıp bir yolculuk geçiren bir yolcu. Yolda seninle geldim haberin olsun. Her mektup sadece mektup değildi, her olay bağlamını sımsıkı tutuyordu ve anlatıcı bunları güzel de izah etti. Birbiri ardına eklenen, tıpkı bir ömür gibi ve her yerinde bir bir başka ders veren; belki de bu yüzden mektup değildi bir öykü kadar sürükleyici, bir düşünce eseri kadar tefekkür ihtiva eden bu terakkî. Demişti ki hâfî Gölge Kız'da "Noktalar da bir yolu zaten ayaklanmanın", bunu gördüm. Demişti ki Gölge Oyununda,
"Yırtılıp akar, yırtıp akıtır sevgililer,
Azad eder sevgin,
Güzel gözlü yaratıktan."
Demişti ki Birinci Harf'te bunların ardından,
"Biz bir itminan peşindeyiz,
Farklı ölçülerde eksiğiz ve gri."
Okurken gördüm bunları da...
Bir mektup kadar hassas, bir düşünce eseri kadar verimli ve bir şiir kadar derin. Aynı zamanda sosyolojik bir