İnsan ahlaka gösterdiği özenin en azından bir kısmını arzularına, kalbin ve tenin ihtiyaçlarına da göstermeliydi. Kendini terbiye ederken ruhunu öldürmemeliydi.
Dünya yıkılırken kendi derdinden başka şey görememek bencillikti, evet. Ama hayat böyleydi, gezegenin yarıçapı kalbinkiyle eşitti. İnsan, gözü içine bakmaktan kamaşınca dışını göremiyordu. Yüzlerce kişi sele kapılıp giderken mesela, ıslak terliğe değen çoraplarına canı sıkılıyordu. Fenaydı insan, çok fena...
İnsan evvela ne istediğine karar vermeliydi. Hayat nasılsa geçiyordu. Onu kahrederek mi tüketecekti, yoksa zevk ederek mi? Çünkü mutsuz olmaya karar vereni, başına değil talih, ebabil kuşu bile konsa yolundan çeviremezdi. Hayata kahretmeyi tarikat edinmiş olan, her türlü güzellikte bir çirkinlik, her türlü sevinçte bir mahzunluk bulmayı, sadece ve sadece onu solumayı becerirdi.