Fransız İhtilali (1789), "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" sloganıyla birlikte modern milliyetçiliği doğuran bir dönüm noktasıydı. Ulus-devlet fikrini, vatandaşlık temelli bir kimliği ve monarşilere karşı halk egemenliğini yayarak, çok uluslu imparatorlukları (Osmanlı dahil) sarsmıştı. Bu akım, başlangıçta emancipatory (kurtuluşçu) bir güçtü: Ezilen halkların bağımsızlık mücadelesini ateşledi, ulusal bilinç yarattı.
Türkiye'ye gelince, bu milliyetçilik dalgası önce Osmanlı'yı parçaladı (Balkan isyanları, Arap ayaklanmaları). Sonra, imparatorluğun küllerinden doğan Cumhuriyet'te kurucu ideoloji oldu: Kemalist milliyetçilik, seküler, vatandaşlık temelli, modernleştirici bir versiyondu. Amaç, çok etnisiteli Osmanlı'dan homojen bir Türk ulusu yaratmaktı – ki bu, olumlu yanlarıyla (bağımsızlık, modernleşme) birlikte acı maliyetler getirdi (mübadeleler, asimilasyon politikaları).
Günümüz Türkiye'sinde ise işler karışık. Milliyetçilik, neredeyse tüm siyasi kampların (sol, sağ, İslamcı, ulusalcı) ortak paydası haline geldi. Bir yandan "beka" söylemiyle dış tehditlere karşı birleştirici bir kalkan, diğer yandan iç kutuplaşmaları derinleştiren bir araç. Farklı versiyonları var:
Kemalist/ulusalcı: Laik, Batıcı, devletçi.
Türk-İslam sentezi: Muhafazakâr, dini unsurlarla harmanlanmış.
Etnik/Turancı: Daha dışlayıcı olanlar.
Hatta iktidarın pragmatik versiyonu: Konjonktüre göre esneyen, bazen kapsayıcı bazen sertleşen.
Bu çeşitlilik, milliyetçiliğin "ideolojiler çöplüğü"ne dönüşmesini sağlıyor: Herkes kendi ihtiyacına göre bir parçasını alıp kullanıyor. Sonuç? Orijinal kurtuluşçu ruhu kayboluyor; yerine popülist retorik, kutuplaşma ve "öteki" yaratma geliyor. Milliyetçilik, artık çoğu zaman sorunları çözmek yerine onları örten bir perde.
Ama tamamen "çöplük" mü? Hayır. Hâlâ ulusal