Belli bir ilişkide kronik bir öfke duyuyorsak bu, “ben”i biraz daha açığa çıkarıp güçlendirmek için bir mesaj olabilir. Bu durumda, ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi, ne istediğimizi ve yaşamımızda neyi farklı yapmak istediğimizi görmek amacıyla benliğimizi yeniden incelememiz gerekir.
“Birleşme isteği” evrensel olabilir, ama bu “kaynaşmıs ̧ ilişkiler” aşırı durumlarda bizi son derece savunmasız bir konuma düşürebilir. İki insanın tek bir insana dönüşmesi, ayrılık durumunda psikolojik ya da fiziksel ölüme benzer duyguların yaşanmasına neden olabilir. Bu önemli ilişki sona erdiğinde elimizde hiçbir şey –hatta, tutunulacak bir benlik bile– kalmaz. Hepimizin, birbirini besleyip birbirine anlam katan birer “ben” ve “biz”e ihtiyacımız var.
Aşırı birlikteliğin bir diğer sonucu, itaatkâr bir eşin, egemen eşin “gerçekliğini” kabul etmesi nedeniyle açık tartışmaların yaşanmadığı ya da eşlerin sanki aynı beyni ve vücudu paylaşıyormuş gibi davrandıkları sözde-uyumlu “biz”dir.
İlişkide yeterince “ben” yoksa ne olur? Burada kendi kimliğimizi ve yaşamımız üzerindeki kendi denetimi ve sorumluluğumuzu yitiririz. “Birliktelik gücü”nün baskın geldiği durumda enerji, diğer kişi için var olmaya ve diğer kişinin farklı düşünüp davranmasını sağlamaya harcanır. Kendi sorumluluğunu üstlenmek yerine diğer kişinin duygusal refahının sorumluluğunu üstlenme eğiliminde olur ve kendimizinkinden de diğer kişiyi sorumlu tutarız.