"Bir kuş olsam kanatlarımı hiç çırpmadan ona doğru süzülürdüm," diye geçirdi içinden. "Kavak poleni olsam savrulurdum ona doğru. Hiç değil, içi boş bir poşet olsam, kararsız rüzgarın her esintisinde ona biraz daha yaklaşırdım." Mırıldandı sonra, "Polen ya da poşet olamadığı için bile üzülebiliyormuş insan."
Benim onu sevmemin nasıl bir mucize olduğunu bilmiyor. Belki de sıradan ve vasıfsız bir şey gibi görüyor bunu. O da haklı. Neredeyse tanıyan herkes sevmiş onu. Farklı boyutlarda elbet. Ama bir şekilde sevmiş. Zaten onu birazcık tanıyan birinin kayıtsız kalması, sıradan biri gibi davranması mümkün değil. Fakat ben ne yapabilirim? Anlatamıyorum. Anlatamamamın sıkıntısı, içimdeki telaşı kat be kat artırıyor. "Seni en çok ben seviyorum," desem; en başka ben seviyorum en başta, herkesten çok, en çok, en. Ne en? İçimden geçenleri bilse koşup boynuma sarılır. Oysa sadece anlatabildiğim kadarını biliyor. Anlatabildiğim kadarını. Anlatabildiğim kadarıyla ne yapılabilir? Birer çay içilebilir belki.
Milyonlarca şeyi aynı anda düşündüm, milyonlarca küfrü aynı anda ettim , milyonlarca acıyı aynı anda çektim ve tüm bunlara rağmen dudaklarımdan tek bir kelime döküldü: Sabır.